Month: Nisan 2017

Home / 2017 / Nisan
Gündem özelde Osman Yıldız, Şükrü Can ile Arakanı değerlendirdi.

Gündem özelde Osman Yıldız, Şükrü Can ile Arakanı değerlendirdi.

Arakanın Çığlıkları Radyo Dengede Konuşuldu, Radyo Denge’de Gündem Özel programına Osman Yıldız’ ın Konuğu Şükrü CAN oldu.

 

     OSMAN YILDIZ GÜNDEM ÖZEL PRAGRAMINDA YARDIM ELİ DERNEĞİ ANKARA ŞUBE BAŞKAN YARDIMCISI ŞÜKRÜ CAN İLE YÜZ YILIMIZIN EN MAZLUM VE MAHRUMİYETİNİN YAŞATTIRILDIĞI HÜR DÜNYANIN GÖZÜNE BAKA BAKA YOK EDİLMEYE DOĞRU HIZLA SÜRÜKLENEN ARAKAN’LI MÜSLÜMANLARIN YAŞANTILARINI VE SIKINTILARINI DEĞERLENDİRDİLER.

PROGRAMIN TAMAMINI SLAYT EŞLİĞİNDE İZLEYEBİLİRSİNİZ.

Kamuoyu açıklaması: İslami çalışma gruplarına yönelik sistematik hale gelen baskılara itiraz ediyoruz

Kamuoyu açıklaması: İslami çalışma gruplarına yönelik sistematik hale gelen baskılara itiraz ediyoruz

Bir grup Müslüman yazar, Darul Erkam Medresesi mensuplarına yönelik tutuklama zulmü ile Furkan Vakfı’nın konferansının engellenmesi ve ardından da basın açıklamasına tomalı, biber gazlı müdahalede bulunulup Müslüman bir kadının örtüsüne el uzatılmasına kadar vardırılan zulmü telin amaçlı bir basın açıklaması yayınladı.

Ahmed Kalkan, Ahmet Turgut Ulucak, Mehmet Pamak ve Şükrü Hüseyinoğlu tarafından ortak yapılan açıklamada, bağımsız İslami çalışma gruplarına yönelik artan ve sistematik hale gelen baskılara dikkat çekildi ve 28 Şubat’ı hatırlatan uygulamaların yaşanmaya başladığına dikkat çekildi.

Kamuoyu açıklamasının tam metni şu şekilde: 

Darul Erkam Medresesi’ne Yönelik Tutuklama ile Furkan Vakfı’na Yönelik Engelleme ve Müdahale Zulmünü Kınıyoruz

23.04.2017

Son birkaç aydır, bağımsız İslami çalışma gruplarına yönelik yoğunlaşan ve artık sistematik hale gelen baskı, engelleme, gözaltı ve tutuklamalara günaşırı yeni vakalar eklenmeye devam ediyor. Geride bıraktığımız hafta içi ve sonunda, bahsettiğimiz çerçevede yine haksız tutuklamalara ve engelleme, müdahale ve dahası bir kadının örtüsüne polis tarafından el uzatılması görüntülerine tanıklık ettik.

İki hafta önce (7 Nisan Cuma) gece yarısı evlerine yapılan baskınla gözaltına alınan, Bağcılar’da mütevazi bir mekanda faaliyet gösteren Darul Erkam Medresesi hocalarından Cihan Akman ve arkadaşlarından üçü hafta içi nihayet çıkarıldıkları mahkemece tutuklanmıştı.

Hafta sonu (22 Nisan Cumartesi) ise, Adana’da faaliyet gösteren Furkan Vakfı’nın “Kutlu Doğum” konferansına Valilik kararıyla son anda engel konulduğu ve bunun üzerine konuyla ilgili bir basın açıklaması yapmak üzere bir araya gelen Vakıf mensuplarına polis tarafından tomalı, biber gazlı müdahalede bulunulduğu haberi geldi. İnternet medyasına ve sosyal paylaşım sitelerine yansıyan görüntülerde, tomadan sıkılan tazyikli suya ve sıkılan biber gazlarına maruz kalan kadınlar ile darp edilen ve kanlar içinde kalan Vakıf mensupları göze çarpmaktaydı.

Bu görüntüler içinde en dehşetengiz olanı ve maalesef 28 Şubat günlerini hatıra getireni ise, bir kadın polisin bir Müslüman kadının örtüsünü çıkarmaya çalışması ve yanındaki bir erkek polisin de bu zulmü işleyen meslektaşı yerine mazlum kadına biber gazı sıkmasına dair görüntülerdi.

13 Mart Cuma günü Cuma namazı esnası ve sonrasında Ankara’da İLKAV’a yönelik olarakgerçekleştirilen çirkin provokasyon sonrası, provokatörlerce Emniyet Müdürlüğü’nde Allah Rasulü’ne (s) sinkaflı küfürler edilmesi ve olaya muhatap olan Müslümanlarca şikayette bulunulmasına rağmen ne o an, ne de sonrasında bu çirkefliğe hiçbir şekilde müdahalede bulunulmaması ve herhangi bir işlem yapılmaması da göz önüne alındığında, ciddi soru işaretlerinin ve endişelerin oluşması kaçınılmaz olmaktadır.

Şüphesiz ki Rabbimiz Allah bu zulümlerin hesabını soracaktır. Nedir bunca zulmün sebebi? Bu insanlar hangi suçu işlemişlerdir? Üstelik hangi suç işlenirse işlensin, şiddete başvurmadan kendisini ifade etmek isteyenlere yönelik bu polis şiddetinin izahı yapılabilir mi?

Bu gidişin sonu dünyada da ahirette de hüsrandır. Hangi inanç, fikir ya da düşünce kesimi olursa olsun, herkes inancını, fikrini serbestçe seçip özgürce beyan edebilmeli ve yaşayabilmelidir. Şiddete başvurmadığı ve kör şiddete çağırmadığı, başkasının hakkına ve hayatına zorla müdahale edip hak ihlali yapmadığı sürece hiçbir gücün müdahale etme ve zorbalıkla engel olma hakkı olamaz. Hem de aralarında kadınların ve çocukların bulunduğu bir grup Müslüman, konferanslarının iptalini protesto etmek amaçlı bir basın açıklaması yapıp dağılacakken, tazyikli su ve göz yaşartıcı gazla müdahale etmenin, üstelik Müslüman bir kadının örtüsüne el uzatılmasının zorbalıktan başka izahı yapılabilir mi? Yeni Türkiye dedikleri bu muydu?

Furkan Vakfı özelinde ve Hizbuttahrir’de de olduğu gibi, son bir yıllık zaman diliminde giderek artan biçimde iktidara eklemlenmeyen bağımsız İslami çalışmalara engel olmaya çalışılmakta ve anlaşılmaz biçimde ardı ardına konferansları iptal edilmektedir. Sözden ve fikirden bu kadar korkuluyor olması ve susturmak için şiddet ve baskı politikalarına başvurulması kendi fikir ve sözünün haklı ve güçlü olmadığı korkusu taşıyan acizlerin işidir.

Bırakın insanlar şiddete başvurmadan kendilerini serbestçe ifade etsinler. İçeriğine katılmasanız da, farklı düşünseniz de zulümle engel olamazsınız. Nitekim bizler de birçok konuda Furkan Vakfı’nın söylem ve eylemlerine mutabakatı olmayan Müslümanlar olarak, bu kardeşlerimizin kendilerini serbestçe ifade etme özgürlüklerini savunmayı İslami ve insani bir sorumluluk olarak görmekteyiz.

Darul Erkam Medresesi mensuplarına yönelik tamamen haksız tutuklama kararı ile Furkan Vakfı mensuplarına yapılan engelleme ve müdahale zulmüne, aynı şekilde bu süreçte engelleme ve baskılara muhatap kılınan tüm mazlumlara yönelik haksızlıklara itiraz ediyoruz. Bilinmelidir ki, sözler ve fikirler zorbalık, baskı ve şiddetle bastırılamaz, susturulamaz.

Ahmed Kalkan   Ahmet Turgut Ulucak   Mehmet Pamak   Şükrü Hüseyinoğlu

MAZLUM-DER GERÇEKTEN “FABRİKA AYARLARINA” DÖNÜYOR MU?

MAZLUM-DER GERÇEKTEN “FABRİKA AYARLARINA” DÖNÜYOR MU?

İLKAV’a yönelik provokasyon sonrası gerçekleşen haksız gözaltılar sebebiyle yıllardır ilk defa Mazlum-Der Ankara Şubesi başkan ve yöneticileri İLKAV’ı ziyarete geldiler ve bu zulmü kınadıklarını ifade ettiler. İşte bu vesileyle onların haber vermesiyle Mazlum-Der’in genel merkez yönetimini değiştirmeye çalıştıklarını duydum. Ve bir süre sonra da, yapılan olağanüstü kongrede genel başkan seçilen Ramazan Beyhan’ın, gazetelere yansıyan açıklamasında, yeni dönemde yol haritalarının kuruluş misyonuna uygun hareket etmek olduğunu söylediğini, herhangi bir tarafa, iktidara, muhalefete yakın durmak veya çıkar gözetmek gibi bir çabaları olmadığını vurgulayarak “Bizim mücadelemiz Mazlum-Der’in kendi fabrika ayarlarına dönmesidir.” ifadesini kullandığını öğrenmiş oldum.

Gerek Ankara ve İstanbul Şubelerinin İLKAV’a yönelik zulme de karşı çıkmış olmaları ve Ankara şubesi yetkililerinin İLKAV’ı ziyaretleri sırasındaki “Mazlum-Der’in kuruluş ilkelerine geri dönmek” istediklerine dair sözleri, gerekse yeni genel başkanın yaptığı açıklamada ifade ettiği “fabrika ayarlarına dönmek” beyanı, ilk bakışta Mazlum-Der’in geleceği için umutlu olmaya doğru yeni bir başlangıcın işaretleri gibi algılanabilir. Gerçi olağanüstü kongrede öne çıkarılan ve divanı teşkil eden isimlerin bir kısmının AKP üyesi, bir kısmının da AKP’den milletvekili adayı olmuş kişiler olması ve bu kogrede seçilen genel denetleme kurulu asil üyelerinin hepsinin AKP’li olması geleceğe dair umutları kırıcı bir etki yapmaktadır. Buna rağmen yine de uygulamayı bekleyip göreceğiz. İnşaAllah Mazlum-Der’in yeni yöneticileri, bu “fabrika ayarlarına dönme” söylemlerinin altını doldurarak kuruluş ilkelerine geri dönüşü sağlarlar ve AKP etkisine girmezler. Ancak daha işin başında “fabrika ayarlarına dönüş”ten bahseden yeni genel başkan Ramazan Beyhan’ın 30. 03. 2017 tarihinde yaptığı ilk “Haftalık İnsan Hakları Değerlendirmesi”nde, İLKAV’ın yaşadığı büyük insan hakları ihlaline ve en son 29. 03. 2017 tarihinden itibaren de İLKAV internet sitesine erişimin yasaklanması zulmüne dair bir eleştiriye yer verilmemiş olması, geleceğe dair umutlara gölge düşürücü ve dikkat çekici olmuştur.

