Mehmet Pamak

Home / Posts tagged "Mehmet Pamak"
Kur’an’ı Hakkıyla Okumak (15.Bölüm)

Kur’an’ı Hakkıyla Okumak (15.Bölüm)

Mehmet Pamak Radyo Denge´de her Cumartesi ve tekrarıyla Pazar günü “Kur´an´ı Hakkıyla Okumak” programıyla sizlerle birlikte oluyor.
Programa internetten bağlanan Mehmet Pamak, program sunucusu Osman Yıldız’ın sorularını cevaplıyor.

 

Onbeşinci Bölüm

İndir : 17.10.2015 15.Bölüm, 1.Parça
17.10.2015 15.Bölüm, 2.Parça

Dinle :


Sorular :

– Rabbimiz Kitabında “Atalardan devralınan dini” taklit edip sürdürmeyi kınamakta, bu yanlış din algısını terke ve halimizi vahyin ölçüleriyle ıslaha çağırmaktadır. Peki terk edilmesi istenen bu “Atalar dini” nedir, açıklayabilir misiniz? Tarih boyunca kitleler neden büyük çoğunlukla bu dini tercih etmişlerdir?

– Müşriklerin din edindikleri “Atalar dini” hakkında Kur’an’da yer alan ayetlerde ne gibi tespit ve uyarılara yer veriliyor?

– Kitap ehlinin de kendilerine vahiyle ulaşan “İslam” dinin tahrif ederek “atalar dini” hakine dönüştürmeleri söz konusu oluyor ve Rabbimiz son Rasul’ün(s) ümmetini de aynı akıbete uğramaktan sakındırıyor. Kitap ehlinin, kendilerine inzal edilen “Tevhid Dini”ni tahrif edip “Atalar Dini” haline dönüştürmeleri nasıl gerçekleşiyor, Kur’an bu konuda hangi bilgileri veriyor?

– Kur’an, “Statükonun dini” de diyebileceğimiz “Atalar dininin, insanları “Allah ile aldatarak” statükoya entegre edebilmek için bir araç olarak kullanılmakta olduğunu da ortaya koymaktadır. Bu konuyu açabilir misiniz?

– Mekke’de “İbrahim’in Dini” adı altında oluşturulan Statüko dini-Atalar dini ile kitleler nasıl yönlendirildiler? Rasulün(s) getirdiği vahiy buna nasıl itiraz etti?

– Peki son Rasule indirilen ve tekamül etmiş son mesaj olan İslam’ın da, zamanla “Statüko dini” haline dönüşmesi söz konusu olmuş mudur?

– “Statükonun dini”nin oluşmasında ya da tevhid dininin, taviz verip uzlaşarak statüko dini haline gelmesinde kimler ve hangi saiklerle rol oynamaktadırlar?

– Türkiye pratiğinde, tevhidi uyanışı etkileyip sisteme entegre etmeye çalışan Statüko dini”nin oluşması, evreleri ve bugün hala sürdürülmesi safhalarından da kısaca bahsedebilir misiniz?

 

Programın eski bölümleri için tıklayınız

—————————————————————————————————

RADYO DENGE,  FM bandı 92.1 frekansından Ankara'da yerel yayın yapmaktadır. Radyomuzu internet üzerinden http://www.dengeradyo.com/ linkinden dinleyebilirsiniz. Osman Yıldız'ın sunduğu bu programda Mehmet Pamak'ın konuşmaları her Cumartesi canlı olarak 19.00- 20.30 arasında yayınlanacaktır. Programın tekrarı ise yine her pazar 19.00-20.30 arasında yayınlanacaktır. 

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (3.Bölüm)

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (3.Bölüm)

  1. BÖLÜM: “İkisi de Sekülerleşmeci Olan AKP ve Gülen’den İlki Gücünü Halktan, Diğeri Emperyalist Odaklardan Almaktadır”

AKP – GÜLEN KOALİSYONU, GÜLEN’İN BÜROKRATİK GÜCÜ VE

AMERİKA’DA KURDUĞU İLİŞKİLER SONUCU OLUŞTU

Radyo Denge: Bildiğimiz kadarıyla sizin başından beri “AKP-Gülen Koalisyonu” olarak nitelendirdiğiniz ve yine sizin ifadenizle “Yeni Statüko”yu oluşturan bu birliktelik nasıl ortaya çıktı?

Pamak: Evet, sizin de ifade ettiğiniz gibi, başından beri Erdoğan hükümetini “AKP-Gülen Koalisyonu” olarak nitelendirdim. Hem de o kadar önce söyledim ki, bu nitelemeyi ilk kullananlardan biri sayılabilirim. O sırada birlikte hareket ettiğimiz bir grubun öncüleriyle ortak bir toplantımızda görüşlerimi açıklarken de bu nitelemeyi kullanmam üzerine, içlerinden birisi “Mehmet abi sen solcuların jargonlarıyla konuşuyorsun, hükümetin Gülen ile koalisyon olduğunu nereden çıkarıyorsun?” demişti. O zaman da, hem vakıayı okuyamayan sığ siyasal perspektifi, hem de şahsıma saygısızlığı sebebiyle bu kardeşimizi eleştirmiştim. Ben o bahsettiği türden solcuların yazılarını hiç okumamıştım, eğer onlar da kullanıyorlarsa bu nitelemeyi, niye ben onlardan almış sayılıyorum da onların benden almış olabileceği düşünülmüyor, bu sağlıklı ve adil bir bakış olamaz. Aslında biraz tarafgirlikten de kaynaklanan bu sığlık ve dar görüşlülükle referandum olayında da doğru bir değerlendirme yapamadılar, sistem içi değişime eklemlenerek askeri vesayeti tasfiye ediyoruz heyecanıyla AKP politikalarına destek verdiler. Sistem içi görece özgürleşmenin duygusallığı ve kimi “kazanımların” pragmatizmi ile körleşerek, hep birlikte, bugün “Paralel Yapı” denilerek şikayet edilen grubun HSYK, emniyet, istihbarat ve yargıyı ele geçirmek suretiyle yeni bürokratik vesayeti oluşturmasına seyirci kaldılar, hatta referanduma oy vererek destek de vermiş oldular.

Radyo Denge: Peki, bu koalisyon nasıl oluştu?

Pamak: Türkiye’de tıkanan rejimin değişime zorlanması sonucunda yaşanan değişim süreci bölgemizdeki diğer değişim süreçlerinin de öncüsü oldu. Ülkemizde 80 yıldır tahakkümünü sürdüren Kemalist laik kapitalist ulus devlet, egemen darbeci bürokratik despotizm ve ulusalcı kapitalist seküler resmi ideolojisi tıkandı, çöktü ve konjonktürün de zorlaması sonucunda sistem değişmek zorunda bırakıldı. Türkiye’de sistemi değişime zorlayan kesimlerin arasında, en başta merhum şehidimiz Şeyh Said’ten beri bedel ödeyen Müslümanlar vardır. İstiklal mahkemelerinden bu yana, on binlerce Müslüman katledildi, on binlercesi de zindanlarda büyük acılar çektiler. Sadece bizim İLKAV ve şahsımız hakkında bile son 22 yıl içinde yaklaşık 80 civarında soruşturma ve davalar açıldı. Bir çok siyasal/ideolojik kararlarla hapis cezalarına hükmedildi. Bunun yanında diğer muhalif kesimlerin de egemen statükoya karşı mücadeleleri (muhalif sol, Kürt solu, kimi Alevi kesimler ve en son olarak da bazı liberaller) bu minvalde katkılar sundu. Üstelik şu da bilinmelidir ki, bizler ve diğer bedel ödeyen kesimler, egemen zorba sistemle meydanlarda, mahkemelerde, zindanlarda, sürgünlerde hesaplaşırken, bugün liberalleşerek değişimin öncülüğünü üstlenenler, o gün devletçi, ulusal kirliliklerle mâlül biçimde, uzlaşmacı bir konumda bulunuyorlardı. Bugün AKP öncüsü olan geçmişin “Milli Görüşçüleri” kendilerine sıra gelene kadar, bizler TCK 312. Madde ve benzerleriyle yıllarca ideolojik yargının baskısından geçerken seyretmekle yetinmişlerdi. Hatta bugünün sistem içi değişimcisi, görece özgürlükçüsü Fethullah Gülen gibi önderler o zorlu mücadele süreçlerinde darbeci generallere methiyeler düzen bir zilleti yaşıyorlardı.

Evet, sistemin iç çürümesine ilaveten, zikrettiğim bütün kesimlerin mücadeleleri ve ödedikleri bedellerin sistemi yıpratan birikimi ve konjonktürün zorlaması sonucunda, sistem değişmek zorunda bırakıldı. On yıllardır bütün bu zulümlerine rağmen darbeci bürokratik despotizmin arkasında durup destekleyen, batılı emperyalist demokrasiler, artık İslami kimlik ve Kürt etnik kimliğiyle savaşan, radikal laik ve Türk ulusalcısı niteliğiyle bu sistemin devam etmesinin mümkün olmadığını gördüler. Son denemeleri olan 28 Şubat darbesiyle de sonuç alamayınca, bölgedeki patlamaya hazır aynı sosyal yapının Türkiye’de de meydana geldiğini görerek, ilk değişimin burada meydana gelmesi ve bölgeye model olarak sunulması için değişik alternatifleri denediler. Küresel sistem, başlangıçta tabii ki bu değişimde AKP’nin öncülüğünden razı değildi. Bu sebeple ısrarla kendi yandaşlarının öncülüğünde ve yine Batı güdümünde bir değişimi gerçekleştirmek için yandaş alternatifler oluşturmaya çalıştılar (İlk olarak DSP’den Cem İpekçi ve Derviş’in öncülüğü, sonra da Amerika’dan getirilip DYP’nin başına geçirilen M. Ali Bayar’ın öncülüğü denendi). Ancak büyük medyatik ve maddi destekle abartarak halka sundukları ve çok boyutlu destek verdikleri bu yandaş siyasi kadrolar yeterli halk desteğini arkalarına alabilecek bir performans ortaya koyamadılar. Bu arayışlar tutmayınca da, önce önünü kesmek için her türlü atraksiyonu yapan güçler, halkın büyük desteğini alan AKP kadrosunun ve Erdoğan’ın bükemedikleri bileğini öpmek zorunda kaldılar ve ondan sonra da kontrollü biçimde önünü açmak yoluna gittiler.

Bilindiği üzere Tayyip Erdoğan, ideolojik yargı kararlarıyla kendi hukuklarına bile aykırı bir operasyonla yasaklanmış, seçimlere girmesi engellenmişti. Ancak o, Genel Başkan’lık konumunu koruyarak Partisini seçimlere soktu ve büyük bir halk desteğiyle seçimi kazandı, yasaklı olduğu için Milletvekili seçilemediğinden Başbakan olamadı ve onun yerine Abdullah Gül Başbakan oldu. Bu seçim zaferi karşısında geri adım atan ABD Başkanı onu Amerika’ya davet etti. Erdoğan, Genel Başkan olarak gittiği Amerika’da Başbakan gibi karşılandı. Görüşmeler sonunda Erdoğan’ın önü açıldı. AKP’nin çizgisinin düşmanlığına kendisini konumlandırmış ve bu sebeple de sürekli darbeleri teşvik edip içinde yer almış CHP’nin o günkü Genel Başkanını ve yönetimini birileri öylesine etkilediler, öylesine ikna edip yönlendirdiler ki, hiçbir zaman ve asla yapmayacağı bir şeyi kolayca yaptırdılar. Daha sonra kaset operasyonuyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünü açanın da ve bugün Sarıgül’ü aday yaptıranın da aynı irade olduğu anlaşılıyor. Bu iradenin, içerde TÜSİAD içinde uzantıları da olan uluslararası emperyalist güç odakları olduğunu artık herkes söylüyor. bu İşte bu tür bir yönlendirmeyle sağlanan Deniz Baykal ve ekibinin desteğiyle Erdoğan’ın şahsı için anayasa değişikliği gerçekleştirilerek Erdoğan’ın Milletvekili seçimine girme yasağını kaldırttılar. Ayrıca bir milletvekilini istifa ettirip Siirt’te suni bir boşluk oluşturarak erken seçim kararını da yine CHP desteğiyle aldırdılar. Böylece Erdoğan’ın önce Milletvekili seçilmesi, sonra da Başbakan olması sağlandı. Bu süreçte Amerika’da Yahudi lobisi ve Neo-Con’larla ve CIA ile çok yakın bir dayanışma içinde olan Gülen ve ekibinin önemli rol oynadıkları, hatta bu kesimlerle Erdoğan ve AKP öncülerinin görüşmelerine aracılık ve öncülük ettikleri söyleniyor.

Radyo Denge: Gülen ekibi bu süreçte mi hükümete ortak kılındı?

Pamak: Amerikan Utah Üniversitelerinde öğretim üyesi olan cemaate yakın Prof. Hakan Yavuz, 2004 yılında Tempo dergisine verdiği röportajında; özellikle 2001 yılında gerçekleşen “İkiz Kuleler”e saldırı sonrasında Amerika ABD ve batı çıkarlarını koruyarak Türkiye ve bölgeyi dönüştürürken öne çıkarılması gereken “nasıl bir İslam olmalı?” sorusunu sorduğunu ifade edip; İşte bu soruya en doğru cevabı AKP ve Gülen’in verdiklerini, bu sebeple de önlerinin açıldığını ima eden açıklamalar yapmıştı.