Mazlum-Der’in Uzun Süren Sekülerleşmeyle Kirlenmiş Zihnî ve Ameli Birikiminden “Fabrika Ayarlarına Dönme” İradesi Doğabilir mi?

Mazlum-Der’in kuruluş ilkelerine dönüşü konusunda hayırlı gelişmelerin olabilmesi için bazı hatırlatma ve uyarılarda bulunmak istiyorum. Çünkü Mazlum-Der’in bu hâliyle ve uzun yıllardır yaşananlar dikkate alındığında bu büyük kirlenmenin içinden, ilk kurucu iradede olduğu gibi tevhidî bir duruşun ve samimi bir İslami iradenin ortaya çıkması neredeyse imkânsız gibidir. On yıllar süresince sekülerleşmiş, demokratikleşmiş ve Batı seküler insan hakları anlayışını ısrarla pratiğine hâkim kılmış ve sonuçta yaşadığı gibi inanmaya başlayarak bu anlayışı içselleştirmiş bir zeminde çeşitli kademelerde görev yaparak ya da bu anlayışa destek vererek kirlenmiş zihinler söz konusudur. Aynı yozlaşma zemininde yıllarını geçirmiş ve yaşanan İslami, tevhidî ilkelere aykırılıklara ciddi itirazlar yükseltmemiş, mücadeleler vermemiş ve bu mücadeleyi 25 yıldır sürdürürken yalnız bırakılan ilk genel başkan ile hiçbir irtibat kurmamış ve hiç değilse onun bu gidişe karşı verdiği mücadeleye en küçük bir destek vermemiş, hatta verme gereği bile duymamış, tam tersine sistem içi demokratikleşmeyi eksen edinmiş olanların yanında yer almış kişiler, şimdi birden bire “fabrika ayarlarını” mı hatırladılar? Üstelik “fabrika ayarlarına dönmek”ten bahseden yeni genel başkan Ramazan Beyhan ibretlik bir açıklama yaparak  “Bir yıl önce kendi kuruluş misyonumuza göre eksenin biraz kaydığını gördük.”[1] diyerek daha sorunu bile kavramadığını ortaya koymuştur. Yaklaşık 20 yılı aşkın bir zamandan beri kurucu ilkelerden uzaklaşarak sekülerleşmiş olan Mazlum-Der’in, sadece bir yıl önce ve o da “biraz eksen kayması” yaşadığını söyleyebilmesi “pes” dedirtecek bir hâl ve geleceğe dair umutları kırıcı bir yaklaşım değil midir?

Bilindiği üzere, ilk kurucu iradenin ortaya koyduğu İslami kimlikli, tevhidî ölçülere dayalı uygulama yaklaşık bir buçuk yıl sürdükten sonra yapılan genel kurulda görevi İhsan Arslan’a devretmiştim. Bu devirden sonra maalesef çok kısa bir süre istikamet korunabildi. Ancak daha sonra yeni yönetim ve özellikle İhsan Arslan, Ali Bulaç, Mehmet Metiner gibi demokratikleşerek savrulmuş “İslamcı”lardan etkilendiler ve onlar üzerinden de sol ve liberal kesimlerle ilkesiz ve ölçüsüz ilişkiler kurdular ve dönüşmeye başladılar. Onların seküler entelektüel birikimlerinden, medyadaki güç ve imkânlarından etkilendiler. Siyasal yönden RP-AKP çizgisine doğru meyletmeye, entelektüel açıdan da liberal-sol kesimin Batılı insan hakları anlayışına doğru savrulmaya başladılar. Daha sonra da, önemli ölçüde Kürt sorunu hatırına İHD’leşme sürecinde hızla yol aldılar.

Bu gidiş, son dönemlerde HDP/PKK çizgisine iyice yakınlaşmaya kadar devam etti. Bu son nokta da, öyle hemen gerçekleşmedi. HDP/PKK çizgisine yakınlaşma yaklaşık 12-13 yılda gerçekleşti. Bu süreci eleştiren, savrulmalara dikkat çekip uyaran sadece ilk kurucu genel başkan mı olmalıydı? Ama maalesef öyle oldu ve HDP’lileşmeye götüren süreç herkesin gözleri önünde ve dolaylı ya da doğrudan desteğiyle yaşandı.  O süreçte Mazlum-Der genel başkanı olduğu halde PKK yanlısı bir gazete olan Özgür Gündem’de yazdığı yazılarla meselelere İslami bakış yerine, bu çevrenin seküler bakışıyla yaklaşan ve İslam’ı tahrif eden açıklamalar yapan Ayhan Bilgen, HDP/PKK’lılaşmanın ilk taşlarını döşüyordu. O süreçte seyrederek ya da susarak dolaylı veya doğrudan destek verenler, gelinen noktada, tepelerden gelen talimatla olduğu iddia edilen ve biraz da hukuku zorlayarak, üstelik birçok iyi niyetli üyenin de mağduriyetine yol açacak biçimde bir müdahaleyle derneği ele geçirmiş bulunuyorlar. Zâhiren görünen manzara, HDP çizgisinden yeniden AKP çizgisine geri dönülmeye çalışılıyor intibaını uyandırmaktadır.

Mazlum-Der’in sekülerleşip demokratikleşmesinde, İstanbul Mazlum-Der’deki görevi sırasında önemli fikri katkıları olan ve son dönem AKP milletvekili adaylarından Kemal Öztürk de, olağanüstü kongre sonrası yazdığı “Bir İnsan Hakları Hikâyesi Mazlum-Der” başlıklı yazısında Mazlum-Der’in kurucu ilkelerine ve kurucularına ne kadar yabancılaştığını ortaya koymuş bulunuyor. Mazlum-Der’in doğduğu zemini “muhafazakâr” bir çevre olarak tanımlayacak kadar kafa karışıklığı içinde bulunan Kemal Öztürk, “Derneğin ilk kurucu genel başkanı Mehmet Pamak, ülkücü kökenli bir muhafazakâr”dı diyebiliyor. Ülkücüyken muhafazakâr olduğum doğru, ama Mazlum-Der’i kurduğumuzdan yaklaşık 3 yıl önce tevhidî imanla şereflenerek müslim ve mü’min kimliğime kavuşmuştum elhamdülillah. Bireysel olarak namazını kılan anlamında bir “dindar” ve “milliyetçi muhafazakâr” olarak nitelenebilecek bu eski Hak-bâtıl sentezcisi dönemimde, Necmeddin Erbakan ve Alpaslan Türkeş’in ortak desteğiyle kurup kurucu genel başkanı olduğum partinin adının bile, Türkeş’in “Milliyetçi Çalışma Partisi-MÇP” teklifine rağmen, “Muhafazakâr Parti” olmasında ısrar etmiştim ve parti bu adla kurulmuştu.

Kemal Öztürk, sadece Mazlum-Der Bültenlerini okumuş olsaydı bile, bizim muhafazakârlığı İslam dışı saydığımızı bilirdi. Mesela Mazlum-Der Bülteni’nin Kasım 1991 tarihli 1. sayısında yer alan “İnsan Hakları Mücadelesi ve Müslümanlar” başlıklı yazımda, tevhidî uyanış öncesinde kendini Müslüman olarak tanımlayanların sığınmış oldukları “sağcı, milliyetçi ve muhfazakâr” kimliğin onları sağcı iktidarlardan yana bir çizgiye sürüklediği için İslam’ın insan hakları anlayış ve mücadelesinin gelişmediğini belirterek şunları ifade etmişim:  “Yaygın biçimde son on yıldan bu yana ivme kazanan ve insanlığın gündemindeki izzetli yerini alan gerçek İslam’ı, Kur’ani İslam’ı tanıyanlar, bizim de yaptığımız gibi İslam’la bağdaşmayan bu hal ve davranışları terk etmekte ‘sağcılık’, ‘milliyetçilik’ ve ‘muhafazakârlık’ gibi gayri İslami isim ve platformlardan teberri ederek, onları reddederek, gerçek İslami platformlarda yerlerini almaktadırlar.” Yani Mazlum-Der, muhafazakârlıktan kurtulup Kur’ani İslam ile şereflenmiş mü’minlerin, net bir İslami anlayışla ve İslami ölçüleri belirleyici kılarak kurdukları bir dernektir.

Bizler tevhidî kesim olarak Mazlum-Der’i kurarken Kemal Öztürk’ün benimsemiş göründüğü “muhafazakâr”lar da, RP ve BBP liderlerinin öncülüğünde ve Recai Kutan başkanlığında “Temel haklar ve Hürriyetler Derneği”ni kurmuşlardı. Başlangıçta tevhidî ölçüleri esas alarak ve muvahhidler tarafından kurulan Mazlum-Der, bizden sonraki süreçte tevhidî kimlik ve ölçüleri içselleştirememiş olanlar tarafından kurucu ilkelerinden koparılarak muhafazakârlık ile seküler demokrasi sentezi bir çizgiye doğru dönüştürüldü. İşte bu savrulma sonucunda Kemal Öztürk’ün doğru tespitiyle “Kimi siyasi bir sıçrama taşı olarak kullandı derneği. Kimi ise siyasi intikam amacıyla derneğin ilkelerini zedeledi… Politize oldu, çıkarlar öne çıktı. Yıllarca büyük bedeller ödenerek oluşmuş saygın ilkeler çiğnendi, değiştirildi ve adaletli yaklaşım kayboldu.” Son seçimlerde AKP milletvekili adayı olmuş Kemal Öztürk, işte bu doğru tespitleri yaptıktan sonra da “Uzun yıllardan beri, derneğin yaşadığı hukuk ve ilke sorunları yüzünden ilişkimi kesmiştim. Şimdi yeniden umutlandım. Mazlumder’in eski günlerine, fabrika ayarlarına döneceğini umut ediyorum.”[2] diyor, ama maalesef kendisi de bu kurucu ilkelerden habersiz görünüyor.