Erdoğan Başbakanlığındaki AKP hükümetinin önü açılırken, AKP öncülerinin Amerika’daki ilişkilerini de sağlayan CIA kontrolündeki Gülen kadrosu önemli rol oynuyor. Belki önce aynı Kemalist vesayet sisteminin mağdurlarının dayanışması gibi başlayan birliktelik, Gülen ekibinin bir yandan bu küresel desteğinin, diğer yandan da Özal döneminde başlamış olan bürokrasideki önemli kadro birikiminin de etkisiyle kendiliğinden bir ittifaka dönüşüyor ve zamanla da yönetimi paylaşarak AKP-Gülen koalisyonu denecek boyutlara ulaşılıyor. Aslında bu koalisyonda Gülen ekibinin varlığı, küresel güçlerce kuşatma altında tutulması ve kolay yönlendirmeye müsait olma özelliği bakımından da Neo-con ve İsrail lobisi açısından önemli bir güvence teşkil etmiştir. Başta karşı çıkılan Tayyip Erdoğan, halk desteğini arkasına alması sebebiyle bükemedikleri bileği öpmek kabilinden önü açılmakla beraber, aynı zamanda ülkeyi ve bölgeyi dönüştürme hedefi açısından şahsi “dindar” kimliği ve yaşantısıyla daha elverişli olduğunun fark edilmesi de bunda rol oynamıştır. Ama onun her an kırmızı çizgileri aşabilme riskinin olduğu baştan beri öngörüldüğü için, kendileri için daha güvenilir kabul edilen Gülen ekibi bu koalisyonda önemli bir güvence olarak görülmüş ve desteklenmiştir.

AKP YERLİ BİR İNİSİYATİF OLARAK GÜCÜNÜ HALKTAN,

GÜLEN İSE, KÜRESEL EMPERYALİST ODAKLARDAN ALMAKTA

Radyo Denge: Bu koalisyonun iki ortağının, ABD-İsrail ve AB gibi bölgemiz üzerinde emperyalist emelleri, hesapları ve projeleri olan güçlere nazaran konumları aynı mıdır?

Pamak: Koalisyonun her iki tarafı da sekülerleşmeden yana olmasına, laiklik, demokrasi ve liberalizmle, bireysel ibadetlere indirgenmiş İslam algısını sentez eden protestanlaşma hedefine hizmet ettikleri vakıasına rağmen, AKP lider kadrosu daha yerli politikalar ve kaptığı inisiyatif kadar daha bağımsız bölgesel politikalar takip etmeye meyillidir. Gülen ise, küresel işbirliği içinde olduğu güçlerle, özellikle ABD, İsrail ve AB ile asla ve hiçbir şartta ters düşmemeyi şiar edinmiş ve onları küresel sistemin meşru otoritesi olarak kabul etmiş bir kesim olarak konumlanmıştır.

Bu sebeple ülke ve bölgede bu güçlerin çıkarlarına ters giden bir şeyler olduğunda ilk önce rahatsız olup tepki veren ve onları memnun etmeye özen gösteren hep bu grubun medyası ve öncü kadroları olmaktadır. Filistin sorunu sebebiyle İsrail ile ilişkilerin bozulmasında ve İsrail’in Mavi Marmara saldırısında, Suriye ve Mısır konusundaki Türkiye politikalarında ve Kürt sorununun yerli inisiyatifle çözülme teşebbüsünde, İran ile ABD-İsrail ve Batıyı rahatsız eden ilişkiler kurulduğunda olduğu gibi, her seferinde bu kesim küresel operasyonların koçbaşı rolünü oynamaktan kaçınmamıştır.

Tüm bunlardan anlaşılan o ki, Gülen cemaati, Türkiye hükümetine yapılacak operasyonlar için bu küresel güçlerce kolayca kullanılabilecek bir araç olmak bakımından oldukça işlevsel bir konumu tercih etmiş bulunuyor. Bütün bunlar, bir yandan Kemalist dış politikayı içselleştirerek Batıyla iyi geçinmeyi şiar edinmekten, diğer yandan da 150 civarında ülkede açılan okulları korumak, geliştirmek adına o ülkelerin yönetimleriyle ve o ülkelerde çalışma yapan başta ABD ve İsrail olmak üzere bu küresel güçlerin rızasını, desteğini kazanmak için kurulan ve sürekli sıcak tutmak istedikleri ilkesiz çıkar ilişkilerinden kaynaklanıyor. Bu güçlerle kurulan ittifaklarda, şüphesiz güçlü olan devletler güçsüz olan cemaati kullanmak hususunda daha başarılı olmakta ve üstelik bu ilişki sürecinde hem bu cemaatten bazılarını devşirmekte, hem de doğrudan kendi adamlarını da içeriye sızdırmaktadırlar. Hatta sonuçta, bu cemaat adına yapılan bazı şeyler de doğrudan bu devşirilmiş ya da sızdırılmış kadrolar eliyle yapılabilmektedir. Tabii ki, bu ilkesiz çarpık ilişki sonucunda, hele de bir taraf diğerini dünyanın mutlaka dikkate alınıp iyi geçinilmesi gereken meşru otoritesi olarak gören ve biat, teslimiyet, mağlubiyet psikolojisiyle itaat eden taraf olunca, güçsüz olanın güçlüye benzemesi kaçınılmaz sonuç olmakta. Tabii ki, sonuçta bu ilişki ağından, güç peşinde koşarken küresel güce malzeme olmaktan kurtulamayan Gülenist “Türk Siyonizmi” doğmaktadır.

Toplumsal bir yasa olarak; kendi değerlerine ve kimliğini oluşturan temel unsurlara yeteri kadar bağlı ve bilinçli olmayanların, hele de çıkarlarını tüm değerlerin önüne geçirmiş bulunanların, karşısında yenilgiye uğradıkları galip yada maddi yönden üstün kültürlere karşı kompleks duymaları ve onlara meyletmeleri, onlara özenip, her yönden onlar gibi olmaya çalışmaları kaçınılmaz bir sonuçtur. Ve insanlık tarihi bunun hep böyle olduğunun örnekleriyle doludur. İbn-i Haldun da, bu toplumsal hadiseyi tespit ederek, Mukaddime adlı eserinde ifade etmiş bulunmaktadır. İbn-i Haldun bu tespiti, “mağlup, ebedi olarak, gâlibin hayat tarzına, şiarına, kıyafetine, mesleğine, sair ahlak ve adetlerine tabi olmaya, onu örnek almaya düşkündür” şeklindeki yargısını açıklamak üzere ifade ediyor. İşte bu hal, galibin ya da güçlünün karşısında, mağlubun ya da güçsüz olanın içine sürüklendiği mağlubiyet psikolojisidir ki, bu psikoloji ABD, İsrail ve Yahudi lobisiyle kurduğu ilişkide Gülen ve ekibinde fazlasıyla vardır.

Radyo Denge: Gülen ve ekibinin bu mağlubiyet psikolojisiyle küresel güçlere teslimiyetini ortaya koyan somut bir örnek verebilir misiniz?

Pamak: Bu konuda bir çok belge ve bilgi var ve bunları zaman zaman alıntılıyorum. Mesela Gülen’in ABD hakkındaki şu tespiti tam da bu mağlubiyet psikolojisi içindeki teslimiyeti ele veren türden; 1997’de Nevval Sevindi’ye bir röportaj veren Gülen, işbirliği yapması karşılığında ABD ve dünyada 100’lerce okul açmasına izin verecek olan ABD için şunları söylüyordu: “Amerika da şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki, şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden destek almak değil, dostça geçinmeden, Amerikalılar istemezlerse, kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Rusya destekleyebilir bir işi, fakat Amerika ile iyi geçinmezseniz, işinizi bozarlar. Çünkü Amerika kendi işlerinin ahenk içinde gitmesini ister, Amerika düzeninin bozulmamasını ister. Amerika’daki ahengin devam ve temadisini ister. Ve ben bunu çok yadırgamam.” “… şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir. Fakat insan olarak bizi çok alakadar eden dünyadaki dengeyi düşünüyorsak, o zaman Amerika’nın bu dengedeki yerine dikkat etmek zorundayız. Dümende onlar var”.

Nevval Sevindi’nin “Amerika’ya büyük bir ilginiz olduğu görülüyor, burada üniversite de açmaya hazırlanıyorsunuz” ifadesi üzerine de şu ibretlik teslimiyeti ortaya koyuyor; “Amerika’ya alaka duymamızın sebebi, çoğumuz Amerikan kültürüyle, Avrupa kültürüyle yetiştik. Aklın yolu birdir bence…” diyerek, aklın yolunun Amerika ve Avrupa’nın şirk kültürü istikametini gösterdiğini ifade edebilmiştir. Bu akıl, olsa olsa, fıtratı bozulmuş insanın, beyan edildiği gibi Amerikan kültürü içinde kirlenerek selim vasfını kaybetmiş ve ön yargılarla sapmış olan aklıdır. Yoksa fıtri temizliğini koruyan bir insanın selim aklı, böyle cahilî bir istikameti değil ancak vahyin yolunu işaret eder. ABD ve onun ikiz devleti Siyonist İsrail ile ittifaka girilmesinin, onların tâbi olunması gereken büyük güç ve meşru otorite olarak algılanmasının ve onlara teslim olmaya götüren sürecin arkasında işte bu mağlubiyet psikolojisi ve ne pahasına olursa olsun güç olmayı fetişleştirme zihniyeti yer alıyor.

Ayrıca Gülen’in Amerika’daki çiftliğinin CIA Merkezine çok yakın bir mesafede bulunduğu söyleniyor, yani çok yakından kontrol altında tutulduğu ve yönlendirildiği anlaşılıyor. Uzun yıllar çok yakınında bulunmuş olan Latif Erdoğan, 1999 yılından beri ABD’de ikamet eden Gülen’in Yahudi bir CIA görevlisine belli periyotlar dahilinde rapor sunduğunu söylüyor; “Olan her hadiseyle ilgili hesap verdiğini çok defalar kendisinden dinledim. ABD’de durduğu sürece anti ABD anti İsrail söyleminde bulunması mümkün değil. Gülen çok yönlü bir esaret altında. Aidiyetini kaybetti. Ülkesinden uzaklaştıkça insan neler kaybettiğinin farkında olmuyor. Önceden İslam alemi için gözyaşı döken bir insan artık bunu umursamaz hale geliyorsa, bu şüphesiz bir kayıştır” diyor.

2006’da Gülen’i Türkiye’ye getirmek niyetiyle ABD’ye gittiği bilgisini veren Latif Erdoğan, daha uçaktayken ABD vizesinin iptal edildiğini, bu yüzden havaalanında gözaltına alındığını ve Gülen’le görüşemeden Türkiye’ye geri döndüğünü anlatıyor. Erdoğan, “Kendisiyle görüşmeye gitmem için beni defalarca arayan Gülen, o günden beri ‘geçmiş olsun’ demek için bile aramadı” diyor. Gülen’in ülkeye dönmesinin kendisini kullananlar tarafından da engellendiğini dile getiriyor.

Ayrıca FBI kendi resmi sitesinde, işbirliği yaptığı kurumları 2012’de açıklamış ve Gülen Enstitüsü’nün ABD iç istihbarat örgütü FBI ile olan işbirliği de bu liste sayesinde ortaya çıkmıştı. Cemaat, Gülen’in ABD’de olması nedeniyle zaten tahmin edilen bu işbirliğini kabul etmeyi riskli görmemiş ve işbirliğinin kültürel faaliyetlerle sınır olduğunun da altını çizmişti. Bundan bir süre önce de Rusya ve Özbekistan gibi ülkelerdeki Gülen okullarında öğretmen adı altında CIA ajanlarının çalıştığı iddia edilerek okullar kapatılmış ve bu ajan öğretmenler tutuklanmıştı.

Yenişafak’ta yer alan bir haberde de; “Paralel yapılanmanın istihbarat ve operasyon üssü olarak kullandığı Emniyet İstihbarat ve Terörle Mücadele Şubeleri’ndeki ihaneti MİT deşifre ederek yetkilileri uyardı. 17 ve 25 Aralık darbe girişimlerinin ardından emniyette yapılan kapsamlı görev değişikliklerinin ardından yeni göreve gelen yetkililere bilgi notları gönderen MİT, 2003 yılından itibaren gelişmiş teknik cihazlarla yapılan dinlemelerin bir kopyasının İsrail’e aktarıldığını vurguladı.” deniyor. Gülen’in Papa ile yaptığı görüşmenin gerçekleştirilmesine aracılık edenlerin de, daha önceki yılların Zaman gazetelerinde “en karanlık Yahudi-Siyonist örgüt” olarak tanımlanan ADL ve Kardinal O’connor olması da, bu ilişkilerin anlaşılması bakımından bir tarafa not edilmeli. Diğer taraftan, on yıllarca yakınında olup ilk halkada yer almış Latif Erdoğan “Hocaefendi Yahudileri çok sever o yüzden onlar gibi davranıyor” açıklamasını yapıyor. Bugün yaşananlara dikkat çeken Erdoğan “yapılanlar Yahudi ahlakıdır.Yahudiler döverken ağlar derler. Bu kadar Yahudileri seversen olacağı budur” diyor. Gülen’in, Mavi Marmara’ya uluslararası sularda korsanca saldırıp katliam yapan İsrail terör devletine tek kelime eleştiri yöneltmeden, katledilen insani yardım gönüllülerini meşru otoriteye itaat etmemekle suçlayan açıklaması da, işte bu tür çarpık ilişkilerin ve bu güçler hakkındaki yanlış kabul ve yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmıştır.

ASLINDA İKİ ORTAĞIN DA HEDEFİ, BATININ DA RAZI OLACAĞI

“ILIMLI İSLAM” ÇERÇEVESİNDE BİR SEKÜLERLEŞMEYDİ

Radyo Denge: Bu koalisyon ortaklarının birlikte yöneldikleri hedef neydi?

Pamak: Bugün tevhidi kesimin önemli bir kısmının da peşine takıldıkları yeni statükonun oluşumu ve bölgeyi dönüştürecek modelin ortaya çıkması için Türkiye’de değişimin öncülüğünü yapan liberal destekli AKP-Gülen koalisyonu toplumu gönüllü sekülerleştirme misyonunu yerine getirmekteydi. Zora dayalı Kemalist modernleştirme ömrünü tamamlayıp artık tersine teperek Batı karşıtlığının tırmanmasına ve tevhidi İslami uyanışa yol açınca, ifade ettiğim dış ve iç sebeplerle başlayan sistem içi değişim sürecinde bir süredir gönüllü sekülerleşme gerçekleşiyor. Eskiden baskıyla laik ve demokrat olmaya, seküler/dünyevileşmiş bir hayat tarzına, kapitalist tüketim kültürüne eklemlenmiş hayatı kabule zorlananlar, AKP-Gülen koalisyonu öncülüğünde 12 yıldır bu eğilimleri gönüllü olarak benimseyip içselleştirerek yaygınlaştırmaya çalışıyorlar. Üstelik bu gönüllü, kendiliğinden dünyevileşme, seküler değerlerle kuşatılmış bir hayatı yaşama eğilimi, sari bir hastalık gibi yaygınlaşıp, tevhidi uyanış süreci kesimlerini de kuşatıyor.

Bu bağlamda, değişimin öncüsü AKP-Gülen koalisyonu da neo-liberalizm, demokrasi, laiklik ve küresel kapitalist sistem ile bireysel ibadetlere indirgenmiş “Ilımlı İslam” anlayışını sentez etme amacı güttüğünü, bu hedefe yöneldiğini hem söylem, hem de pratik olarak açıkça ortaya koymaktadır. Bu yöneliş, ister bu tür bir din algısını içselleştirdikleri ve doğru buldukları için tamamen yerli bir inisiyatifle olsun, isterse küresel denge, emperyal projeler bunun önünü açtığı ve teşvik edip desteklediği için olsun, isterse her ikisinin de etkisiyle olsun, sonuçta ülkede ve bölgede gerçekleştirilmek istenen, “ılımlı İslam”, “ılımlı laiklik” ya da “liberal İslam” ve Protestanlaştırma, sekülerleştirme ekseninde bir dönüşümdür.

2007 yılında ABD merkezli Rand Corporatinon’ın hazırladığı “Building Moderate Muslim Networks” (Ilımlı Müslüman Ağı Oluşturmak) başlıklı raporda; Soğuk Savaş döneminde Sovyet yayılmacılığına ve komünizme karşı küresel kapitalist sistemin müttefiki olarak kullanılan “ılımlı İslam”ın, bugün de “radikal İslam”a karşı kullanılması teklif ediliyor. ABD’ye “aşırılık yanlılığına karşı ılımlı Müslümanlar ağını daha fazla desteklemesi” öneriliyor. Bugün İslam âlemindeki çekişmenin düşünce savaşı olduğunu ifade eden rapora göre, bunun, “İslam’la Batı arasında bir medeniyetler savaşı değil, Müslümanlar arasında İslam’ın yapısını belirlemek için yapılan bir iç çekişme” olduğu ifade ediliyor. Aynı süreçlerde ABD’de yapılan ABANT toplantısında yönetime de yakın ABD’li bir Profesör, “İslam’la savaşan radikal Kemalist laiklik artık batı çıkarlarına zarar vermektedir, dinlere saygılı batı standartlarında ılımlı laiklik öne çıkmalıdır” diyordu.

Bugün artık, “evrensel”(!) olduğu iddiasıyla, küresel olmayı bile başaramamış olan batının seküler batıl değerleriyle bütünleşip uzlaşmanın gerekliliği, gerçek anlamda evrensel değerleri muhtevi vahye iman eden Müslümanlara da, ulaşılması gereken hedef olarak gösterilmektedir. İşte bu hedeflere kilitlenen çevrelerce, “Evrensel insanî değerlerde buluşma ve demokratikleşme hedefine” çağrılan Müslümanlara “Müslümanların demokratlığı(nın), hem Türkiye için, hem dünya için önemli” olduğu hatırlatılmaktadır. Çünkü önce tüm bölge, sonra da tüm dünya Müslümanlarının İslam algıları, Türkiye modeli üzerinden “ılımlılaştırılıp” laiklikle, demokrasiyle ve liberal-kapitalist küresel sistemle uzlaştırılmak istenmektedir.

Gerek Türkiye’de gerekse onu model alan ülkelerde bireysel özgürlüklerin önünün görece olarak açılması karşılığında, kamu alanının dinlerden soyutlanması, devletin bütün dinlere eşit uzaklıkta duran bir yapıya kavuşturulması, siyaset, ekonomi ve hukuk alanının İslam’ın müdahale etmediği, hevanın ürünü laik demokratik yasalarla düzenlenmesi kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Bir çok Müslüman aydın, yazar ve grup da bunu kabullenmiş bulunmakta ve bu yeni duruma uygun teolojik alt yapı oluşturma çabası içine de girilmiş bulunulmaktadır.

Radyo Denge: Yeni statükonun kurulup ayakta kalabilmesi ve halk kitlelerine benimsetilmesi için yeni din algısına ihtiyaç var demiştiniz. Peki, statükonun yeni dini neye göre oluşuyor ve bu yenilenmedeki ana etkenler nelerdir?

Pamak: Bilindiği üzere, tarihte Pavlus’un öncülük ettiği, Hz. İsa (as)’ın tebliğ ettiği tevhid dinini, paganist, putperest Roma’nın razı olacağı değişikliğe uğratarak, “teslis”i kabul edip, bugünkü laikliğe de uygun biçimde “Sezar’ın hakkı Sezar’a Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya” şirk taksimini dinleştirerek egemen gücün razı olacağı “statükonun dini”ni üreten bir süreç yaşanmıştır. İşte bu süreçte, inzal edilmiş vahyi öğreti, tevhidi akıdesi ve şeriatı terk edilerek teslisçi, Sezar’ın (kamu-siyaset) alanına karışmayan Hıristiyanlık üretilmiş ve İznik Konsilin’de bu şirk din algısı tasdik edilerek Roma’nın resmi dini olarak kabul edilmiştir. Böylece Sezar’ların alanına “Tanrı”yı karıştırmayan yeni statükonun dini olan Hıristiyanlığı, artık tükenmiş olan Roma statükosunu yeniden üretmek için malzeme haline dönüştüren İznik Konsili’nden hareketle Abant Konsili adını verdiğimiz toplantılarda da buna benzer bir işlev görülmektedir.

Statüko dinlerinin işlevi, dindar hakları Allah ile aldatarak sisteme eklemlemek ve egemen statükolara meşruiyet sağlamaktır. Böyle dönemlerde, statüko dinleri yenilenirken halkın razı olacağı bir muhtevaya yükseltilir, halkın duyarlı olduğu hak dinden alınan unsur ve motifler arttırılır. Yani halkın din algısının yükseldiği seviyeye uyum sağlanıp uzlaşılarak oluşturulan statüko dininin yeni versiyonuyla sistemin kendisini yeniden üretmesi temin edilmeye çalışılır. Özellikle de, halkların on yıllardır yaşanan zulüm, baskı, yasak ve sömürüler sebebiyle biriktirdiği öfkeyle patlamaya hazır hale geldiği süreçlerde, başta dini hak ve hürriyetleri olmak üzere halkın sistem içi taleplerinin bir kısmı karşılanarak, gasp edilmiş bazı hakları iade edilerek, bu duruma karşılık gelmek üzere statükonun dini yenilenip çıta bir üst seviyeye yükseltilerek, yani bütüncül sahici Hak din yerine sunulan statüko dini (Ilımlı İslam) üzerinden Allah ile aldatılarak sisteme eklemlenmeleri ve sonuçta statükonun kendini görece yenileyerek yeniden üretmesi, ömrünü uzatması sağlanır.

İşte İslam’ı egemen yerel ve küresel seküler emperyalist kapitalist sistemin kural, çıkar ve arzularına uyumlu bir din haline getirmeye yönelik tahrifatın yapıldığı zeminler olması sebebiyle “Konsil” adını verdiğimiz bu tür toplantılarda egemen küresel ve yerel statükonun razı olacağı, ama aynı zamanda halkın da sistem içi bireysel dini özgürlük arayışına cevap verecek bir statüko dini oluşturulmaya çalışılır. Bu sebeple söz konusu toplantılara, hem statükoyu yenilemek isteyen siyasi kadrolar, hem kendisini İslam’a nispet eden aydın, yazar, akademisyen ve kimi cemaat önderleri, hem de İslam’a karşı olan laik liberal ve sol çevrelerin temsilcileri katılarak, İslam ile seküler değerleri uzlaştırmaya dair uzlaşmacı fikirler üretmeye çalışırlar. Statükonun dini, genellikle sistemlerin çürümüş, dibe vurmuş, ürettiği sorunlar içinde sıkışmış olduğu dönemlerde yenilenir. Sonuçta da bu din algısı egemen sistemin kendisini görece iyileştirerek yeniden üretmesi için bir malzeme olarak kullanıma sunulur. İşte söz konusu toplantılarda bu bağlamda laiklik ve demokrasiyle, liberalizm ve kapitalizmle uzlaşmış bir din algısı üretilmeye ve bu algıya göre dindar kesimler dönüştürülmeye, bu anlayış istikametinde evrim geçirip sisteme uyumlu hale getirilmeye, gönüllü dönüşümle sekülerleşmeyi, modernizmi içlerine sindirmeleri sağlanmaya çalışılır. Üstelik bu çabanın hedefi sadece Türkiye ile sınırlı tutulmamakta, önce Türki ülkelerle başlayıp, ardından Avrupa ve ABD’de benzer toplantılar gerçekleştirip üretilen hak-batıl sentezi onlara da sunulup adeta onayları ve destekleri alınmakta, sonra da başta Kahire olmak üzere tüm İslam coğrafyasına yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır.

Radyo Denge : AKP-Gülen koalisyonunun iki kanadının bahsettiğiniz sekülerleştirme hedefine yönelik söylem ve icraatlarından somut örnekler de verebilir misiniz?

Pamak : Tabii ki verebilirim, ancak önce şu kanaatimi ve aslında herkesin gözü önünde yaşanan tespiti bir daha tekrarlayayım; ikisinin din algısı büyük ölçüde örtüşmektedir. Zaten bu sebeple de bu kadar uzun süre birlikte yürüyebildiler. İki taraf da, laiklik, demokrasi ve kapitalizmle İslam’ı sentez edip uzlaştırmak isteyen “Türk Protestanlaşması”nı, İslam’ı ve Müslümanları sekülerleştirmeyi hedefleyen “Ilımlı İslam”ı temsil etmektedirler.

Onlara yakınlığıyla da bilinen Prof Hakan Yavuz, Gülen’in, Türk burjuvazisinin ihtiyacı olan İslam’ı üretme çabasında olduğunu savunuyor. Hakan Yavuz’a göre: “Gülen hareketi, dinin ve Tanrı’nın; kapitalizmin ve Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre, Türk burjuvazisini güçlendirmek için yeniden yorumlanmasıdır”.Yine Yavuz’a göre; “Turgut Özal’la başlayan İslam’ın Protestanlaştırılması süreci, AKP muhafazakârlığı ve Gülen hareketiyle tamamlanmıştır.”

Şahin Alpay Zaman gazetesindeki köşesinde 22 Şubat 2014 tarihi gibi daha çok yakın bir zamanda aynı yazarın Gülen hakkındaki bu tür tespitlerini takdirle kayda geçirmektedir; ABD’nin Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan M. Hakan Yavuz’un geçen yıl yayımlanan “Toward an Islamic Enlightenment: The Gülen Movement / İslami Aydınlanmaya Doğru: Gülen Hareketi” kitabını tanıtıp tavsiye ederken kitaba başlığını da veren “en dikkate değer argüman”ı şöyle özetlemektedir: “İslam’ın tek bir yorumu yoktur. Modernleşme ve globalleşme süreçleri, esas olarak iki farklı yoruma yol açmıştır. Modernleşmeyi reddeden köktenciler Kur’an’a, Hazreti Muhammed’in söyledikleri ve yaptıklarına dayalı katışıksız bir İslam’ı savunurlar. İslam’ın moderniteyle (demokrasi, insan hakları, laiklik, farklı kimliklere saygı, ekonomik kalkınma ve bilimle) uyumunu savunanlar ise, İslam’ı katı ve bağnaz yorumlarından kurtarıp, Müslümanların manevi ve maddi ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yeniden yorumlamışlardır.” Zaman Gazetesinde olumlu görülerek yer verilen bu ifadelerle, Hakan Yavuz; Gülen hareketinin, “Kur’an’a, Hazreti Muhammed’in söyledikleri ve yaptıklarına dayalı katışıksız bir İslam” yerine, İslam’ı moderniteyle (demokrasi, laiklik ve kapitalizmle) uyumlu hale getirmeye yönelik yeniden yorumlamakta olduğunu ve bunun “Müslümanların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için” yapıldığını beyan ediyor.