Son olağanüstü genel kurula kadar Mazlum-Der GYK üyesi olan Mehmet Alkış ise, Milat Gazetesindeki köşesinde şunları yazmıştır: “Mazlum-Der’de birlikte çalışan kişileri karşı karşıya getirecek kadar birbirinden uzaklaştıran sebeplerin anlaşılması, hem dışarıdan ilgilenenlerin anlaması, hem taraf haline gelenlerin kendilerine ayna tutması bakımından önemlidir: Bir tarafta; sistem içi müdahalelerle Müslümanlara alan açma yöntemini benimseyen iktidarın tezlerine yakın duran, en azından karşı çıkmayan, zaman zaman da yanında yer alan ve yıpranmasına zemin oluşturmamak gerektiğini düşünenler yer almış bulunuyor. Bunun İslam’a hizmet anlamına geldiğini, iktidara muhalefet etmenin İslam’a ve Müslümanlara zarar verdiğini düşünüyorlar. Diğer tarafta; asıl bu yaklaşımın İslam’a ve Müslümanlara zarar verdiğini, ilkesizliği ve yozlaşmayı arttırdığını, Müslümanların tarafgirlikle değil adaletle güçlenebileceklerini, güç ve iktidarın ayartıcı etkisinin sayısız risk taşıdığına inananlar yer almaktadır. Bunlara göre, diğer dönemlerde olduğu gibi Mazlumder’in ilkesel duruşunu bu iktidar döneminde de sürdürmesi gerekir. İktidarla aynı köklere mensup olmak (Hâlbuki Mazlum-Der’in kurucu ilkeleriyle AKP’nin köklerinin hiçbir ilişkisi yoktur. AKP en olumlu tanımlamayla Osmanlı ve tasavvuf kültürünü laiklikle de uzlaştırarak yeniden ihya etme hareketidir. Mazlum-Der’i kuranlar ise, hem bu tarihsel, geleneksel cahili birikimi vahiyle sorgulayan hem de modern cahiliye olan laiklik ve demokrasiye de uzak durup mücadele eden bir tevhidî anlayışa sahipti. Belki Recai Kutan’ın kurucu genel başkanlığını yaptığı Temel Haklar ve Hürriyetler Derneği ile AKP’nin aynı köklere mensup oldukları söylenebilir.-MP), yanlışlarını onaylamaya gerekçe yapılmamalıdır. Onları uyarmak, dikkatlerini çekmek, yanlıştan vazgeçmeleri için çabalamak, hem Müslüman olmanın hem sivil toplum kuruluşu olmanın gereğidir. İktidara en gerçek destek aslında böyle davranmaktır.”[3]

İşte iki uca yakın iki kişinin bu içerden tespitleri birlikte dikkate alındığında aslında Mazlum-Der zemininde keskin bir dönüşümle kurucu ilkelerden topyekûn bir uzaklaşmanın yaşandığı kolayca anlaşılır. Bu yüzden böyle bir zeminde “fabrika ayarlarına döndürecek” bir iradenin ortaya çıkması neredeyse imkânsız, en azından bu hâliyle çok zor gibi görünmektedir.

Mazlum-Der İçindeki İki Uç Nasıl Oluştu ve Neyi Temsil Ediyor?

Mazlum-Der’in savrulma süreci bütüncül değerlendirildiğinde anlaşılan odur ki, RP-AKP çizgisine doğru demokratikleşerek seküler insan hakları anlayışına kayıldığında sorun görülmemiş, ancak bir gün aynı istikametteki gri çizgi aşılarak daha koyu tonlu zulümâta doğru savrulmak suretiyle HDP eksenli davranılmaya başlanınca bir grup rahatsız olmaya başlamıştır. Yani resmin bütünü dikkate alındığında ve geçmiş dönem kendi sürekliliği içinde değerlendirildiğinde, aslında Mazlum-Der içinde seküler insan hakları zemininde zulümatın gri ve koyu tonunu teşkil eden AKP çizgisi ile HDP çizgisi arasında derneği ele geçirme kavgasının ve çirkin ayak oyunlarının yaşanmakta olduğuna dair kanaatleri pekiştirecek birçok unsurun varlığı dikkat çekmektedir. Özellikle Kürt sorununa yaklaşımda iki ucun oluştuğu ve ayrışmanın da daha çok bu alanda yoğunlaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Bir uç Kürt sorununa yaklaşımda PKK/HDP çizgisini takip ediyorlar denilmeye haklılık kazandıracak kadar o çizgiye yakın bir eğilim içine girmiş bulunurken, diğer uç ise “Kürt sorunu yok” diyenlerin de içinde yer aldığı ve iktidar eksenli olmakla itham edilmeye haklılık kazandırabilecek kadar eklemlenmiş ve biraz da karışık bir içerikle muhafazakâr bir eğilimi temsil etmektedir.

Bu iki ucun eğilim gösterdikleri Kürt sorunu yaklaşımlarını kısaca değerlendirecek olursak: AKP’nin Kürt sorununa yaklaşımı, şüphesiz ki, kendisinden önceki bütün hükümetleri aşan bir oranda görece olumlu olup daha önceki dönemlerde yapılmış birçok zulme bu dönemde son verilmiş, gasp edilmiş birçok temel hak da bu dönemde iade edilmiştir. Ancak bu önemli ve olumlu açılımlara rağmen, AKP bu çizgisini sürdürmekte zaaf göstermiş, önce çözüm sürecinde PKK’ya ve siyasi kuruluşu olan partiye hak etmediği değeri verip şımartmış, Kürt halkının hakları konusunu Kürt halkını temsil zaafı olan bu zalimlerle pazarlık konusu yapmış, sonra da onların emperyalistlerin işbirlikçiliğini tercih edip süreci dinamitlemeye kalkmaları yüzünden “papaza kızıp orucu bozarak” çözüm sürecini tamamen terk etmiştir. Hâlbuki başından itibaren çözüm sürecini gerçek hak sahibi olan Kürt halkı ile görüşüp, halkın temsilcileri olan STK’ların, vakıfların, derneklerin, cemaatlerin temsilcileri, kanaat önderleri ve bölgede sözü dinlenen din görevlileri vb. halk temsilcileriyle yürütmek, gasp edilmiş hakları ise pazarlık konusu yapmadan tek taraflı bir kararla iade etmek doğru olandı. PKK ve yandaşlarıyla ise, sadece silahın bırakılması ve şiddetin durdurulması konusu konuşulabilirdi.

Ancak AKP’nin, çözüm sürecindeki muhatabı doğru tespit etmekteki hatasının faturasını kendisine keserek, geç de olsa PKK ve (şiddetle aralarına mesafe koymayan) uzantılarıyla bağı koparıp süreci Kürt halkının sivil temsilcileriyle sürdürmesi gerekirken, maalesef çözüm sürecini tamamen terk etmesi doğru olmamıştır. Ayrıca Robovski’de TSK uçaklarının, önce PKK’lı zannettik diyerek, sonra da kaçakçı olarak niteledikleri silahsız birçok çocuğun ve gencin katledilmesinde rolü olan, ayrıca Kürdistan’daki evlerin duvarlarına “Türk kanında boğulacaksınız” misali Türkçü sloganlar yazarak yahut da ölen PKK’lıların cesetlerini askeri araçların arkasına bağlayıp sokaklarda sürükleyerek insanlık dışı zalimce tahriklerde, aşağılayıcı eylemlerde bulunan güvenlik güçlerinden suçluları yakalayıp yargılamak yerine sahiplenmek ve hatta Robovski misalinde olduğu gibi savunmak ve bu zulümlerden dolayı Kürt halkından özür dilemeye bile yanaşmamak gibi çok büyük hatalar yapılmıştır. Üstelik, bu konularda uyarlarda bulunanlar da haksızlıkla hemen PKK yanlısı gibi karalamalara muhatap kılınarak ilave bir hata daha yapılmıştır. Ayrıca AKP’nin cezalandırmayıp sahiplendiği güvenlik kuvvetlerindeki, subay ya da polis içindeki bu zalim provokatör kadroların, Gülen ya da Ergenekon çetelerine bağlı olabilecekleri gibi bir ihtimal de 15 Temmuz sonrasında açıkça ortaya çıkmıştır.

Diğer taraftan, Türkiye başından itibaren Suriye Kürtleriyle, Türkmenlerle kurduğu gibi bir yakınlık kurup onları örgütleyebilse ve destek olabilseydi, bölgeye Kandil ve Irak’tan gelen emperyalist destekli PKK/PYD güçlerinin zorbalıkla egemen olması önlenebilirdi. AKP hükümeti, bu konuda ardı ardına birçok yanlış yaptı. Bu hatalar sonucunda, Suriye Kürtlerinin, kendilerine on yıllarca zulmedip vatandaşlık bile vermeyen zalim Baas yönetiminin işbirlikçisi olduğunu bildikleri için hiç sevmedikleri Öcalan ve PKK’nın hegemonyası altına girmelerine sebep olundu. En büyük hata da, AKP hükümetinin ABD ve AB’ye güvenerek Suriye’deki muhalifleri iç savaşa yüreklendirici bir tutum içine girmiş olmasıydı. Böyle olunca, bölge kaosa sürüklendi, bir milyon masum insan katledildi, Suriye topyekûn yakılıp yıkıldı ve güvendiği emperyalist müttefikleri Türkiye’yi 3 milyon mülteciyle baş başa bıraktılar. Üstelik emperyalist Batılı ve Doğulu müttefikleri Türkiye’yi, silah desteği verdikleri kör şiddete tapan örgütlerle bir de arkadan vurdular. Böylece, bölgede PKK/PYD’nin kendisine egemen olacağı bir alan yakalamasının da önü açılmış oldu. PKK’nın çözüm sürecini bozup yeniden savaşa başlaması da Suriye’de önüne açılan bu alanın cazibesi ve emperyalistlerin sunduğu imkânlar sebebiyle oldu. Sonuçta ise, AKP çözüm sürecini durdurmakla kalmadı, giderek daha ulusalcı bir söyleme doğru da kaymış oldu. Hatta 15 Temmuz’dan itibaren, neredeyse tamamen MHP’nin söylemleriyle örtüşen ve devleti bu sefer de; özellikle de İçişleri Bakanlığında MHP’ye, TSK’da ise Doğu Perinçekçi, Ergenekoncu, Türk ulusalcısı kemalistlere teslim eden bir konuma savrulmuş oldu. Bu gidişle AKP, hızla yeni bir “aldatılmaya/kandırılmaya” doğru sürüklenmektedir.