Bu iddiayı doğrulayacak daha birçok belge ve bilgi ortaya koyabilirim, ama söyleşi sınırlarını aşmasın diye bununla yetiniyorum. Gerek “devlet artık biziz” diyen Tayyip Erdoğan, gerekse de “Paralel Devlet” olarak nitelenen Gülen ve ekibi, iki taraf da İslam’ı laiklik ve kapitalizmle uzlaştırıp sentezleyerek sekülerleşmeyi, protestanlaşmayı savunuyor ve aynı hedefe hizmet ediyorlardı. Birisi “Dinler Arası Diyalog”, diğeri ise “Medeniyetler Arası Uzlaşma” çerçevesinde birisi sivil ve sosyal planda ve bürokraside, diğer ise siyasal planda İslam’ı ılımlılaştırmayı temsil ediyorlardı. İslam’ı Batılıların da razı olacağı bireysel ibadetler alanına çekme, ama bu alandaki özgürlükleri de arttırarak toplumu rahatlatmak suretiyle sisteme eklemleme işlevi görüyorlardı. Tabii ki, İslam’ı siyasal, hukuki ve ekonomik iddialarından ise uzaklaştırma, laiklik, demokrasi ve kapitalizmle uzlaştırma misyonunu ifa ediyorlardı.

İşte, Gülen hareketinin organize ettiği bütün etkinlikler, “Dinler Arası Diyalog” ve “Abant” toplantıları hep bu amaca hizmeti hedeflemiş bulunmaktaydı. Neredeyse 16 yıla yaklaşan bir süreçte, Abant toplantılarında başından beri, laiklik ve demokrasinin ve batının ürettiği seküler değerlerin, liberal ölçülerin, kapitalist ekonominin, laik pozitif hukukun, seküler insan hakları anlayışının İslam’la uyumlu olduğu ispat edilmeye ve topluma kabul ettirilmeye çaba gösterildi. Daha doğrusu inançlar, zihinler, toplumun İslam algısı, egemen yerel ve küresel seküler sistemin ekonomik, hukuki ve siyasi model, kavram, ölçü ve değerleri istikametinde dönüştürülmeye, işgal edilmeye çalışılıyordu. Maalesef oldukça da başarılı olunmuş ve bu zihniyet tevhidi kesimin öncülerini bile etkisi altına alabilmiş, hatta bunlardan bazıları Abant toplantılarına katılıp söz konusu eklektik anlayışların üretimine katkıda bulunmaktan bile çekinmemişlerdi.

“DİNLER ARASI DİYALOG” PAPALIĞIN, HIRİSTİYAN OLMAYANLARI İNCİLLE BULUŞTURMA, HIRİSTİYANLAŞTIRMA MİSYONUDUR

Radyo Denge: Şu “dinler arası diyalog” meselesini biraz açar mısınız, bununla neyi hedefliyorlar?

Pamak: Dinlerarası diyalog kavramıyla tanımlanan girişimin başlangıcı 1962-1965 yılları arasında gerçekleştirilen II. Vatikan Konsilidir. Bu konsili başlatan ise, Papa 23. Jon’dur. Papa II. Paul ise, 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu: “Dinlerarası diyalog, kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır…. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir.” Papa II. Jean Paul’ün 1999’da yaptığı Noel konuşmasında da şu ifadeleri kullanmıştır; “Birinci bin yılda Avrupa’yı Hıristiyanlaştırdık. İkinci bin yılda ise Afrika ve Amerika kıtasını. Üçüncü bin yılda hedefimiz Asya’dır”. Bu ifadelerden ve daha pek çok yayından da anlaşıldığı kadarıyla, büyük maddi güce ve dünya çapında büyük desteğe sahip Kilise, “Dinler arası Diyalog ve Hoşgörü” adı altında, artık öncelikle Müslüman halkları Hıristiyanlaştırmayı hedeflemekte, eğer bu sonucu elde edemeyecekse, hiç olmazsa İslam’ı sekülerleştirerek, hayata müdahale iddialarından koparıp içini boşaltarak, vicdanlara hapsedilmiş, Hıristiyanlık benzeri (Protestanlaştırılmış) bir İslam anlayışı oluşturmaya çalışmaktadır. Aslında Hıristiyanlık zaten Protestanlaşmayla sekülerleştirilmiş bir dindir. Bu sebeple misyonerler, Müslüman halkları Hıristiyanlaştırmaktan ziyade sekülerleştirmenin daha kolay olduğunun bilinciyle hareket etmektedirler. Seküler Batı kültürünü Müslüman toplumlara taşıyarak, kapitalist pazara eklemlenmiş tüketici kitleleri oluşturmayı da misyon edinmiş bulunmaktadırlar. Bu yüzden, egemen sistem ile zahiren misyonerliğe karşı çıkan pek çok ulusçu ve laik çevreler, aslında misyonerlerle, sekülerleştirme ortak amacında bütünleşmektedirler.

Gülen’in Papa’ya sunduğu mektubunda da görüldüğü üzere, onlara tevhid dininin mesajı taşınmamakta, tam tersine onları meşru sayıp yücelten bir üslupla ve Müslüman kimliğini ise aşağılayan ezik bir tutumla, “Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere” adeta sığınılmaktadır. “Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik…” denilmektedir.

  1. Gülen’in kadrosundan Ahmet Şahin, Zaman gazetesinde yer alan bir yazısında: “Tevhid-teslis”, “tevhid-şirk” farkı kadar büyük inanç ayrılığı olduğu halde, İslam ve Ehl-i Kitap arasında amentü ittifakı olduğunu söyleyebilmiştir. “Zaten dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır… Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir” diyebilmiştir. Kitap Ehlinin bugün sahip olduğu akıde şirki içerdiği halde, bu konuda bir tebliğ ve uyarı yapmadan, onlarla akıdede, amentüde müttefik olduğu nasıl söylenebilir? İsa’dan sonra 325 yılında İznik Konsilinde hazırlanan ve bugünkü Hıristiyan mezheplerinin hemen hemen tamamınca benimsenen Hıristiyanlık amentüsünde ve inanç bildirisinde teslis inancı vardır. İslam amentüsünün Kur’an’da açıkça ifade edilen esaslarına rağmen, Kitap ehliyle amentüde ittifakımızın olduğunu iddia etmek, Allah’a ve İslam’a büyük iftira ve dinde, akıdede büyük bir tahrifat değil de nedir?

Gülen “İbrahimi dinler” tabirinden rahatsız olmamak gerektiğini de ifade ederek, “o peygamberin ismi altında bir yerde platform oluşturmak, birlik düşüncesini tahlil etmek için çalışılıyor” açıklamasını yapıyor. Kur’an’da, hak din İslam dışında diğer bütün dinlerin bâtıl olduğu, Ehl-i Kitab’ın, kurtuluşa erebilmeleri için son kitaba ve peygambere iman ederek, Müslümanlardan olmaları gerektiği vurgulanmaktadır. Üstelik, Hak din olan İslam’ın diğer dinlerle uzlaşarak onlara meşruiyet kazandırmak üzere değil, tam aksine, gayr-i meşru sayılan bütün diğer dinlere üstün gelmek üzere indirilmiş olduğu açıkça ifade edilmektedir. (Tevbe/ 33) “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter”. (Fetih/ 28). Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanları veli (dost) edinmeyi yasaklamakta, onların bir takım sözlerine ve politikalarına kanarak meyledenleri, “siz onların dinine uymadıkça kesinlikle sizden razı olmazlar” hükmünü vazederek uyarmaktadır. (Bakara / 12, Nisa/ 44-45, Mâide / 57-59). İşte bu muhkem hükümleri göz ardı ederek dünyevi kimi beklenti ve maslahatlarla, bu muharref dinlerle uzlaşmaya gidenler için, Allah’ın hükmünün hikmeti, ibret verici bir açıklıkla tecelli etmektedir. Bu uzlaşmacılar, diyalogcular, sonuçta, giderek Allah’ın dini İslam’a dair anlayışlarını tahrif ederek, sekülerleştirerek, pozitif hukuka uyumlu Protestanlaştırılmış bir din haline getirerek, onların razı olacağı zelil konumlara sürüklenmektedirler.

Tek Hak din olan İslam’ı, korunmuş son kitabı ve son Peygamberi inkâr ederek, hakaret ederek, şeytanın yolu olarak niteleyenlerle, üstelik bu sapkınlıklarına ve küfürlerine, Gülen’in tutumunu takınıp, sessiz kalarak diyalog ve uzlaşma arayanların, Yahudilik ve Hıristiyanlığı “İbrahimi dinler” olarak nitelemeleri, Kur’an’a ve İbrahim (as)’a büyük bir iftirada bulunmak ve Allah’ın muhkem ayetlerine karşı gelmek anlamına gelen bâtıl bir tutumdur. Allah Kur’an’da, İbrahim (as)’ın Yahudi ve Hıristiyanlardan beri olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Kitap Ehli, Allah katından indirilen kitaplarını ve tevhid dinini tahrif ederek, Peygamberlerini, rahip ve bilginlerini ilah edinerek şirke bulaşmışlar, kâfirlerden olmuşlardı. “İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi”. (Âl-i İmran / 67). Bütün bu uyarılara rağmen, hâlâ onları “İbrahimi” din olarak niteleyip, meşrulaştırmak ve onlarla uzlaşmaya kalkışmak Allah’ın tevhid dinini tahrif etmekten başka bir anlama gelmeyecektir.

Kitap ehline din alanında önerilecek tek şey, onları, menşelerinde var olan, kaynaktaki temel ilkeyi ve aramızdaki ortak kelimeyi teşkil eden “tevhid” kelimesine davet etmektir. Ve Allah Resulünün (s)Kitap Ehli’ne yönelik davet mektuplarında ve görüşmelerinde yer verdiği şu ayet ışığında onları tevhide çağırmaktır. “(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: Şahit olun ki biz Müslümanlarız! deyiniz.”(Âl-i İmran / 64). Görüldüğü üzere bu ayette ve Kur’an bütünlüğü dikkate alındığında, yukarıda da zikredilen bir çok ayette, Kitap Ehlinin sapmalarına, Allah’tan başkasına tapıyor olmalarına, Allah’tan başkasını ilah edinmiş bulunmalarına vurgu yapılarak, bu sapmadan dönmeye ve tevhidde buluşmaya, başka ayetlerde ise, son kitaba ve Peygambere de iman etmeye bir çağrı söz konusudur. Bu davete icabet etmeyip yüz çevirdiklerinde ise; Rabbimiz, Müslümanlara, onlardan ve sapkın akıdelerinden beri olduklarını, onlarla aralarındaki bu temel akıdevi ayrışmanın varlığını vurgulamalarını ve ilan etmelerini emretmektedir. Yoksa bu akıdevi farklılıkları teferruat addederek, “öne çıkarmayarak” “amentüde müttefik olduklarını” söylemeyi değil.

İSLAM DÜŞMANLARINA KARŞI ZELİL BİR TESLİMİYET VE “HOŞGÖRÜ”, MÜSLÜMANLARA İSE “HORGÖRÜ” F. GÜLEN’İN TERCİHİ OLMUŞTUR

Radyo Denge: Gülen hep güç ve otorite olarak gördüklerine zillet içinde yaklaşmış birisidir. Bugün AKP hükümetini ve Başbakanını itaat edilmesi gereken otorite olarak görmeyip bu kadar cüretkârca üzerine saldırabilmesi nereden kaynaklanıyor?

Pamak: Evet genellikle İslam şeriatı düşmanlarına ve onların oluşturduğu güç ve otoritelere karşı hep zilleti ve teslimiyeti tercih etmiştir. Kendisine ve cemaatine ne yaparlarsa yapsınlar, Müslümanlara yönelik hangi zulüm ve katliamları yaparlarsa yapsınlar, onlara karşı her halükârda “hoşgörü”yü esas almıştır. İslam şeriatının hakimiyetini isteyen Müslümanlara karşı ise, hep düşmanca ve “hor görü” ile yaklaşmıştır. Bu sebeple de, diyalogu hep İslam düşmanlarıyla kurmuş, Müslüman kesimlere yönelik hiç bir diyalog teşebbüsü söz konusu olmamıştır. Türkiye’de egemen İslam şeriatı düşmanlarına da son derece zelil ifadelerle yalakalık yapan tutumlar sergilemiş, şahsen ben, akıdesi bozuk da olsa kendisini İslam’a nispet eden bir insanın onlar karşısındaki bu ezik ve zelil tavrından hep utanç duymuşumdur.

Dinler arası diyalog noktasında hiçbir ölçü ve hudut tanımayan, ilişkiler kuran bu yapıyı ibretle izliyoruz. Sahip oldukları, geleneksel ve modern cahiliye ile sentez edilmiş din algılarını yayarak güç olmak için, güçlü otorite olarak gördüklerinin ve İslam karşıtlarının karşısında hep eğilen, teslim olan, uzlaşan, Müslümanlara karşı ise hep müstağni, tepeden bakan, diyalogdan kaçan bir yapı bu. Dolayısıyla küfürle, fesadla, zulümle, İslam düşmanlarıyla, Papayla, darbeci generalle, ABD ve İsrail ile kolayca uyum sağlayan bu uzlaşmacı anlayışın otorite gördüklerine yaranmak suretiyle kendisine göre ulaşmak istediği bir hedefi var, güç olmak, güçlü olmak.