Diğer ucun yakın durduğu PKK/HDP çizgisi ise, uzun bir zamandan beri artık Kürt halkının haklarıyla bağı tamamen kopmuş biçimde emperyalist devletlerin işbirlikçiliğine, bölgedeki emperyalist projelerin uygulaması için tam anlamıyla taşeron konumda bir tetikçiliğe doğru kaymış bulunmaktadır. Bu öylesine bir sapmadır ki, yaklaşık bir buçuk yıllık bir zaman diliminde, Kürt halkına hiçbir faydası olmayan Kobani olaylarından Hendek savaşlarına kadar sırf emperyalist devletlere uşaklık yapmak ve emperyalist destekli PKK/HDP baronlarına güç, iktidar ve rant teminini amaçlayan taşeronluklar uğruna yaklaşık 15 bin civarında Kürt genci ölüme sürülmüştür. Fakir mazlum Kürt halkının gençlerinin, emperyalizmin emrindeki Türk ve Kürt sosyalistlerinin ve çocuklarının lüks ve konforlu hayatlarını sürdürmeleri, rant ve güç sahibi olmaları için kolayca ölüme sürülebilecek malzemeler konumunda görüldükleri ispat edilmiştir. Fakir Kürt halkının mahallelerinde hendekler kazılıp hayatları mahvedilirken, yüzlerce kadın, yaşlı ve çocukların sokaklara yerleştirilmiş bombalı tuzaklarla ve çatışmalarda ölümüne sebep olunurken, bu zalim baronlar hendek kazdırmadıkları “Dicle Kent” misali mahallelerde lüks villalarında rahat içinde yaşamaya devam ediyorlar, fakir Kürt gençlerini bu hendeklere gömerken kendi çocuklarını pahalı okullarda okutuyorlardı.

İşte Mazlum-Der’in gerek İslami kökleri, gerekse insan hakları kuruluşu olmak özelliği itibariyle bu iki uçtan da uzakta vasat bir çizgide durması gerekiyordu. Ama maalesef, İslami kimlik ve değerlerden uzaklaştıkça bir kısmı bir uca, bir kısmı da diğer uca yakınlaşarak adalet vasatını kaybettiler.

Mesela âdil vasattan uzaklaşarak ve İslam’a yabancılaşarak PKK/HDP çizgisine doğru kayan genel başkanlardan birisi de Ömer Faruk Gergerlioğlu idi. Gergerlioğlu bu yabancılaşmanın göstergesi olarak şu ilginç şeyleri söyleyebilmiştir:“Derneği kurucu irade İslamcılık ise batıda ve doğuda aynı perspektifi koruyarak ilerleyebiliyor muydu? … Türk İslamcılığı her sorunu dini referanslarla çözmeye çalışıyor, Kürt meselesinde de dini bir duruş arıyordu. Ama unutulan gerçek şuydu, Kürtlere yapılan haksızlık dinî değil, etnik bir haksızlıktı ve illa dinî görünümlü çözümler yerine ihlal bazlı çözümlerin gereken tedaviyi sağlayabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesiydi. Şüphesiz Kur’andaki ırk gerçeği ve bir ırkın diğerine üstünlük taslamama tavsiyesi çok önemliydi ancak konu İslamcılığın zorunlu kıldığı gibi sadece din eksenli bir çözüm değil, etnik sorunun tüm boyutlarının anlaşılmasıyla çözülecek boyuttaydı.”[4]

Bu ifadelerin neresini düzelteceksiniz? Bunlar, İslam’ı bilmeyen, bu yüzden Allah’a teslim olmayı başaramamış bir insanın kafa karışıklığının ürünü olan cümleler gibi durmaktadır. Bir kere “İslamcılık” “Müslim” ile aynı anlama gelmemektedir. Ancak Müslim/Müslüman olmadığı halde Müslümanlardan yana ya da İslam’ı ve Müslümanları koruma eğiliminde olanlar “İslamcı” olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda mesela Mekke’de Rasulûllah’ın (s) amcası Ebû Tâlip de”Müslim” olmadığı hâlde İslamcı olarak nitelenebilir. Kur’an merkezli bir akîde ve İslam anlayışına sahip olması gereken mü’minlerin kendilerini inzal edilmiş “Müslim” kavramı yerine emperyalist bir amaca hizmet etmesi için dışarıdan Batılılarca üretilmiş olan “İslamist/İslamcı” gibi üretilmiş bir kavram ile tanımlamaları büyük bir ilkesizlik ve tutarsızlıktır. Bu bakımdan Mazlum-Der’i kuran irade asla kendisini “İslamcı” olarak tanımlamamıştı. Mazlum-Der’in kurucu iradesi “Müslim”, Allah’a teslim olmuş bir irade, kimliği ve dini de “İslamcılık” değil, İslam idi. Gergerlioğlu önce kafasındaki bu yanlış algıyı düzeltmekle işe başlamalı ve Mazlum-Der’in kurucu iradesini doğru tanımaya çalışmalıdır.

İşte bu kafa karışıklığını düzletmediği için Gergerlioğlu şu cümleyi de kolayca kurabilmiştir:“Türk İslamcılığı her sorunu dini referanslarla çözmeye çalışıyor, Kürt meselesinde de dini bir duruş arıyordu.” Hem haksızlıkla Mazlum-Der kurucu iradesini “İslamcı” olarak niteliyor, sonra da buna seküler Kürtçülerden etkilenmiş kafa karışıklığıyla “Türk” kelimesini ilave edip İslam’dan daha fazla uzaklaşarak meseleyi iyice içinden çıkılmaz hale getiriyor. Mazlum-Der’in Müslim olan kurucu iradesi, Allah’a teslimiyetinin ve tevhidî imanın en temel gereği olarak evet “her sorunu dini referanslarla çözmeye çalışıyor, Kürt meselesinde de dini bir duruş” ortaya koymayı hedefliyordu. Çünkü tevhidî bir imana sahip olan Müslimler, İslam dininin hayatın bütün alanlarını kuşatan hükümler ve ölçüler vazettiğini, hak ve adalet ölçülerinin de inzal edilmiş vahiyle tespit edilmiş olduğunu bilir ve bütün sorunların gerçek çözümünün de ancak bu hükümlerin hâkimiyetiyle mümkün olacağına inanırlar. Tabii ki, Allah’a teslim olmayı, Müslim olmayı anlayamamış ve laik Kürtçü ya da liberal ve sol demokrat çevrelerle ilkesiz ilişkiler sonucunda etkilenerek zihinleri yabancı kavram ve ideolojilerin işgaline maruz kalmış olanların tevhidî bir bakış açısıyla sorunlara yaklaşmaları mümkün değildir. Bu sebeple, zihinleri seküler, laik kültürün işgali altına girenler, din ile sosyal, toplumsal sorunların arasının ayrılması ve dinin her şeye karıştırılmaması gerektiğine inanır hale gelmektedirler. Mazlum-Der’in sekülerleşmesi de, bu zihnî savrulmanın sonucunda gerçekleşti.

İşte bu zihnî yapıya sahip laik, seküler paradigma çerçevesinde düşünenler bir de “Hak ve Adalet Platformu” kurduklarını ilan ederek Mazlum-Der’in kurucu ilkelerine aykırı biçimde “laik demokratik bir anayasa” talebinde bulunuyorlar.[5] Aralarında yer alan Cihangir İslam, hem Mazlum-Der’in kurucu ilkelerinden ve İslami kimliğinin belirleyiciliğinden haberdardır, hem de birlikte yaptığımız tefsir derslerinden vahyin Hak ve adalet kavramlarına yüklediği anlamı, bu kavramların ölçü ve sınırlarını ve bunların seküler laik bir anlayışla asla bağdaşmayacağını çok iyi bilir. Keşke bunları birlikte olduğu bu kişilere de anlatsa temennisinde bulunacağım ama anlaşılan odur ki, maalesef Cihangir de yaşadığı demokratikleşme değişimi sonrasında onların peşine takılmış görünmektedir.

Sorunlara Müslümanca ve İslam’ın ölçüleriyle bakamayan bu tür zihinler, Gergerlioğlu’nun temsilinde bakın daha neler söyleyebiliyorlar: “Kürtlere yapılan haksızlık dini değil, etnik bir haksızlıktı ve illa dini görünümlü çözümler yerine ihlal bazlı çözümlerin gereken tedaviyi sağlayabileceği gerçeğinin göz ardı edilmesiydi.” Bu ifadeler, asla bir Müslümana yakışmayacak son derece açık bir laik yaklaşımın ürünüdür. İslam’ın hükümleri egemen olduğu süreçte bütün kavimler eşdeğer muamele görüyorken, Batı menşeli seküler, laik demokratik Batı kültürünün, ideolojisinin, dininin ürünü şeytanî ırkçılık, ulusalcılık mikrobunun önce Türklere, sonra da bütün bölge halklarına bulaşması sonucu Kürt halkına yapılan haksızlıklar, zulümler söz konusu olmuştur. Yani önceki dönemde adaleti sağlayan da bir din olan İslam idi, daha sonra haksızlığı, zulmü gerçekleştiren de seküler, laik bir ideoloji/din idi. Evet, “Etnik haksızlığı” yapan seküler beşeri bir din/ideolojidir. Adaleti sağlamak için başvurulması gereken evrensel âdil ölçüleri vazeden de Allah’ın dini İslam’dır. Bu sebeple, sorunlara yol açanlar ya da bunlara sistem içi görece iyileştirme çözümleri önerenler de beşeri din ve ideolojilerdir, sorunlara köklü ve âdil çözüm getirmek isteyenlerin başvuracakları kaynak da ilâhi din olan İslam’dır. Yani din dışı bir sosyal, siyasal, hukuki bir alan da, herhangi bir dinden kaynaklanmayan sorun da, dine dayanmayacak bir çözüm de düşünmek mümkün değildir. İşte daha bu temel kavramları bile kavrayamamış olanlar Mazlum-Der’de genel başkanlık konumuna getirilince yaşanan büyük savrulma kaçınılmaz olmuştur.