Mesela, 26 Aralık 1997 tarihinde Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ödül törenlerinden üçüncüsüne zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmıştı. Ki o, 28 Şubat Darbesi’nin baş mimarlarından, Kur’an-ı Kerim’in dünya ahkamıyla ilgili 240 ayetinin hükmü kalmadığını televizyon ekranlarında açıklayan, başörtülüler okumak istiyorsa Suudi Arabistan’a gitsin diyen bir kişiydi. O gün TV ekranından bu yayını canlı olarak izliyordum. Yaptığı konuşmaya çok şaşırmış ve onun adına utanmıştım. Süleyman Demirel’e, o toplantıya katılan yüzlerce kişinin önünde ve canlı yayın olduğu için aynı anda milyonların gözü önünde, F. Gülen şu zelil sözlerle hitap edebildi: “Bu çok önemli platformda böyle kıymetli bir ödülü Cumhurbaşkanımız’a sunma liyakatini kendimde görmesem de, elinin ellerimle buluşmasının onurunu, gururunu taşıdığımı belirtmek isterim. Günümüzün en büyük devlet adamı, demokrasinin, hoşgörünün ve uzlaşmanın kahramanı Cumhurbaşkanımız’a şükran plaketi değil; gönüllerimizin derinliklerinden kabarıp gelen en samimi duygularımızı bir buket yapıp sunmak isterdik. Ama neylersin ki bunu yapmak elimizden gelmez. Sultana sultanlık yakışır, gedaya gedalık ben sözü söz sultanına bırakıyorum.” (Geda: fakir, dilenci)

http://www.zaman.com.tr/cuma_iste-uzlasma-tablosu_488748.html.

Fethullah Gülen, aynı şekilde Merve Kavakçı’nın başörtülü olduğu gerekçesiyle yemin etmesini engelleyen ve “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Bu hanıma haddini bildirin” diyen ve hayatı İslam şeriatıyla savaşla geçen DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit hakkında ise, “Eğer ahirette Allah bana şefaat etme imkânı verirse, bunu ilk önce Ecevit için kullanırım…” ifadelerini kullanmıştı. Aynı F. Gülen TSK için 12 Eylül darbesini müteakip “… işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz”.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/son-karakol.html

Darbe yılları ve Kenan Evren’in tahakkümü sona erdikten sonra bile şunları söyleyebildi: “Evren Paşa demokrasinin kesintiye uğraması ve daha pek çok açıdan tenkit edildi. Ama seçmeli din derslerini mecburi yapmakla yararlı bir iş yapmıştır. Gençlerin çoğu onun bu icraatı vesilesiyle din eğitiminden nasiplerini almışlardır. Bu iş kanaatimce öyle büyüktür ki doğrusunu Allah bilir hiçbir sevabı olmasa bile bu icraatı ona yetebilir, ahirette kurtuluşuna vesile olabilir, cennete de gidebilir”. http://www.milliyet.com.tr/content/fethullah/html/fet09.html

Halbuki ilk okuldan itibaren “zorunlu din dersi” teklifi bizim teklifimizdi. Bildiğinizi üzere cahiliye dönemimde bugünkü 1982 anayasasını da yapan Danışma Meclisi’nde Çanakkale temsilcisi olarak yer almıştım. Bu “zorunlu din dersi” konusunda bir grup arkadaşımla hazırladığımız önergeyi, iyi bir organizasyonla, milletvekili seçilmek isteyen üyelere kendi ilinden din görevlilerinin katkılarıyla, halkın zaten var olan bu konudaki talepleri eksenindeki baskılarını organize ederek yaklaşık 70 üyeye imzalatmayı ve Meclise binlerce telgraf çekilmesini sağlayarak DM’de kabul edilen metne bu hükmü koydurmayı başardık. Hatta bu çalışmamızı fark eden Anayasa Komisyonu başkanı Orhan Aldıkaçtı, bir sabah elinde tomarla telgrafları göstererek, “ya Pamak, bari biraz daha dikkatli olsaydın, Türkiye’nin bütün illerinden gelen telgraflarda satır satır aynı metin yer alıyor” demişti. Çünkü benim örnek olarak hazırladığım metin, çoğunlukla hiç değiştirilmeden bütün illerden gönderilmişti. Böyle bir organizasyonla biz DM kabul edilen anayasa metnine “İslam dini eğitimi ilk okuldan itibaren zorunludur” hümünü koydurmuş olduk.

Ancak DM’de kabul edilen bu taslak Anayasa, daha sonra son şeklini vermek üzere MGK’ya gittiğinde, bu ifadeler anayasadan ayıklandı. Darbeci Kenan Evren ve Kuvvet Komutanı 4 General arkadaşından oluşan Milli Güvenlik Konseyinde, bizim DM’de kabul ettiğimiz “ilk okuldan itibaren İslam dini eğitiminin zorunlu olması” hükmü, zorunlu “din kültürü ve ahlak bilgisi öğretimine” dönüştürüldü. Yani biz açıkça “İslami” demiştik, onu “din kültürü ve ahlak bilgisi”ne dönüştürdüler, ikincisi çok daha önemli kapsamlı olan “eğitim” kavramını koymuştuk maddeye, onlar bunu da “öğretim”e dönüştürdüler. Bütün bunlara rağmen, o dönemde beş vakit namaz da kıldığım halde ben imanına şirk bulaştırmış cahiliyeye ait bir konumdaydım diyorum. Fethullah Gülen’e göre ise, Kenan Evren, Kemalist ulusalcı ve laik olduğu, namaz da kılmadığı ve üstelik başörtüsünü yasakladığı, MGK’da hazırlanan kırmızı kitapta “İslam şeriatını birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan ettiği”, bir de bizim anayasaya koydurduğumuz “İslami Eğitim”i, “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” “öğretimi”ne dönüştürüp içine Atatürkçülüğü de koydurduğu halde bu yaptıkları ahirette kurtuluşuna ve cennete gitmesine vesile olabilirmiş. Bu anlayıştaki bir insana Müslüman denebilir mi?

1982’de tüm yeni Anayasanın oylanması sürecinde Nurcular ikiye bölünmüştü. Demirel’i destekleyen Yeni Asyacılar ‘hayır’ oyu verecekti. Erzurumlu Mehmed Kırkıncı Hoca başta olmak üzere diğerleri ‘evet’ demekten yanaydı. Bu ortamda Gülen hemen her zaman olduğu gibi devletten yana tavır aldı. Sızıntı dergisinde askerleri öven yazıları çıktı. Sağ-sol çatışmasının durduğu, Kenan Evren’in ayetli, hadisli nutuklar attığı, askerlerin doğrudan ya da dolaylı dini gruplarla temasa geçtiği bu ortam Gülen’i memnun ediyordu. Cemaati daha da büyüyordu. İşin ilginç yanı Fethullah Gülen bu yazıları kaleme alırken, cemaatine evet oyu verilmesi yönünde telkinde bulunurken yurt çapında aranıyordu! İşte o süreçte, Fethullah Gülen ile birlikte hareket eden Mehmet Kırkıncı ve Prof Servet Armağan Ankara’daki büromda beni ziyarete geldiler, Anayasa oylaması hakkında görüşümü sordular. Ben zaten mecliste yapılan oylamada “red” oyu kullanmıştım, onlara da Müslümanların mutlaka “red” oyu kullanmaları gerektiğini anlattım. Buna rağmen Mehmet Kırkıncı imzasıyla Tercümanda yayınladıkları yazılarla “evet” kampanyası başlattılar.

Fethullah GÜLEN’in, post modern darbeci Çevik Bir’e gönderdiği mektup da söz konusu zelil ve teslimiyetçi halin bir diğer örneğidir: “Genel Kurmayımız’ın çok değerli İkinci Başkanı Sayın Komutanım. Fırsat bulduğum her defasında, insanımızın ruhunda taşıdığı kabiliyetleri, vatan ve millet sevgisini ateşlemeğe ve onları, dünyada, hattâ Ahiret’te bile hiçbir karşılık beklemeden devletimize ve milletimize hizmete davet ettim. Tamamen Türk eğitim sistemine bağlı olarak faaliyet gösteren bu okullarda eğer, Türkiye Cumhuriyeti’nin lâik, bağımsız ve sosyal bir hukuk devleti özelliğinin aksine bir faaliyet varsa, devletimizden önce ben, bu okulların açılmasını teşvik etmiş biri olarak kapatılmalarını teşvik ederim. Eğer, bazılarının iddia ettiği gibi, bu okullarda herhangi bir dış ülkeden veya ülkemize düşman kuruluşlardan alınmış tek kuruşluk destek varsa, zaten hastalıklarla sonuna gelmiş hayatımı bizzat kendi ellerimle noktalarım. Bununla birlikte, devletimiz, zaten kendisinin olan bu okulları dilediği zaman devralabilir. Kaldı ki, bu okullar zaten devletimizin olduğu için, böyle bir devirden söz etmek bile abestir. Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma ve kollama vazifesini deruhte etmiş şanlı ve kahraman ordumuzun seçkin ve şerefli bir mensubu ve Genel Kurmayımız’ın İkinci Başkanı olarak, ne zaman, nerede ve ne şekilde arzu buyurursanız bu okulları şereflendirebilir ve her türlü teftişi yapabilirsiniz. Böyle bir mektupla kıymetli vakitlerinizi işgal etme sû-i edebinde bulunduğum için tekrar özür diler, yeni yılda sıhhat ve afiyet dileklerimle birlikte, en derin saygılarımın kabûlünü arzederim efendim”.

Halkın oylarıyla yönetime gelen Refahyol Hükümetini bitirmeye yönelik 28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı hakkında, 1,5 ay sonra 16 Nisan 1997’de Kanal D’ye çıkan Fethullah Gülen, Yalçın Doğan’a verdiği mülakatta; “Biz burada milli güvenlik, milletimizin güvenliğini şayet koruma mevkiinde bulunuyorsak, ister gerçekten öyle olsun ister bizim içtihatlarımıza, algılamalarımıza göre şu gelişmelerde rejim için şayet bir tehlike ise … Müdahale etmediğimiz zaman tarih önünde suçlu oluruz mülahazasıyla hareket ediliyorsa meseleyi böyle algılıyorsa bana göre onlar masumdurlar. Eğer işin içinde bir hata varsa bu içtihad hatasıdır. Hatta fakihlerin mülahazasıyla da yaklaşılabilir, içtihaddaki hatalar bir sevap kazandırır. İsabet olursa iki sevap kazandırır” diyecek kadar hak ile batılı karıştıran bir zihniyeti temsil etmektedir. Şirk sisteminin egemen darbecilerine yalakalık için Allah’ın dinini bile alet edecek kadar büyük bir sapmanın içinde bulunmaktadır.

Cemaatin önemli şahsiyetleri Papanın elini öperken, Fethullah Gülen de önünde iki büklüm eğildiği Papa’ya, çok derin ve iflah olmaz bir zilletin göstergesi olan şu mektubunu takdim etmişti: “Pek muhterem Papa cenapları, Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinler Arası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun (ki o misyon bizzat Papalık tarafından bütün insanları İncil’e tabi kılma ve tüm Hıristiyan olmayan toplumları Hıristiyanlaştırma misyonu olarak açıklanmıştır-MP) bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik…… Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir.” (Fethullah Gülen’in, 09. Şubat. 1998 tarihli Papa’ya mektubundan, Aksiyon Dergisi-Sayı: 167).

İşte Fethullah Gülen budur, bu kadar açık olan bir zilletin ve hak-batıl karışımı din anlayışının peşinden giden iyi niyetli ama Kur’ani akıde ve ölçülerden habersiz yüz binlerce insanın artık bu gidişin sonun hüsran olduğunu fark edip “mehcur” (terk edilmiş) bıraktıkları Kur’an’a yeniden hicret edip, Hablullah’a topluca sarılarak gerçek kurtuluş yoluna yönelmeleri gerekiyor. Bu bakımdan söz konusu kişinin ve diğer öncü kadrolarının bunca kirliliğinin, şirke bulaşmış hurafeci din algısıyla Hak’tan sapmasının, İslam düşmanlarıyla işbirliğinin apaçık biçimde ortaya çıkmış olması inşallah aklını kullanıp bunu iyi değerlendirenler bakımından bir rahmet olacaktır.

Radyo Denge: Peki, aynı istikamete hizmet eden AKP öncülerinden ne gibi söylem ve icraatlar gündeme geldi?

Pamak: Tabii ki AKP, söz konusu koalisyonun daha yerli ve daha çok halka dayanan bir ortağı olmakla beraber, onun da hem bir süredir geçirdiği değişimle kendi içselleştirdiği sapmaları vardı, hem de küresel ilişkilerde daha güçlü olanın dayattığı kimi seküler değerlere, projelere uyumlu olmak zorunluluğunu hissetti. Bu bağlamda, AKP öncüleri de, küresel kapitalist sisteme uyumlu, bireysel ibadetler alanına indirgenip ekonomik, siyasi ve hukuki alanları da düzenleme iddialarından vazgeçmiş bir din algısı oluşturma istikametinde katkı sunmayı başından beri sürdürmektedir. Bildiğim ve takip edebildiğim kadarıyla, Tayyip Erdoğan, daha İstanbul Belediye Başkanı olduğu süreçte, kendisini kuşatan olayların, baskı ve yönlendirmelerin, çevrenin ve kimi ilahiyatçı akademisyen ve aydınların etkilemesiyle, İslam’ın siyasal, hukuki ve ekonomik düzen iddiasının olmadığı konusunda ikna edildi ve değişim yaşadı. Bu konularda var olan sınırlı sayıda Kur’an hükmünün de o günkü toplumun tarihsel şartlarıyla ilgili olduğu, bugün daha farklı hükümlerin, bu bağlamda laik pozitif hukukun önerdiği hükümlerin, seküler liberal siyasal düşüncelerin önerdiği modellerin de kabul edilmesinde bir mahzur olmadığı, tam tersine bunun çağdaş bir zorunluluk olduğu, zaten şeriatın değişmeye mahkum olduğu konularında yönlendirildi ve siyasi iktidar yürüyüşüne bu değişimden sonra başladı. İşte bu süreçte, bu konulardaki eserleriyle tanınan meşhur tarihselci Fazlurrahman’ın düşünce ve fikirlerinin ele alındığı bir sempozyumu İstanbul’da ilk defa organize eden de Tayyip Erdoğan oldu.