Şu cümle de aynı kafa karışıklığının devamı olarak kuruluyor: “Şüphesiz Kur’an’daki ırk gerçeği ve bir ırkın diğerine üstünlük taslamama tavsiyesi çok önemliydi ancak konu İslamcılığın zorunlu kıldığı gibi sadece din eksenli bir çözüm değil, etnik sorunun tüm boyutlarının anlaşılmasıyla çözülecek boyuttaydı.” Kur’an ile teçhiz olmuş ve Allah’a teslim olmuş bir zihin asla böyle bir cümle kuramaz. Luteftmiş beyefendi de Kur’an’ın ırk konusuna yaklaşımını “çok önemli” bulmuş. Ancak Kur’an’ın hükümleri ve İslami ölçüler “etnik sorunun tüm boyutlarının anlaşılmasına ve çözmeye” yetmezmiş. Peki çözer dediğiniz ilke, ölçü ve değerler hangi düşünce, kültür ya da ideolojiye ait ise o da bir “din” sayılmaz mı? Önce de ifade ettiğim gibi, din eksenli olmayan ne bir sorun alanı vardır, ne de din eksenli olmayan bir çözüm mümkündür. Bir de “İslamcılılığı” İslam yerine kullanarak ve dinin/İslam’ın her şeye karıştırılmaması gerektiğine inanan seküler zihnin kendi savrulmasıyla ilgili şu itiraf cümlelerine bakın:“İslamcılık MAZLUMDER’de insan hakları perspektifinin gelişmesi önünde bir engeldi hep. Zira kendine Müslüman bir anlayış kendi kimliği dışındaki sorunları kendi çözümüyle çözmeye çalışacaktı ve yaptığı yanlışı göremeyecekti. MAZLUMDER’in bu anlamda bana çok faydası oldu, kafamdaki İslamcı şablonun dışındaki insan hakları sorunlarını ve Kürt gerçeğini görmeme yardımcı oldu… İslamcılık İslam devletine giden yolu kriter alarak ilerlediği için sorunların teşhisi ve çözümünde eksik ve geride kaldı. Bugün yaşanan sorun sadece Kürt meselesi değil, insan hakları anlayışının İslamcılık duvarına toslaması ve aşamaması sorunudur… İnsan hakları perspektifinin yeterince anlaşılmamasının temelinde dini iyice siyasal kimlik haline getirmiş olan İslamcılık vardı. İslamcılık bu kimlik yapısıyla sorunlara gereken empati ve yaklaşımın yapılmasına engel oluyordu.”[6] Bu cümleler hakkında bir yorumda bunmayı bile gereksiz buluyor, vahye teslim olmamış karışık bir zihnin ürettiği bu saçma ve içeriksiz cümlelerin yorumunu okuyucuya bırakıyorum.

Ancak aynı yazısında Gergerlioğlu büyük bir haksızlık yaparak şunları söylüyor:“MAZLUMDER kurulduğu yıllarda ideolojik grupların her biri kendi dertleriyle meşguldü. Herkes kendi mağdurunun sorunlarına çözüm bulma peşindeydi. Bu yüzden sol ve İslami kesimlerin de ayrı birer insan hakları oluştu. Ancak zamanla kurulan derneklerin içeriği ve hedefindeki insan hakları ibaresi her iki derneği de ideolojik gözlükleri bırakarak başka hatta karşıt kesimden mağdurların sorunlarıyla ilgilenmeye, ortak platformlarda bulunmaya itti.”“Daha çok radikal çevrelerin öncülüğünde başlayan dernek, yaşanan başörtüsü krizleri dolayısıyla sahada önemli taban bulmuştu. Ancak bu, dindarların insan hakları perspektifinin gelişmesinin kanıtı ve görüntüsü değildi. Zira dindar için  mesele çoğunlukla kendisine dokunan ihlaller idi.” Bu ifadeler, Mazlum-Der açısından tamamen yalan ve iftiradan ibarettir. Evet sol ve liberal grupların İHD’si sadece kendi kesimlerinin haklarıyla ilgileniyor, Müslümanlara yönelik zulümleri, haksızlıkları görmezden geliyordu. Ancak bizler İslami kimliğin gereği olarak bütün insanların Rabbi olan Allah’ın hükümlerine teslim olunca kendiliğinden Allah’ın bütün kullarının temel haklarının savunucuları olarak ortaya çıktık. Hatta bu durum sol kesimi de çok şaşırtmış ve ziyaretimize gelerek bu kadar âdil olabilmemizin sebebini sormak ihtiyacı bile duymuşlardı. Verdiğimiz cevapta; “Bizi bu âdil duruşa sevk eden Kur’an’dır.” diyerek, kendilerinin de Rabbi olan Allah’ın bütün kullarına lütfetmiş olduğu temel hakların güvencesi ve adil şahidler olma sorumluluğunu bize yüklediğini anlatarak vahyin mesajını tebliğ etmiştik.O süreçte kendilerine yapılan işkenceleri protesto edip ceza evlerinde ziyaret ettiğimiz daha birçok solcu şahsiyet Mazlum-Der genel merkezine gelip teşekkür etmişler, “zor durumumuzda bize sadece siz sahip çıktınız” demişlerdir.

Yani Gergerlioğlu’nun “Ancak zamanla … hedefindeki insan hakları ibaresi her iki derneği de (Yani Mazlum-Der’i de-MP) ideolojik gözlükleri bırakarak başka hatta karşıt kesimden mağdurların sorunlarıyla ilgilenmeye,.. itti.”ve “Zira dindar için  mesele çoğunlukla kendisine dokunan ihlaller idi.” sözleri açık bir iftiradır. Çünkü başından beri Mazlum-Der bütün insanların hukukunu savunarak ortaya çıkmış olup bunu sağlayan da onun iddia ettiği gibi “insan hakları ibaresi” değil Kur’an’dır. İşte bu Kur’ani ölçüyü kaybedip seküler, laik demokratik bir anlayışa savrulma sürecinden sonra adalet vasatından uzaklaşan uygulamalar olmuş olabilir. Nitekim daha sonraki süreçte, Kürt sorununa ilk kurucu iradenin âdil ve vasat yaklaşımından da uzaklaşılarak sistem içi iki uca doğru kayma yaşanmıştır.

Hâlbuki Müslim kimliği ve Allah’a teslimiyetiyle tevhidî ölçüleri ve İslami ilkeleri esas alan ilk kurucu irade, bütün meselelerde olduğu gibi Kürt sorununda da vasatta duran, mutedil bir çizgiyi ortaya koymuştu. Bu sebeple, egemen kavmiyetçilikle mağdurun kavmiyetçiliği arasındaki farkı gözetse de, Türk ya da Kürt ulusalcısı kirliliklere kapı aralamamakta son derece titiz ve duyarlı olmakta ısrar etmişti. Bütün kavimlerin mü’minlerinin akîde ortak paydasında eşdeğer ve saygıdeğer kardeşler, aynı kavimlerin mü’min olmayanlarının ise insan olmak bakımından “insanlıkta kardeş”ler olduğunu ifade ederek bütün insanlara hepsini yaratmış olan Allah’ın lütfettiği temel hak ve özgürlüklerin ayrım yapmadan güvencesi olmayı esas almış ve dosdoğru istikameti korumuştu. Bu tevhidî ölçülere sadakat ve açık İslami kimlik sebebiyle, Kürt sorununa adaletle yaklaşan en ileri beyanlar, hatta zalim devlete karşı mazlum Kürt halkından ve haklarından yana sert gibi algılanabilecek en net açıklamalar bile, hem de o süreçte bu sorun ilk defa Müslüman camianın gündemine taşındığı halde, haksız biçimde yapılan “Kürtçülük” iftiralarının üzerimize yapışmasına sebep olamamıştı. Ancak İslami kimlik ve tevhidî ilkelerden uzaklaştıkça, hem Mazlum-Der sekülerleşme serüveni sonunda Kürt sorununa yaklaşımda ölçüyü kaçırabilmiş, hem de İslami kimliğin belirleyici olmaktan çıktığı bir Mazlum-Der için yapılan “Kürtçü” yaftalaması daha kolayca üzerine yapışabilme imkânını bulmuştur.

Mazlum-Der’in Kurucu İlkelerine ya da “Fabrika Ayarlarına” Dönmesi İçin Ne Yapmak Gerekir?

Sekülerleşip İHD’leşmiş Mazlum-Der bünyesinde, ağırlıkla Kürt sorununa yaklaşım çerçevesinde oluşan iki ucun tartışmalarının içeriğinde kurucu ilkeler konusunda tevhidî ölçülere atıf ya da İslami kimlik ve ölçülerin belirleyici kılınmasına dair bir çağrı yer almamaktadır. Zaten “fabrika ayarlarına”, “ilk kurucu ilkelere” dönüşten bahsedenlerin açıklamaları da, aslında bugün dışlanan HDP eğilimli kanadın da dilinden düşürmediği “iktidar ve muhalefeti temsil eden bütün partilerden bağımsız durmak” ve “zalim kim olursa olsun zalime karşı, mazlum kim olursa olsun mazluma yana olmak” gibi bazı sloganları tekrar etmekten öteye geçmemektedir. Çünkü belki de çoğunun bilmediği “kurucu ilkeleri” ya da “fabrika ayarlarını”, bugüne kadar hiçbirisi gerçekten merak etmiş de değildirler, öğrenmek istediklerine dair bir işaret de bulunmamaktadır.

Bu sebeple hiçbirisinin, bu gerçeği araştırmak ve işin başında bu iradenin oluşumunda önemli rolü ve yönlendiriciliği olan, daha sonraki sapma sürecinde de tek başına karşı çıkıp önce engellemeye, sonra da ıslah etmeye çalışan kurucu genel başkan ile görüşmek ve nasıl, hangi ilkelerle kurulmuş olduğunu öğrenmek gibi bir çabaları olmamıştır. İki taraf da slogan atmakta ve kendi seküler çizgilerinin ezberlerini, içerikten yoksun olarak gündemleştirdikleri bu sloganlarla Mazlum-Der’in özüne aitmiş gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Bu yüzden “fabrika ayarlarına dönüş”ten bahseden grup bile, bugüne kadar yaptıkları açıklamalarda, biraz önce bahsettiğim birkaç slogan dışında, ilk kuruluştaki ilkelerin tevhidî içeriğine, İslam’ın insan hakları yaklaşım ve uygulamasına dair tek bir cümle kurabilmiş değildir. Yıllar süresince seküler demokratik insan hakları anlayışı ve uygulaması ile kirlenmiş olanlar, önce zihinlerdeki bu işgale son vermedikçe, zihinlerini Batının seküler demokratik kavram, ölçü, kuram ve kurallarının işgalinden arındırıp tevhidî, İslami kavram, ölçü ve değerlerle inşa etmedikçe, ne İslami bir insan hakları anlayış ve mücadelesine yönelebilirler, ne de Mazlum-Der’in kurucu ilkelerine, “fabrika ayarlarına” dönebilirler.