Tayyip Erdoğan, iktidarı süresince yaptığı açıklamalarda, İslam’ın toplumsal boyutuna ve temel ilkelerine aykırı düşse de, Batının duymak istediğini ifade ederek, “dinin bireye ait” olduğunu açıklayabiliyordu. Gün geliyor, MÜSİAD’da yaptığı gibi; “Bir zamanlar, iktidara geldiğinde faizi kaldırabileceğini düşünenler vardı.. Buna aklınız yatıyor mu?.. Bu dünyanın gerçeği değil..” diyerek, İslam’ın en temel hükümlerinden birinin bu dünyanın gerçeği olmadığını söyleyebiliyordu. Yine gün geliyor, Cidde’de söylediği ve sürekli tekrar ettiği gibi; “Paranın, ekonominin dini-imanı olmaz” diyerek, tevhid inancıyla ve hayatın bütün alanlarını kuşatan İslam’la bağdaşmayan, buna mukabil kapitalizme alan açan başka sözler sarf edebiliyordu. Önceleri demokrasiyi İslam ile uzlaştırmak üzere çıktıkları bu yolda, artık açıkça laikliğin de İslam ile bağdaşacağı iddiasını yaymaya çalışıyorlar. Hatta halk ayaklanmaları sürecinde Mısır, Tunus ve Libya’ya da giderek bu ülkelerin İslami duyarlılıkları yüksek olan halklarına bile laikliği teklif etme noktasına kadar gelmiş bulunuyorlar. Sadece seçime indirgenmiş yanlış tanımlamayla demokrasi modelini teklif etmekle yetinmeyip, mutlaka laik bir sistem kurmalarını da önermek, üstelik “laiklik demokrasinin güvencesidir” vurgusunu da yaparak laiklik olmadan demokrasi olmaz demek, “kamusal, toplumsal ekonomik, siyasi, hukuki alanları” seküler hukuk normlarına göre düzenlemeden, yani bu alanlarda vahyi, Allah’ın hükümlerini dışlayıp hevayı ilah edinmeden demokrasi olmaz demektir. Halbuki daha bugün 22 Mart 2014 günü Ankara mitinginde konuşurken Gülen’e yüklenirken, rakibini alt etmek için dini argümanları kullanıyor ve bu söylediklerini unutmuşçasına, “Allah’ın hükmü üstünde hüküm yoktur” diye bağırabiliyor. Tabii ki, şöyle de düşünmüş olabilir, “bireysel hayat, ibadet ve ahlaki ölçüler alanında Allah’ın hükmünün üstünde hüküm yoktur” demiş olabilir.

Bir de Tunus’ta söylediklerine bakalım; “Laiklik konusunda, Batılı anlamda bir laiklik anlayışı değil; kişi laik olmaz devlet laik olur. Bir Müslüman laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir, şunu bilmemiz lazım laik devlet her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun ister Hristiyan, ister Musevi ister Ateist olsun hepsinin güvencesidir olayın da aslı budur. Bu tartışmalara vesile olabilir, biz böyle inanıyoruz ve böyle çalışıyoruz.” “Tunus, şunu ispat edecektir; İslam ile demokrasi yan yana olabilir. Türkiye halkının yüzde 99’u Müslüman olan bir ülke, biz rahatlıkla bunu yapabiliyoruz, bir sıkıntımız yok. Oldu ve oluyor, demek ki olabilir.”

Mısır’daki laiklik önerisine ve laiklik olmadan demokrasi de olmaz çıkışına karşı çıkılıp, laiklik İslam ile bağdaşmaz itirazları gündeme getirilince, adeta kesin olarak ikna olmuşluğun göstergesi olan bir meydan okumayla, “laiklik İslam ile bağdaşır aksini iddia eden varsa beni ikna etsin” açıklamasını yapabilmiştir. Kemalist jakoben İslam düşmanı Kemalist laiklik yerine, bütün dinlere eşit uzaklıkta duran, bütün dinlere bireysel özgürlük tanıyan ama devlet ve kamu alanını hevaya göre yapılan yasalarla düzenleyen Anglosakson batı laikliğini savunup önerebilmiştir. Bununla da yetinmeyip, bu tercihin İslam ile de bağdaştığını iddia ederek İslam’ı tahrif çabası içine girebilmiştir.

AKP nihayet tağuti bir sistemin şirkle hükmeden hükümetidir. İslami bir sistemde Allah’ın hükümleriyle değil de, Tağuti sistem içinde şirke dayalı laik demokratik hevaya dayalı hükümlerle hükmetmektedir. Sorun, kendisinin laik, demokratik ve kapitalist şirk modeliyle yönetme tercihini içselleştirip İslami ve meşru gösterme çabası içine girerek İslam’ı tahrif etmeye kalkışmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple, çok cüretkâr bir tutumla, “laiklik İslam ile bağdaşır” diyebilmektedir.

Buna rağmen, tevhidi uyanış süreci öncülerinin, yazarlarının çok büyük ekseriyetinin bu büyük tahrifat ve dönüştürme çabası karşısında tek kelimelik itiraz bile yükseltmemeleri, ciddi eleştiriler yöneltmemeleri ibret verici bir durumun göstergesiydi. Bu kesimler, dergi ya da internet sitelerinde bu seyahatin haberini verirken bile başlığa inancımıza yönelik bu büyük saldırı ve tahrif çabasını ve buna karşı tavırlarını yansıtmak yerine, “Mısır ve Tunus’ta kitleler Erdoğan’ı coşkuyla karşıladı” cümlesini yerleştirip, İslam’ karşı işlenen bu büyük cinayeti ise, adeta gizlemek istercesine küçük bir cümleyle haberin detayında geçiştirivermişlerdi. Yani sistem içi görece özgürleşme ve kimi “kazanım”lar hatırına bu tahrifatı görmezden gelmişlerdi. Bizler ise gerek şahsen gerekse İLKAV olarak konuyu hak ettiği ciddiyette ele alıp, makale, konferans ve panellerimizle itiraz edip hakkı haykırarak muhalefet etmeye ve halkımızı bu saptırma gayretine karşı uyarmaya çalışmıştık.

TEVHİDİ UYANIŞ SÜRECİ ÖNCÜLERİNİNİN İSTİKAMET KRİZİNE GİRMESİ ÜZERİNE SÜREKLİ UYARDIK, ISLAH ÇABASI İÇİNDE OLDUK

Radyo Denge: Bahsettiğiniz tevhidi uyanış süreci öncülerinin AKP’ye karşı bu tutumlarının, AKP politikalarına eklemlenmelerinin sebebi nedir?

Pamak: Bu kardeşlerimizi söz konusu önemli yanlışa sürükleyen bazı hususları şöyle sıralayabiliriz; a – Sistem içi değişim sürecinin öncü siyasi kadrosunu kendilerine yakın bulmaları, b – Onların eşleri örtülü kendileri namaz kılan şahsiyetler olmaları ve “iyi niyetle büyük risk alarak askeri vesayet rejimini, Kemalist resmi ideolojiyi tasfiye etmeye çalıştıklarına” inanmaları, c – Onlarla zaman zaman görüşmeler yapıp brifing almaları, d – Bütün bunların yanında bir de onların alternatifinin, tesettür başta olmak üzere İslami hayat tarzına, İslami olan her şeye yönelik düşmanlıkları ve Müslümanlara yönelik zulümlerindeki aşırılıkları, azgınlıkları, e – “Üstelik on yıllardır çekilen bu baskı ve zulümden bu sistem içi değişimci kadro sayesinde kurtulmuşken, despot vesayetçi, darbeci İslam düşmanlarının her an geri gelme ihtimallerinin olması ve bu sebeple görece özgürlük getiren siyasi kadroyu yıpratıp devirmek için sürekli çabalar sarf edildiğine” inanmalarıdır. Ki bizce de, bu tür tespitlerin bir kısmı doğrudur, bu dönem geçmişe göre görece bir olumluluktur ve eski statükonun Kemalist baskı ve zulmünün devamı anlamına gelen eski darbeci vesayet sürecine dönülmesi riski vardır.

Ancak itiraz edip eleştirdiğimiz husus; böyledir diye, bağımsız ve özgün İslami duruşu ihmal edip unutarak, tevhidi mücadele ilkelerini ve stratejisini terk edip erteleyerek, bu sistem içi görece iyileşmeyi merhale olarak tanımlayıp eklemlenmektir. Yanlış olan, yeni statükonun görece özgürlükçü politikalarına aktif destekçi olmak, onları savunur hale gelmek, sistem içi demokratikleşme süreçlerine dahil olmaktır. İşte bizim karşı çıkıp eleştirdiğimiz, bu tür yanlış tercihlerle istikamet zaafı içine sürüklenmesi ve bu tutumun davetin muhataplarında da şaşkınlığa yol açtığı hususudur. Sonuçta, bu kesimlere yönelik eleştirilerimiz; kendilerine karşı tevhidi davetle arındırma, ıslah etme sorumluluğu taşınılan davetin muhatabı kitlelerin Hakkı bulmalarının engellenmesinedir. Bu yanlış tutumla, tebliğ muhatabı kitlelerle onların Hak-batıl karışımı sistem içi tercihlerinde bütünleşip, Hakka davet misyonunu yitirerek, onların Hakikatle buluşmalarına örneklik/şahidlik yapma niteliklerini kaybetmelerine ve onları ıslah yerine kafalarını karıştırmaya yol açmalarınadır.

Eski daha zalim statükonun büyük, derin, şedit ve yaygın zulmü ve daha hoyratça, daha azgınca sömürüsü, işkenceleri, katliamları ve halkın kaynaklarını çalarak geniş kitleleri fakirliğe, açlığa mahkum etmesi açık bir gerçekliktir. İşte bu daha zalim eski statüko ile yeni statükonun görece özgürlüklere alan açarak zulmü azaltan rolü, sosyal yardımlarla fakirlere verdiği desteği ve rantı eskisine göre daha geniş çevreye paylaştırma çabası arasındaki farkın, adaletle teslim edilmesini ve bu iki statükonun birincisine daha fazla karşı olmayı, yenisinin kısa vadede sağlayacağı rahatlamayı olumlu karşılamayı anlamak mümkündür. Ancak Müslüman’ın, sonuç olarak, şirk sisteminin iki tarafı da dahil bütününe karşı olma ve taguti sistemi bütünüyle değiştirme iddiası ve bundan hiçbir sebeple vazgeçmemek sorumluluğu unutulamaz ve bu yoldaki tevhidi mücadele yükümlülüğü ertelenemez, terk edilemez, iptal edilemez. Nihayet yaşanan ve yaşanacak olan bu görece olumlu değişime rağmen, sistem ve kurumları, anayasa ve yasaları taguti olma niteliğini koruyacak, şirk sistemi ilahi vahyi toplumsal ve kamusal hayattan kovmaya devam edecektir.

Bizler her türlü şartta, tek kurtarıcı olan vahyin mesajını tavizsiz bir biçimde yaymaya, sürekli gündemde tutmaya çalışmalıyız. Her zaman ve her şartta karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı, zulümden adalete ulaştırıcı tek alternatif olan Kur’an’a çağırmaya devam etmeliyiz. Cahiliye sistemi, toplumu ve onun modern ve geleneksel cahili kuşatmasına karşı, Kur’an’la büyük cihadı sürdürerek, tevhidi davet, eğitim ve sosyal-siyasal-ahlaki tüm boyutlarıyla vahyin şahidliği çabalarımızı, tagutu red ve sadece Allah’a itaat bilinciyle ölüme kadar sürdürmeliyiz.

Radyo Denge: Bahsettiğiniz tevhidi uyanış sürecinde öncülük yapmış bu şahsiyetlerin, gelinen noktada sistem içi iktidara ve politikalarına eklemlenme bağlamındaki ve ona meşruiyet kazandırmaya yönelik söylem ve tutumlarından somut bazı örnekler verebilir misiniz?

Pamak: Bu konuda bir çok örnek vermek mümkün ama söyleşi sınırlarını aşmamak için sadece bazılarını zikretmekle yetinmek isterim. Mesela Erdoğan’ın “laiklikle İslam bağdaşır” noktasına gelmesine katkı sunan zemini, yıllardır kimi ilahiyatçı akademisyenlerin ve Erdoğan’a danışmanlık konumuna kadar da gelen kimi tevhidi uyanış süreci öncülerinin ortaya koydukları “Tarihselci”, “uzlaşmacı” eklektik anlayışlar ve “İslam’ın devleti ve siyaseti yoktur” düşünceleri oluşturdu. Kimisi tevhidi uyanış süreci öncüsü de olan bu tür kişilerin oluşturdukları uzlaşmacı teolojik zeminde gelişiyor bu tür savrulmalar, tahrifatlar. Siyaset ile akîdeyi ayırma çabalarının sonucu budur. Özellikle tevhidi uyanış sürencinin birikimi olan kesimler zaviyesinden bakıldığında, oldukça sarsıcı, ibret verici, dönüştürücü ve yozlaştırıcı bir değişim sürecinden geçiyoruz. Ülkede ve bölgede yaşanan bu değişim sürecinde, Tevhidî uyanış süreci bakiyesi kesimlerde, özellikle de öncü kadrolarında büyük çapta yalpalamalar yaşanmakta, pragmatizmin, görece olumluluklara razı olmanın, kimi imkanlara kavuşmanın etkisiyle, yaygın biçimde sistem içi değişime eklemlenmeler gerçekleşmekte. Tevhidi söylem, eylem, ilke ve kavramlar gündemden çıkmakta, sistem içi taleplerle ve elde edilen görece olumluluklarla yetinilmektedir.

Üstelik bu sistem içi değişikliğe, teolojik dayanak sağlayıp meşruiyet kazandırmak istercesine, değişime aktif taraf olmayı, laik anayasa değişikliğine “evet” oyu ile destek vermeyi, Allah’a teslimiyetin bir gereği ve İslami bir ibadet olarak niteleyenler çıkmaktadır. Aynı süreçte Allah’ın muradının adalet olduğunu, adaleti sağlayacak sistemin/rejimin İslami olmasının ve yöneticilerinin (emir sahiplerinin) Müslüman olmalarının zorunlu olmadığını da iddia edebilmektedirler. Aynı kişiler, sistemin laik demokratik partilerine oy vermenin caiz olup olmadığına dair bir soruya mukabil; laik partilere “oy verme”yi meşrulaştırıcı açıklamalar da yapmaktadırlar.

Aynı kişi, daha önceki bir makalesinde İslamı “ibadeti siyaset siyaseti ibadet olan” bir inanç sistemi olarak tanımladığı halde; “Ulustan Ümmete” adlı TV programında “Biz siyaseti Akaid’i konuşur gibi konuşuyoruz. Bu, çok yanlış bir şey. Akidede siyah ve beyaz üzerinden konuşulur. Siyasette grinin tonları üzerinden konuşulur. Siyasette gelirler ve giderler, faydalar ve zararlar üzerinden konuşulur” diyerek akıde ve siyaset ayrımı yapabilmiştir. Şirk sistemi içindeki siyaseti konuşurken öncelikle ayrıştırıcı temel akıdevî ilkelerin öne çıkarılması gerekirken, içinde olunan sistemin şirk niteliği görmezden gelinerek ve sanki meşru İslami sistem içinde siyaset konuşuluyormuş gibi fayda ve zarar üzerinden siyasetin konuşulması gerektiği söylenebilmiştir. Daha sonra da, “Allah Rasûlü, Kâbe’ye doğru namaz kılarken Kâbe’nin içinde 360 tane put vardı, bunu unutmuyoruz. Tırnak içinde: ‘Allah Rasûlü, reel politiği gözetti.’ Bazen insanın yüzü ile gönlü farklı yerlere döner. Gönlünüz dönmesin. Yani gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele yok” diyerek kendini İslam’a nispet edenlerin şirk sistemine eklemlenmiş “reel politik” tercihlerine batıl kıyaslarla meşruiyet sağamaya yeltenebilmiş ve bazen “gönül kıblesi”yle, amellerin kıblesinin farklı olabileceği fetvasını üretebilmiştir.

İşte bunca tahrifata suskunluk, sonuçta bizzat susanların da değişimine yol açıyorsa ve önce ödünç alacağız dedikleri demokrasi gibi şirke ait kavramları farklı tanımlamalarla da olsa savunmaya ve meşru ilan etmeye yöneliyorlarsa, hatta tağut kavramını da tahrif edilmiş bir anlamla yeniden tanımlayıp, “her gayri İslami rejim tağut olarak tanımlanamaz” noktasına geliyorlarsa bu halin ve akıntıya kapılarak sürüklenilen bu gidişin sorgulanması gerekmiyor mu? Bu tür yaklaşımlarla sonuçta da ülkede ve bölgede oluşturulmak istenen “Müslüman” kadrolar öncülüğündeki laik demokratik sistemleri meşrulaştırmaya, görece özgürleşmeyle zulmü azalan şirk sistemlerini tağutluktan çıkarmaya yöneliyorlarsa, “bugün demokrasiden başka çare mi var” gibisinden çaresizlikler üretiyorlarsa, sırf demokrasiye uydurmak için “hüküm Allah’ın değil ümmetindir” demeye başlıyorlarsa, bütün bu tahrif edici, hak ile batılı karıştırıcı gidişe karşı mü’minlerin “emri bil maruf ve nehyi anil münker” sorumlulukları gereği “fe eyne tezhebun” “bu gidiş nereye?” diyerek karşı çımaları gerekmiyor mu? Ahzab 36. Ayet vb bir çok ayetle Mü’minler toplumu Allah’ın belirlediği hükümlere uymakla, hududullah olarak çizilen sınırlara riayet etmekle emrolunmuşken ve bütün mü’minler toplanarak ittifak etseler bile Allah ve Resulünün hükmü olan alanda başka tercih yapma yoluna gidemeyecekleri ve vahiyle belirlenen hükümlere teslim olmaları gerektiği açıkça hükme bağlanmışken, nasıl olur da bugün bazı tevhidi kesim öncüleri “hüküm Allah’ın değil ümmetindir” diyebiliyorlar? Küresel emperyalist projelere paralel biçimde, bireysel alana çekilmiş, siyasal, kamusal, ekonomik ve hukuki alanları düzenleyen Allah’ın hükümlerini yok sayan, laiklik, demokrasi ve kapitalizmle uzlaşmış bir “Ilımlı İslam” algısı oluşturulmaya çalışılan bir süreçte tevhidi uyanış süreci öncülerinin bu tür söylemleri, açıklamaları sonuçta bu projeye katkı sunmuş olmuyor mu?

AKP-Gülen koalisyonunun ortakları, kamu, özel ayırmadan hayatın bütün alanlarını kuşatan bütüncül İslam algısına, hayatın ve ubudiyetin parçalanamaz bütünlüğüne dair Kur’ani hakikati değiştirmek üzere, bir yandan İslam’ı ve bölgenin Müslüman halklarını dönüştürme projelerinde (önce BOP’ta eş başkan olarak şimdi de BOP tutmayınca ortaya atılan ve aynı sekülerleştirme hedefine hizmet eden “model ortaklık” çerçevesinde) rol üstlenmişlerdir. Ayrıca aynı hedefe hizmet eden Abant toplantıları vb çabalarla, diğer yandan da aynı amaçlı “Medeniyetler Arası Uzlaşma” ve “Dinler Arası Diyalog” çabalarının öncülüğünü üstlenebilmişlerdir.

Hiç değilse İslam’ı rahat bırakarak laik bir devlette görece özgürlükleri nasıl sağlayacakları üzerinde yoğunlaşıp, sadece vaat ettikleri görece özgürlükleri, seküler sistem içinde yapabilecekleri görece parça “adalet”i tesis etmeye çalışsalardı, o zaman söz konusu dönüştürme riskleri bu kadar büyük olmayabilecekti. Ama maalesef bireysel ibadetlere indirgenmiş, siyasal, hukuki, ekonomik iddiaları olmayan bir “Ilımlı İslam” algısına ikna oldukları için olsa gerek, fırsat buldukça İslam hakkında da sürekli görüş açıklayarak, bu tür yanlış din algılarını yaygınlaştırmaya yönelik toplantılar tertip ederek, söz konusu riski arttırıcı bir rol oynuyorlar. Artık açıkça laikliğin de İslam ile bağdaşacağı iddiasını yaymaya çalışıyorlar. Şimdi aralarında kavga ettikleri bu süreçte bile, kimi yandaşları buradan da “Müslüman kesimlerin birbirlerine şu yaptıklarından hareketle laikliğin değerini anlamalıyız” türünden saçma çıkarımlar yaparak aynı amaca hizmeti sürdürmektedirler.

MÜSLÜMANLARI, HEM İLKAV OLARAK ÖRNEK OLUP HÂL İLE, HEM de

“EMRİ BİL MARUF” YAPARAK KÂL İLE DÜŞÜNDÜRMEYE ÇALIŞTIK

Radyo Denge: Peki, bütün bunları gördüğünüze göre, bu süreçlerde siz ve İLKAV neler yaptınız, söz konusu tahrifat ve savrulmalara karşı?

Pamak: Öncelikle biz hep adaletle şunu söyleye geldik; içinde sosyolojik anlamda “dindar” sayılan kitlelerin de yer aldığı Tevhidi bilinçten yoksun halk kesimlerinin CHP, MHP ve darbecilere doğru meyletmek ve destek olmak yerine, zulümat içinde yer değiştirmek anlamında da olsa, görece özgürlükçü olarak gördükleri, kendilerine ve değerlerine daha yakın buldukları AKP’ye doğru kaymaları, ona destek olmaları, bu kitlelerin fıtri adalet ve özgürlük arayışına delalet etmesi bakımından görece bir olumluluk olarak değerlendirilmelidir. Ancak tevhidi bilince sahip olanların, artık Nur’a gelip vahiyle aydınlanmış olan mü’minlerin, aydınlığı temsil etme misyonunu terk ederek zulümatın gri tonlarına geçmeleri savrulmadır. Zulümat içinde fıtri adalet arayışıyla gri tonlara doğru geçiş yapmış iyi niyetli kesimlerin orada durmayıp NUR’a sıçrama yapmalarına vesile olacak bir şahidlik ve davet sorumluluğu taşıması gerekenlerin adam gibi istikameti koruyan bir örneklik oluşturmaları gerekir. Yoksa istikameti zaafa uğratacak bir tutumla, bir takım kazanımların ve görece özgürlüklere ulaşmanın pragmatizmiyle, zulümatın gri tonlarına destekçi haline gelip davetin muhatabı kitlelerin yanında yer almaları tam anlamıyla bir irticadır/geriye gidiştir. Bu yapılan, kendilerine de, o iyi niyetli ama bilmeyen kitlelere de büyük zulümdür. O kitlelerin hakikate ulaşmalarının önünü kesmektir, gri tonları aydınlık zannedip orada kalmalarına sebep olmaktır ve bu büyük vebaldir.

Bu sebeple, tevhidi uyanış süreci öncülerini eleştirip uyarmayı yaklaşık 25 yıldır sürdürüyoruz. Biz uyarmaktan yorulduk onlar aynı hatayı sürekli tekrar etmekten yorulmadılar, bıkmadılar. Geçenlerde Çorum’da İlyas Metin kardeşim bu konuda 1994 seçimleri sürecinde Selam Gazetesinde yazdığım ve rahmetli Ercüment ağabeyin o zaman İktibas dergisine de alıntıladığı bu yazımın küpürünü geçip, “abi maşallah 20 yılda ilkeler alanında bir değişiklik yaşamamışsınız” deme ihtiyacı duydu. Neden? Çünkü ilkesizlik o kadar yaygın ki, İlyas kardeşim ilkeli duruşa hasret kalan Müslümanların yürek acısını dile getirmiş oluyor bu feryadıyla. İbret verici olan bu yazı o zaman Selam’da çıktığında rahmetli Ercüment ağabey de “yazını çok beğendim ve dua ettim, ilkeli duruşun sebebiyle Allah razı olsun, ya Mehmet kardeşim kaç kişi kaldık ki, bizler de çok sık görüşemiyoruz” demişti ölümünden bir süre önce. Demek ki 20 yıl önce başlamış bu savrulmalar, o zaman bile “kaç kişi kaldık” dertlenmesi söz konusuymuş, bugün de aynı dertlenme sürüyor. Evet, bizler de Ercüment ağabeyin dediği gibi çok sık görüşemiyorduk, çünkü o da, ben de oradan oraya koşarak Hakikatin mesajını yaymaya çalışıyorduk. Nitekim o yine bu amaçla gittiği Adana’da rahatsızlandı ve vefat etti, yani Allah yolunda ilkeli bir mücadeleyi sürdürürken can verdi. Allah rahmet eylesin ve kendisinden razı olsun, yaptığı bu değerli mücadelenin ecrini kat kat versin. Şimdi ben yüreğim yanarak, 20 yıl sonra aynı şeyi mırıldanmaktan kendimi alamıyorum: “Aaah be Ercüment ağabey… hakikaten kaç kişi kaldık ki…, üstelik bu tevhidi cephede sen de yoksun artık, senin ilkeli duruş örnekliğinin ve uyarılarının eksikliği hissediliyor…”.

Bizler işte bu tür yıllara sari bir mücadele seyri içinde sistem içi siyaset arayışlarına eklenmemeye hep özen gösterdik, yanımızda olması gereken kardeşlerimizi de yaşadıkları savrulmaları sebebiyle hep uyarmaya çalıştık. Amacımız sistem içi değişimlere eklemlenmeyen bağımsız İslami kimlikli bir yapının oluşumuna doğru sağlam bir zemin ve ilkeli, nitelikli biri birikimin oluşmasını sağlamaya vesile olmaktı. Bu konuda yanlış yapan kardeşlerimize diyoruz ki; AKP-Gülen koalisyonu Allah’ın dinini rahat bırakıp sadece askeri Kemalist vesayeti tasfiye etmeye ve görece özgürleşmeyi sağlamaya çalışsalardı, o zaman bizler de onlarla hiç ilgilenmez, zulümleri olursa karşı çıkar olumlu icraatlarını takdir eder, esas kendi tevhidi mücadelemize, davet, eğitim ve şahidlik sorumluluğumuza yoğunlaşırdık. Ama 12 yıldır bu iki kanat da, İslam’ı ve Müslümanları dönüştürme, sekülerleştirme, dinimizi tahrif etme çabalarını hiç terk etmediler. Aynı zamanda daha önce ifade ettiğimiz gibi farklı boyutlarda da olsa zulmetmeyi de sürdürdüler. Üstelik hiç değilse askeri vesayeti ve darbecileri yargılayıp tasfiye diyorlar zannedilirken, onu bile beceremediler, neredeyse hepsinde tekrar başa dönüş işaretleri ortaya çıktı, darbeci, askeri vesayetçi kadroların neredeyse hepsi serbest kaldılar ve cüretkarca tehditler yağdırmayı da sürdürüyorlar. Zaten sivil iş adamı, medya ve siyasetçi ayağına henüz hiç dokunulmamıştı. Yani tevhidi uyanış süreci öncülerinin İslami kimlik, ilke ve duruşlarından bu kadar fedakarlık yaparak umdukları tüm maslahatlar çok da sert olmayan bir rüzgarla ortadan kalkıverdi.