İşte böylece, önce ferdî planda yaşanacak tevhidî istikametteki bir zihnî arınma ve inşadan sonra Mazlum-Der’i “kuruluş ilkelerine” ya da “fabrika ayarlarına” döndürmek için yapılması gereken ilk şey, “derneğin dini olmaz” anlayışını terk ederek, Mazlum-Der faaliyetlerinde İslami kimlik ve ölçüleri belirleyici kılmaktır. Bunun için; öncelikle insanı, Batının hayvanlaştırma ve ilahlaştırma arasında gidip gelen fikrî kargaşasından kurtarıp kulluk konumuna oturtarak vahye uygun biçimde tanımlamak, sonra da ilk kuruluşta yapıldığı gibi insan hakları anlayış ve mücadelesinde Batı’nın seküler “demokratik hak” anlayışı yerine İslam’ın vahye dayalı “hak” anlayışını ikame etmek gerekir. İnsan ve hak kavramları vahye uygun biçimde yerli yerine konulduktan sonra da Batı’nın seküler “demokratik hak” anlayışı ile “İslami hak” anlayışı arasında çok temel ve akîdevi farklılıklar olduğunun ve ikisinin asla uzlaşmayacağının idrakine varmak gerekir. Hatta zahiren örtüşür gibi görünen “can ve mal emniyeti” gibi temel haklarda bile bu hakların niteliği, ölçüsü, sınırları ve güvencesi bakımından asla örtüşmeyen çok temel farklılıklar olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Mazlum-Der’in savrulma sürecinde ise, Batının seküler insan hakları hukuku ile İslam’ın insan hakları hukuku arasında hiçbir fark bulunmadığı ve tam anlamıyla örtüştükleri yalan ve iftirası atılarak İslam’ın anlayışını tahrif eden açıklamalar yapılmış ve bunun için AB’den alınan fonlarla finanse edilen bir projeyle din görevlilerine yönelik eğitim programları gerçekleştirilmişti.

Mazlum-Der Bülteni’nin Mayıs 1992 tarihli 4. sayısında “İslam ve Demokrasi Mukayesesi” başlığı altında şunlar yazılmıştı: “İslam, ilâhî dindir. Demokrasi beşeri dindir. İslam, ilâhi bir düzen, bir sistemdir. Demokrasi, beşeri bir düzen, bir sistemdir. İslam’da, hâkimiyet kayıtsız ve şartsız ALLAH’ındır ve insanlar nihaî anlamda ALLAH’ın kanunlarına tâbidir. Demokraside insanlar, egemen hemcinslerinin heva ve zanna dayalı biçimde yaptıkları kanunlara tâbidir. İslam’da iyilikler hâkim, kötülükler mahkûmdur. Demokraside kötülükler hâkim, iyilikler mahkûmdur.” İşte Mazlum-Der, seküler demokrasiyi bu kadar ilkesel ve tevhidî ölçülerle değerlendiren konumundan uzaklaştırılmış ve sonraki süreçte seküler demokrasiye ve Batının seküler haklar anlayışına doğru dönüştürülmüştür.

Yine Mazlum-Der Bülteni’nin aynı sayısında da yer aldığı üzere 1992 yılında Azadi Gazetesi’nin o sırada gündeme gelen anayasa değişikliğine dair “Yeni anayasa değişikliği çerçevesinde Kürtçe yayın yapan özel televizyonların oluşmasına izin verilmeli mi?” sorusuna Mazlum-Der Genel Başkanı olarak şu cevabı vermiştim: “Bizler Müslümanız… bize göre toplum hayatına yön veren tüm hukuki belgelerin referans kaynağının Kur’an olması gerekir. Tüm insanlığın ve bu arada Türk ve Kürt halklarının da huzur ve refahı, dünya ve ahiret saadeti, ancak tüm kavimleri eşdeğer sayan, temel haklardan yararlanmada da ayrım gözetmeyen ve emaneti kavim ayrımı gözetmeksizin ehline veren İslami adalet sistemi içinde mümkündür… İşte bu sebeple, vahyi belirleyici kılmadan beşeri heva ve hevesler istikametinde hazırlanan, Allah’ın vazettiği evrensel değer ve ölçüleri, ahlaki esasları yok sayan anayasa düzenlemelerini biz bizzat zulmün kaynağı olarak görüyor ve temelden reddediyoruz. İslami sistem içinde ise, ümmeti teşkil eden tüm kavimlerin dilleri, hem eğitim ve öğretim dili olarak kullanılabilecek hem de TV yayını da dâhil her türlü yayın serbestçe yapılabilecektir. Doğrusu, güzeli, Allah’ın ayetlerine ve fıtrata uygun olanı da budur. Bu fıtri gerekliliğe engel olanlar ancak beşeri zalim rejimlerdir.”

Bizden sonraki süreçte ve hâlen, Mazlum-Der yöneticileri kolayca “demokratik anayasa” taleplerinde bulunabilmekte ve şirke dayalı laik demokratik anayasalara “evet” ya da “hayır” oyu verip vahye aykırı bir teşri’ye katılabilmektedirler. Mazlum-Der’in İslami kimliği, vahyî ölçülere dayalı insan hakları anlayışı, Batının seküler insan hakları anlayışından farklılıkları, kuruluş sebebi ve dayandığı temel İslami ilkeleri, hem Türkiye toplumuna ve basına deklare edildi, hem de İngilizceye tercüme edilip uluslararası insan hakları kuruluşlarına gönderildi. Bu metin, Mazlum-Der’in kendi yayını olarak Mart 1991 yılında yayımlanmış bulunan “İnsan Hakları İhlalleri ve İşkence” adlı kitabın girişinde yer almıştır.

Mazlum-Der’in kuruluşunu takip eden ilk döneminde, egemen laik demokratik sisteme, laik demokratik bütün partilere ve anayasasına karşı böyle tevhidi bir bakış açısıyla mesafeli durulur ve bu zalim sisteme karşı, mazlum kim olursa olsun, bütün mazlumların temel hak ve özgürlükleri İslami ölçüler içinde savunulurdu. İslami insan hakları anlayışımızın Batının seküler insan hakları anlayışından çok temel ve akîdevi farklılıklar taşıdığı özellikle vurgulanır ve Hakk ile bâtıl mutlaka ayrıştırılırdı. Mazlumların hak ve özgürlükleri savunulurken ve kendi temel haklar anlayışımız ortaya konulurken asla bâtıl seküler paradigmanın ve Batı kültürünün kavramlarıyla konuşulmaz, mutlaka kendi özgün kavramlarımız öne çıkarılırdı. Bu bakımdan, Mazlum-Der içinde oluşan iki ucun yaptıkları açıklamalarda altını çizdikleri iktidara ya da muhalefete yakın durmadan bağımsız çalışmak (önemli olmakla beraber) asla yeterli değildir. Ayrıca, Mazlum-Der’in seküler demokratik değişimine ve RP-AKP çizgisine doğru meylettiğinde bu gidişe yirmi yıl sessiz kalıp da ancak HDP’lileşme eğilimi daha öne çıkınca itiraz etmek, asla ilkeli ve tutarlı bir tutum değildir. Sistemin bütün partilerinin seküler, laik ve demokratik oldukları, bir kısmının zulümatın/(karanlıkların) en koyu tonunu bir kısmının da görece özgürlükçü de olsa aynı zulümatın gri tonunu teşkil ettikleri ve şirkin büyük bir zulüm olduğu hakikati dikkate alınarak, hem tüm bu partilerden uzak durmak, hem de laik demokratik söylem, kavram ve modelleri de reddetmek gerekir. Başta demokrasi, laiklik, liberalizm, sosyalizm ve ulusalcılık olmak üzere Batının seküler sapkın paradigmasının ürünü olup insanlığa büyük acılar yaşatmış bulunan modernitenin bütün kavram, model ve ideolojilerinden uzak durmak, kendisini tanımlarken ve sorunlara yaklaşımını anlatırken İslam’ın özgün kavram, ölçü ve ilkelerini öne çıkarmak gerekir. İşte Mazlum-Der’in kurucu ilkelerinde, “fabrika ayarlarında” bütün bunlar vardı.

Bu sebeple, ilk kurucu yönetim kurulundan sonra derneğin geçirdiği büyük değişim üzerinde ciddi bir çalışma yapmak ve bu büyük sapmanın nedenlerini tespit edip köklü bir tasfiyeyi gerçekleştirmek gerekir. Mazlum-Der’in ilk genel kurulu hariç ondan sonraki bütün genel kurullar, derneğin yönetimini ele geçirmek için gerçekleştirilen dernekçilik oyunlarıyla geçmiştir. Neden böyle olmuştur? Çünkü ilk yönetim ve kurucu irade, niyet ve eylemleriyle tamamen İslami bir zemine oturmuşken, sonraki yönetim ve iradeler dünyevileşmiş, sekülerleşmiş, sonuçta da dernekçilik oyunları öne çıkmıştır. Böylece dernek zemini, kendi hizip hedefleri, farklılaşan ideolojileri ve gelecek beklentileri uğrunda kullanmak amacıyla derneği ele geçirmeye çalışan farklı grupların çıkar ve hizip kavgaları alanına dönüşmüştür.

Kuruluş döneminde yaşanan bir hâtıramı paylaşmak suretiyle ilk dönemin ruh halini anlatmaya çalışarak bu konudaki sözlerimi tamamlamak istiyorum. Mazlum-Der’i kurduğumuzdan önceki süreçte de, tek insan hakları kuruluşu olan İHD’nin Müslümanlara yönelik haksızlıkları, insan hakları ihlallerini görmezden gelmesi sebebiyle, eski dönemimden gelen çevremi de kullanarak, ibadet bilinciyle, sürekli haksızlığa uğrayan Müslümanların yardımına koşuyor, onların haklarını savunmaya çalışıyordum. Ancak bu bireysel konumda şahsen sürdürdüğüm bir mücadeleydi. İşte bu çabanın kurumsallaşması ve sürekli hale gelmesi amacıyla Mazlum-Der’i kurduk. Ancak derneğin fazla kadrosu olmayınca, bütün işler üzerimde yoğunlaşıyor, hatta iş yoğunluğu sebebiyle bazı geceleri bile dernekte geçirdiğim oluyordu. Bu sebeple giderek dernek benimle özdeşleşiyor ve her şey benden bekleniyordu. Böyle bir çalışma temposunu uzun yıllar sürdürmek mümkün değildi. Ayrıca derneğin kişilerle özdeşleşmeyip kurumsallaşması ve bensiz yürümeye alışması da şahsen ısrarla vurguladığım çok önemli bir husustu. İşte bu sebeplerle yaklaşık bir buçuk yıl sonra yapılan genel kurulda dernek genel başkanlığını devretmeye karar verdim. Ancak devralması gerekenlerde bu yükün altına girmek bakımından tereddüt hâli yaşanıyordu. O günkü şartlarda en uygun isim olan İhsan Arslan’ı genel başkan olması için ikna etmeye çalıştım. Biraz da zorlayarak genel başkanlığı ona devrettim.

Hatta ilk genel kurulda bazı üyeler benim genel başkanlıkta ömür boyu kalmamı bile teklif ettiler. Ama ben bunun bir ibadet ve hizmet alanı olduğunu, kişilerin sürekli kalması yerine aynı ilkeler çerçevesinde kişilerden bağımsız bir kurumlaşmanın gerekli ve önemli olduğunu ve sürekliliğin de ancak böylece sağlanabileceğini vurgulayarak derneği yeni yönetime devrettim. Bu devirden sonraki günlerdeydi. Dernekte yalnız ben ve yeni genel başkan İhsan Arslan olduğu zamanlar oluyor ve başkanı arayan telefonlar geldiğinde, sekreter de olmadığı için telefonu ben açıyor ve arayana “sayın genel başkanımızı bağlıyorum” diyerek İhsan’ı bağlıyordum. Bu durum İhsan’ı çok mahcup ediyor ve “Abi düne kadar benim genel başkanımdın, bugün ise bana sekreterlik yapıyorsun, beni utandırıyorsun.” diyordu. Bunun üzerine İhsan Arslan’a yaptığım açıklama şöyle olmuştu: “Bak kardeşim, işte bunu anladığın ve içselleştirdiğin zaman Allah’ın izniyle meseleyi tam olarak idrak etmiş olacaksın. Biz burada dernekçilik oynamıyoruz. İbadet ediyoruz. Burası bizim için, insan hakları alanında sadece vahyin ölçülerini ve Rasûlün güzel örnekliğini esas almak suretiyle ve sadece Rabbimizin rızasını kazanmak amacıyla yaptığımız faaliyetlerimizin alanı olarak bir ibadetgâhtır. Bu sebeple, Rabbimiz kabul etsin, bu tevhidi bilinçle ve vahyî ölçülere riayetle burada sadece Allah rızasını hedefleyerek yaptığımız faaliyetlerimiz inşaAllah ibadettir. İşte bu ibadeti yaparken bazen imam oluruz, bazen de cemaat içinde yer alarak yeni imama tâbi oluruz.”

Ey Mazlum-Der yetkilileri! İşte bunu anladığınızda, bu ilk kurucu ruhu kavradığınızda, bu ibadet zemininde, nefislerin, şahsi hırsların azgınlığı ve yönetimde yer almak çekişmeleri, derneği ele geçirmek kavgaları yerine kardeşçe paylaşım ve gönüllü görev değişimleri yaşanacaktır. Tıpkı benim İhsan Arslan’a gönüllü ve onu ikna ederek, hatta biraz da zorlayarak genel başkanlığı devrettiğim gibi, kulluk sorumluluğu içinde gönüllü bayrak değişimleri yaşanacaktır. İlkesizlik ve kimliksizlikle kafası karışmış gurupların derneği ele geçirmeye ve birbirini tasfiye etmeye çalışan hizip kavgaları yerine, aynı ilkelere sadakat ve ibadet bilinciyle mü’minler arası hizmet yarışları gerçekleşecektir.

(NOT: Bu yazı, Mehmet Pamak’ın inşallah çok yakında Ma’ruf  Yayınlarından yayınlanacak olan “İzzeti Yanlış Yerde Aramak” kitabından alıntılanmıştır.)

DİPNOTLAR:

[1]http://www.omerfarukgergerlioglu.com/k8-basinda-ben/h1666-mazlumder-tamamen-iktidarin-gudumunde.html

[2] Kemal Öztürk, “Bir İnsan Hakları Hikayesi Mazlum-Der”, Yeni Şafak Gazetesi, 24. 03. 2017

[3]http://www.milatgazetesi.com/mazlumder-biterken-tesbitler-makale-109897

[4]Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Mesele MAZLUMDER değil!..”.

http://www.omerfarukgergerlioglu.com/k1-sivil-toplum-calismalarim/h1665-mesele-mazlumder-degil.html

[5]“Mazlum-Der eski genel başkanlarından Ömer Faruk Gergerlioğlu, Has Parti ve Mazlum-Der kurucularından Cihangir İslam, AKP kurucularından ve Başkent Kadın Platformu üyesi Fatma Bostan Ünsal, Başkent Kadın Platformu üyesi Berrin Sönmez, İlahiyatçı İhsan Eliaçık, Edip Yüksel olmak üzere 20’den fazla ilahiyatçı, siyasetçi, yazar Hak ve Adalet Platformu’nu oluşturdu.” (http://www.insanhaber.com/referandum/hak-ve-adalet-platformu-kuruldu-h90365.html).

[6]“Mesele MAZLUMDER değil!..”. www.omerfarukgergerlioglu.com

Bağımsız İslami çalışmalara yönelik baskılarla ilgili kamuoyu açıklaması

Bağımsız İslami çalışmalara yönelik baskılarla ilgili kamuoyu açıklaması

Son dönemde bağımsız İslami çalışma gruplarına yönelik baskılar artmış bulunuyor. Son olarak İstanbul  Bağcılar’da dâvet ve eğitim faaliyetleri yürüten Darul Erkam Medresesi hocaları Cihan Akman ve arkadaşlarının gece yarısı operasyonuyla evlerinden gözaltına alındı. Bu konuyla ilgili bir kamuoyu açıklamasında bulunan bir grup Müslüman yazar, yaşanan baskı ve gözaltılara tepki gösterdi.

Kamuoyu açıklamasını dikkatlerinize sunuyoruz:  

Bağımsız İslâmî Çalışmalara Yönelik Baskıları Protesto Ediyoruz!

07. 04. 2017

Bağımsız İslâmî çalışmalar yapan Müslümanlara yönelik son aylardaki baskılara sürekli yenileri ekleniyor. Bugün de İstanbul Bağcılar’da İslâmî dâvet ve eğitim faaliyetleri yürüten Darul Erkam Medresesi hocalarından Cihan Akman ve 7 arkadaşı gece yarısı baskınıyla gözaltına alındılar. Son bir-iki ay içinde neredeyse her üç-beş günde bir benzer baskılarla karşılaşmak doğal hale getirildi. Daha önce, aynı medresede hocalık yapan Salim Demirel de gözaltına alınmıştı ve yaklaşık iki aydır hâlâ özgürlüğüne kavuşamadı.

Bu hocalarımızın ve arkadaşlarının suçlarının ne olduğunu kimse bilmiyor. Avukatlarının bildirdiğine göre, şu âna kadar herhangi bir suç isnat edilmiş değil. Tıpkı daha önceki haksız olarak gözaltında tutulup salıverilenler için bugüne kadar suçlarının ne olduğu hakkında hâlâ bilgi verilemediği gibi. Anlaşılıyor ki, önce sindirmek ve gözdağı vermek amaçlı gözaltı kararları veriliyor, sonra uygun suç aranıyor, ama bulunamıyor.

Fikir hürriyeti söyleminin sadece kâğıt üzerinde kaldığının peş peşe örneklerini görüyoruz. Son zamanlarda gözaltına alınan Müslümanların hiçbirisi, ne şimdi ne hayatlarının herhangi bir dönemlerinde şiddete hiçbir şekilde başvurmuş kimseler değildir.

Son bir-iki ay içinde gözaltına alınan İslâmî çalışma gruplarından bazılarını sayalım: Hizbuttahrir’den, önce iki arkadaş, sonra onlara sahip çıkan 300 civarında içinde kadınların ve çocukların da bulunduğu bir grup, Alaaddin Palevi Hoca, İLKAV’da Cuma vaazı veren Yalçın İçyer ve hutbe okuyan Hayati İsaoğlu, sonra da İLKAV başkanı Mehmet Pamak, Artvin’den Murat Aydın, Bağcılar’dan Salim Demirel ve daha niceleri. Birbirlerinden fikrî farklılıkları da olan bu müslümanların tek ortak yanı var. Tevhidî ilkeler ve nebevî yöntemle davet çalışmasını sürdürmeleri ve sisteme eklemlenmeye yanaşmamaları. Bu kesimlere yapılan haksız uygulamalar, fikir hürriyeti, bu ülkede sadece sisteme eklemlenenlere ait bir ayrıcalık mı, sorusuna haklılık kazandırıyor.

Tevhidî davet çalışmalarında ısrar edenlere revâ görülen bu baskılar, 28 Şubat geri mi dönüyor sorusunu akla getiriyor. Bu uygulamalar iktidarın inisiyatifi dâhilinde değilse, o zaman yaklaşık iki aydır devam eden bu tür haksızlıklara, neden müdâhale edilmemektedir? Bizler, bu tür haksızlıkları ve baskıları kınıyor, hâlen gözaltında bulunan kardeşlerimizin âcilen serbest bırakılmalarını bekliyoruz.

Bu tür haksızlıklara müdâhale etmeme tavrında ısrar eden iktidar yetkilileri hem Hak, hem halk karşısında sorumludurlar ve bizler bu sorumluları Rabbimize ve halkımıza şikâyet ediyoruz. Bilinmelidir ki, bağımsız tevhidî çalışmalar yürüten Müslümanları bu tür baskılar asla sindiremeyecek ve tevhidî davet çalışmaları Rabbimizin izniyle aksamadan kıyamete kadar sürecektir.

Ahmed Kalkan    Ahmet Turgut Ulucak    Mehmet Pamak    Şükrü Hüseyinoğlu

Bazı İslami kuruluşlardan, İdlib katliamıyla ilgili kamuoyu açıklaması

Bazı İslami kuruluşlardan, İdlib katliamıyla ilgili kamuoyu açıklaması

Bazı İslami kuruluşlar, Batılı ve Doğulu emperyalist güçlerin hâmiliğinde Suriye halkına kan kusturan diktacı Esed rejiminin İdlib’de gerçekleştirdiği kimyasal katliamla ilgili bir kamuoyu açıklaması yayınladı.

İLKAV, Kalem-Der, Mescid-i Ma’ruf ve Kur’an Nesli İlim Merkezi tarafından ortaklaşa yapılan açıklamada, küresel tuğyan ve yerel acentaları tarafından Ümmet coğrafyasında yürütülen fiili, siyasi ve kültürel işgal ve katliam politikaları tel’in edilirken, Müslümanlar olarak sorumluluklarımıza sahip çıkmamız ve izzeti ancak Yüce Allah’ın yanında arama bilincini kuşanmamız gerektiğine vurgu yapıldı.  

Kamuoyu açıklamasının tam metnini dikkatlerinize sunuyoruz:

Küresel Tuğyan ve Yerel Acentalarının İnsanlık ve İslam’la Savaşına Karşı Sorumluluklarımızı Üstlenmeliyiz

06. 04. 2017

Batı emperyalizminin, 20. asırda fiilen işgal ettiği ümmet coğrafyasında muhtemel bir İslâmî uyanış dalgası karşısında çeşitli şeytanî tedbirler alarak bu fiilî işgale son verdiği bilinmektedir. İslam coğrafyasını sun’î sınırlarla birbirinden koparan Batılı kâfirler, bunun yanı sıra devşirdikleri çeşitli kesim ve kişiler üzerinden fiilî işgallerini siyasî ve kültürel işgale dönüştürerek bölgedeki varlıklarını daha da kalıcı hale getirmişlerdir.

İşte bu şeytanîBatı politikalarının, Yüce Allah’ın Kitabı ve Rasulünün (s) örnekliğine tâbi olma bilincinden ciddi anlamda uzaklaşmış bulunan İslam coğrafyasındaki bünyesel zaafların da etkisiyle neticeye ulaşmış olması bugün Ümmetin bakiyesi hemen tüm toplulukların yaşamakta olduğu sıkıntıların, kültürel, siyasî, fiilî işgal ve katliamların temelini teşkil etmiştir.

Müslüman topluluklar, bir asırdan fazla bir süredir sembolik de olsa bir siyasi birlikten yoksun, kopmuş bir tesbihin taneleri misali darmadağınve küresel müstekbir güçler ile onların yerli işbirlikçisi tâğutî düzenler karşısında çaresiz durumdadır.

En son, emperyalizmin 20. asrın başında Sykes-Picot anlaşmasıyla belirlediği Suriye-Türkiye sınırının yanıbaşında bulunan İdlib’de darbeci kâfir Esed rejimi tarafından gerçekleştirilen ve 125’ten fazla mazlum kardeşimizin kimyasal gazlarla hunharca katledildiği, 500’ün üzerinde mazlum kardeşimizin ise nefessiz kalarak hastanelerde tedavi altına alındığı katliam karşısında da maalesef Müslümanlar olarak kahrolmaktanve lanetlemektenöte bir şey yapamamanın ezikliği ve ıstırabı içindeyiz.

Yüce Rabbimizin Hadid Suresi 25. ayette beyan buyurduğu Kitab, Mizan ve Demir bütünlüğünde dünyaya adalet dağıtacak İslamî bir otoritenin yokluğu, yeryüzünü tam anlamıyla bir zulüm gezegenine çevirmiş bulunuyor.ABD’sinden Rusya’sına, Çin’inden AB’ne küresel tuğyan ve seküler katliamcı emperyalist demokrasiler ile despot, darbeci işbirlikçileritüm insanlığı esir alıyor ve maalesef insanlığı Allah’ın hayat kaynağı dininden uzak tutmakla kalmıyor, fıtratları ve vicdanları da körelterek insanlığı hep birlikte yok ediyorlar.

Suriye’de, Irak’ta, Filistin’de, Arakan’da ve sair İslam coğrafyalarında hergün tanıklık ettiğimiz insanlık suçları artık maalesef küresel tuğyan ve yerel işbirlikçisi küfür rejimlerinin yanında, toplumlarda da ciddi yankı bulmuyor.

Sadece Batı medyası değil, candaşıyla yandaşıyla yerli medyanın dahi Müslümanların kan ve canını önemsiz gördüğü bir süreçten geçiyoruz.  Rusya’nın St. Petersburg kentinde gerçekleşen bir bombalı saldırıda 10 kişinin katledilmesi ile canlı yayına geçen ve saatlerce yayın yapan medya organları, aynı duyarlılığı İdlib’deki kimyasal katliam için göstermediler.

Tıpkı Halep’in kuzeyinde İncirlik denilen işgal, katliam ve darbe üssünden kalkan ABD uçaklarınca Halep’in kuzeyinde gerçekleştirilen cami katliamında, yine Rakka’da, Musul’da, Şam’da ABD, Rusya ve Esed güçlerince yapılan katliamlarda duyarlılık göstermediği gibi.

Türkiye yönetiminin, bir taraftan Suriyeli mazlumlara karşı insanîyardım ve barınma imkânı sağlayan bir tutum sergilerken, diğer yandan üslerini işgalci katil sürülerine açık tutması ve katliamlara böylece ortaklık etmesi, diğer yandan bugün ellerinde en fazla Müslüman kanı bulunan ABD ve Rusya ile ölçüsüz ve ilkesiz müttefiklik ilişkilerine yönelmesi, Müslüman kamuoyu tarafından mutlaka görülmesi ve tavır alınması gereken bir durumdur.

Suriye’de kardeşlerimize sürekli bomba yağdırarak binlerce masum Suriyeliyi katleden ve katil Esed rejiminin İran’la birlikte en büyük destekçisi durumunda olan işgalci ve katliamcıRusya’nın Kızılordu Korosu’nun, yeni kadrosuyla 8 Nisan Cumartesi günü İstanbul’da Büyükşehir Belediyesi’nin Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda ilk yurtdışı konserini verecek olması da bu ikircikli ve izzeti âlemlerin Rabbi yerine, küresel tâğutların yanında arama tutumunun bir parçası olarak öne çıkıyor.

2013 yılında Doğu Guta’da yine Esed güçlerince gerçekleştirilen ve binden fazla mazlum kardeşimizin hunharca katledildiği kimyasal saldırıdan sonra güya harekete geçen ve Suriye’deki kimyasal silahların imhasını kararlaştıran uygar(!) dünya, İdlib’deki kimyasal katliam karşısında bir yandan diplomatik açıklamalarla şeytanî yüzünü gizlemeye çalışırken, diğer yandan Esed rejiminin kendileri açısından vazgeçilmezliğine vurgu yapmaktan da geri durmuyor.

BM ve diğer uluslararası kuruluşlar bilmem kaçıncı oyalayıcı ve göz boyayıcı toplantılarını yaparak katledilen insanlarla, vahşice bombalanan mazlum halklarla alay edercesine, zalimler, katiller aleyhine bir türlü karar alamıyorlar. Diğer silahlarla, varil bombalarıyla bir milyon mazlumu katleden ya da sessiz kalarak katliamlara iştirak eden alçaklar, kimyasal silah kırmızıçizgimiz dedikleri halde bu putlarını da defalarca yiyerek tüm insanlığı ve insanlık onurunu aşağılıyorlar.

Yüce Rabbimizin “Allah’ı, sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.” (İbrahim, 42) beyanı yüreklerimize su serpse de, Rabbimize ve mazlumlara karşı sorumluluklarımızdan geri duramayız. Hakkı hâkim kılma ve zulmü, tuğyanı, bâtılı yeryüzünden söküp atma yükümlülüğümüzü geri plana atamayız.

Coğrafî ve kültürel bütün işgalleri, özellikle Suriye’deki vahşet ve zulümleri kaldırmak için çalışmak bütün Müslümanlara farzdır, şarttır. İslâm’da cihadın farziyeti ve sebepleriyle ilgili hükümler, bütün Müslümanlara görevlerini hatırlatacak kadar açık ve nettir.

Suriye’de kan donduracak vahşet, insanlık dışı zulme şâhit olan dünya Müslümanları,bu barbarlık sanki kendi inançlarına, kendi kutsallarına, her şeyiyle kendilerine yapılmamış gibi sessizler.Bu duyarsızlık ve tavırsızlık, ya da eksik, hatta yanlış tavırlar içinde olmalarının hesabını Allah’a nasıl verecekler? Bazılarına göre Arapların meselesi kabul edilerek “neme lâzımcı” tavırsızlıklar, bazılarınca da “uzlaşmacı” ve “dilenişçi” yaklaşımlar…

Mücâdelenin Allah için olmaması, sadece bir toprak savunması, yalnızca baştaki diktatörü devirmekle sınırlı tutulması, kavmiyetçilik ve benzeri beşerî ideolojiler uğruna yapılması ve yardımın tâğutlardan ve tâğûtî yöneticilerden beklenmesi…

Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.

Suriye’de tutuşturulan ateş, yüreğimizi yakıp kavuruyor. Nice İslâm toprağında da ateş gibi yakıcı sıcak savaşların dumanı atmosferi sarıyor. Müslüman, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bunlara seyirci kalamaz, tarafsız olamaz. Bertaraf olmak istemeyen bîtaraflığı seçemez.

Müslüman, gündelik basit işlerle oyalanamaz. İki yoldan birini seçmek zorundadır, yol ayrımına gelmiş insanımız. Ya cenneti ya cehennemi; ya izzeti ya zilleti; ya cihadı ya mağlûbiyeti; ya Allah’ı ya dünyayı… Allah’ı tercih edenlere selâm olsun.

Rabbimiz mazlum halkların ve Müslümanların yardımcısı olsun, onları önce yardımına müstahak, sonra da yardımıyla muzaffer kılsın.Bizleri de mazlumların, mağdurların, mustaz’afların yardımcıları kılsın. Kahhar olan Allah’ın azabı, laneti zalimlerin, emperyalist kâfirlerin ve işbirlikçilerinin üzerine olsun.

Mehmet Pamak      Ahmed Kalkan       Ahmet Turgut Ulucak       Şükrü Hüseyinoğlu
       İLKAV                Kalem-Der              Mescid-i Ma’ruf                Kur’an Nesli