İşte bizler İLKAV olarak, bu gidişi ilkeli biçimde ve duygusallığın etkisinde kalmadan değerlendirdiğimiz için, elhamdülillah, tüm bu süreçlerde AKP-Gülen koalisyonunun her iki kanadına karşı da tavır koyup muhalefet ettik. Kimi gasp edilmiş hakların iadesini görece bir olumluluk olarak değerlendirsek ve bunu adalet gereği açıkça ifade edip takdir etsek de, bunların duygusallığıyla körleşmeden, vahyin ölçülerinin sağladığı feraset ve basiretle, hem taguti olma niteliğinin devam ettiğini gündemleştirerek istikameti korumaya çalıştık. Hem de devam eden zulümlerini ifşa edip mücadele etmeyi sürdürdük. Onların, emperyalizmin İslam’ı ve Müslümanları dönüştürme projelerine alet olup, demokrasi, kapitalizm ve laiklikle İslam’ı sentez edip uzlaştıran tahrifatlarına ilmi itirazlar yükseltip halkımızı bu sapmaya karşı uyarmaya, faillerini de ahiret ve hesabı hatırlatıp ikaz etmeye çalıştık. Bu bağlamda; “Abant toplantılarını, Dinler Arası Diyalog çalışmalarını” ele alıp zulüm, tahrifat ve ifsadlarını ifşa eden paneller, konferanslar düzenledik. Aynı şekilde, AKP’nin bu konulardaki konumunu ifşa edip eleştiren “AKP, Değişim ve Müslümanlar” konulu konferanslar, paneller düzenledik ve makaleler yayınladık. “Ülkede ve Bölgede Değişim Süreci ve Müslümanlar”, “Anayasa Hazırlığı ve Müslümanca Tutum”, “Türkiye’de Demokratikleşme Süreci ve Müslümanlar” konulu konferans ve paneller gerçekleştirdik. Referandum konusunda ilkeli duruşun ne olması gerektiğini ortaya koyan ve bu konuda Müslümanların yanlış tutumunu eleştiren bir bildiri yayınladık.

İşte bütün bunlarla, bir yandan bu konularda vahyin ölçüleri içinde nasıl davranılması gerektiğinin örnekliğini oluşturmaya, adil şahidlik sorumluluğumuzu üstlenerek tevhidi istikameti korumaya, tevhidi stratejik mücadelede ısrarlı olmaya, sistem içi politikalara eklemlenmemeye sürekli biçimde özen gösterdik. Diğer yandan da, bahsettiğimiz nedenlerle istikamet krizi yaşayan kardeşlerimizi “emri bil maruf ve nehyi anil münker” sorumluluğumuz gereği uyarmaya ve bu yanlış gidişten dönmelerine, istikameti düzeltmelerine, güzel bir üslup ve ilmi eleştirilerle vesile olmaya da gayret ettik. Bunun dışında yapacak başka bir şey de yoktu. Sonuçta bu uyarılarımızı ve ortaya koyduğumuz örnekliği dikkate alıp almamak bu kardeşlerimizin imtihan sorumluluğu dahilindedir.

AKP-GÜLEN ÇATIŞMASI, TARAFLAR DİNİ DEĞERLERİ İMAJ OLARAK ÖNE ÇIKARIP KULLANSALAR DA ASLINDA BİR İKTİDAR VE RANT KAVGASIDIR

Radyo Denge: Peki, bugün çatışan ve birbirine karşı galip gelmeye çalışan AKP-Gülen koalisyonunun bu iki kanadının gücü nereden kaynaklanıyor? Ve temel hakların tehdit altında olması bakımından hangisi daha tehlikelidir?

Pamak: Bugün koalisyonun iktidar paylaşımı savaşı veren bu iki ortağından birincisi gücünü daha çok halkın desteğinden alırken, Gülen tarafı daha çok bahsedilen küresel güçlerin işbirlikçisi olmaktan almaktadır. Gülen grubu işte bu sebeple, küresel otorite kabul ettiği ABD-İsrail ikiz devletinin ve destekçileri diğer Batı devletlerinin oluşturduğu küresel otoriteye, güçlü gördüğü otoriteye itaat şiarı edinmiş olmasından dolayı biat edip sırtını dayayarak, daha güçsüz gördüğü yerel otorite olan AKP hükümetine kafa tutabilme cesaret ve cüretini gösterebilmektedir. Bahsettiğim sekülerleşme hedefine doğru birlikte yürüyen bu ortaklardan AKP daha çok halka dayalı yerli bir siyasi hareket olup, halk tarafından denetlenmesi ve sandıkta hesap sorulması mümkün olduğu için halka daha yakın ve daha sıcak, halk zaviyesinden bakıldığında daha şeffaf ve daha az tehlikeli konumdadır. Gülen ise gücünü daha çok küresel emperyalist odaklardan, ABD, İsrail ve AB’den alan, daha çok kültürel, ekonomik ve bürokratik bir hareket olduğu için, halk tarafından denetlenemediği gibi, küresel güçlerin desteğine ve devlet içindeki denetimsiz kadrolaşmasına güvenerek daha cüretkâr, cemaat çıkarı söz konusu olduğunda hak-hukuk tanımaz olabilmekte ve bu sebeple de daha tehlikeli bir konumda bulunmaktadır.

Bazıları, “Gülen çevresinin de, herkesimden insanlar gibi devlet kadrolarında görev alma hakkı olduğunu” söyleyerek, bu kadroların yaptıklarını örtmeye çalışılıyorlar. Eleştirenler ise, “eğer bu kadrolar kendi cemaatlerinin emriyle hareket edip, cemaat çıkarları için inisiyatif kullanıyor, yetkilerini hukuksuzluk da yaparak cemaat çıkarları için istismar ediyorlarsa, ki durum fazlasıyla budur, o zaman sorun başlıyor” diyorlar. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, İLKAV olarak ve şahsen benim yaşadığım örneklerde görüldüğü üzere bu kadronun, hakkımızda iftira atma ve uyduruk delil oluşturma, telefonlarımızı dinleme, yargıyı baskı altına alma gibi teşebbüslerde bulunduklarına şahid olmuşuz. Aynı şeyleri kendilerine muhalif gördükleri (hatta sadece kendilerini eleştiren kitaplar yazmaya teşebbüs ettikleri için Ahmet Şık ve Hanefi Avcı örneklerinde olduğu gibi) herkese yapabilen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bütün bu davalarda, iftiralarla, delil uydurma yöntemiyle, emirleri altındaki emniyet ve yargı gücünü ölçüsüzce ve azgınca kullanabilen, hak, hukuk tanımaz bir zihniyeti görüyoruz. Bu sebeple, söz konusu camianın bu bakımdan çok riskli ve kendisinden olmayanlara, hele de kendilerini eleştirenlere, özellikle de Müslümanlara karşı hukuk ihlali yapmaktan çekinmeyecek saldırgan bir durumu temsil ettiklerini söyleyebilirim.

Üstelik Gülen’e bağlı “Paralel Yapı”nın kadroları liderlerinin Allah (c) ile konuştuğuna, Peygamber (s) ile sürekli birlikte olduğuna, hatta kendisinin “mehdi”, “mesih” ve “kainat imamı” olduğuna, kendilerinin de Allah’ın has kulları “seçilmiş ruhlar” olduğuna inanıyorlar. Gizemli, kapalı bir yapı halinde olmaları ve cemaatin çıkarlarını putlaştırıp, amaca ulaşmak için her şeyi meşru görmeleri tehlike katsayılarını arttırmaktadır. Bu zihniyet, “tecessüs”, özel hayatları takip, dinleme ve bu suretle elde edilen bilgileri ifşa etme, üstelik içeriğini saptırma ve montaj yapmak suretiyle amaca uygun hale getirerek yayınlama, şantaj aracı olarak kullanma dahil Allah’ın haram saydığı her şeyi meşrulaştırıp yapabilen bir zihniyet olarak insanların ve toplumun güvenliğini tehdit bakımından çok tehlikeli bir konumu temsil etmektedir.

Radyo Denge: Fethullah Gülen taraftarları üzerindeki bu hakimiyetini nasıl sağlayabiliyor ve bu kadar kör bir itaati nasıl temin ediyor, bunda ürettikleri din algısının payı nedir?

Pamak: Fethullah Gülen’in din algısı içinde geleneksel hurafeler, bid’atler var. Onları İslam gibi anlamış, benimsemiş. Onun peşinden gittiği Said Nursi’de de aynı hurafe ve bid’atler var. Tabii ki Said Nursi buna göre daha ahlaklı bir şahsiyet, daha kahraman diyeceğimiz birisi. İnandığı değerler uğrunda bedel ödemeyi göze alan, hapishaneden hapishaneye, sürgünden sürgüne giden bir adam. Ama neticede karışık, hak ile batılın karıştığı bir din algısı var. Mesela bir uyduruk “Nur-u Muhammedi” teorisi var ki, hurafeci herkesin kabul ettiği bu teori vahye aykırı bir iddia. Buna göre, “Hiçbir şey yoktu Allah vardı, önce Peygamberin nuru yaratıldı, sonra evrendeki her şey ondan yaratıldı” diyorlar. Buradan kalkarak vahdet-i vücut sapkınlığına zemin hazırlıyorlar. Buradan hareketle Fethullah Gülen bir kitabında, Hz.İsa’nın (AS) babasının Hz.Muhammed (AS) olduğunu bile söyleyebiliyor. “…âyette “Ruh” tabiri kullanılıyor. Bu Ruhun tayininde ise ihtilaf vardır. İhtimalin sınırları ise,..Efendimizin (sav) ruhunu da içine alacak kadar geniştir. Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ayrıca Efendimiz (sav) de, bir makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir. Bu açıdan da “Ruh” Efendimizin (sav) ruhu da olabilir. Fakat, bu kat’i değildir, bir ihtimaldir” diyebilmektedir (Nil Yayınları, Fasıldan Fasıla kitabı 3.Baskı, Eylül 1995, Sayfa 197). Allah (c) Kur’an’da onun babasız doğduğunu bildiriyor, onun durumu tıpkı Adem(AS)’in yaratılması gibidir diyor, bu kadar açık ve net bir biçimde ayetleriyle hakikati açıkladığı halde, o baba arıyor ve tabi bu benim kanaatimdir diyor. Senin öyle bir kanaat ortaya atma hakkın var mı?

Hz. Peygamber’in (s) bir çok batılın ve haramın öne çıktığı Türkçe Olimpiyatları’na geldiğini iddia edecek kadar ileri giden Gülen ve cemaati, İsrail ve ABD desteğine sahip olarak çıkardığı siyasi çıkar çatışmasına Peygamberimizi de alet etmekten çekinmiyor ve rüyada kendilerine “Twitleri ikiye katlayın” dediğini savunup buna göre amel etme noktasına kadar ileri gidebiliyorlar. Hatta Gülen cemaati üyelerine sürekli olarak Peygamber Efendimizin Fethullah Gülen’le 81 ili teftiş ettiği, öğrenci evlerini denetledikleri gibi uyduruk hikayeler anlatıyorlar.

Sanki tevazu sahibi biriymiş gibi kendisi takdim etmek için olsa gerek “Küçük Dünyam” adını verdiği, ama aslında “Büyük Dünyam” demek istediği içi okununca fark edilen kitabında, bir çok olağanüstülüğe yer verir. Çünkü olağan birisi değildir ki, hayatı olağan olsun. Mesela bir tanesini ifade edip geçelim; kendisi çocukken yine Peygamberimizle görüştüğünü ve onun köyüne kadar geldiğini söyler ve olayı şöyle anlatır: “Bu gece bu köye fahri kâinat efendimiz geldi. Arkasında Raşid Halifeler vardı. Hz. Ali’nin elinde birçok kazık bulunuyordu. Efendimiz bana dönerek: ‘Molla Muhammed bu köy senin mi?’ diye sordu (mehdilik iddiasıyla uyumlu olması için mi bilinmez, meğer bir adı da Muhammed imiş-MP). Ben de ‘evet Ya Rasulallah’ dedim. Bunun üzerine Hz. Aliye dönerek -‘Ya Ali bu köye de bir kazık çak bir daha bu köy de sallanmasın’ dedi.” Gördüğünüz gibi, peygamber ve raşit halifeler el¬lerinde kazıklarla deprem bölgelerini dolaşarak özel kişilerin doğup yetişecekleri beldeleri koru¬mak için diyar diyar gezdirilmektedir. “Ertesi gün bir arkadaş geldi ve bana şunu nakletti: ‘Akşam rüyamda efendimizi gördüm, size selam söyledi ve Evlendiği gün ölür ve cenazesine de gelmem’ buyurdu.” Yani Peygamber, bütün in¬sanlar için öngördüğü sünnetinden hoca efendiyi istisna etmektedir. Böylelikle bir yandan hoca efendinin seçkinliği kendisi için özel uygulama¬lar getirilerek vurgulanırken, diğer yandan seç¬kinliğine dayanarak kitap ve sünnetin zahiri hükümleri dışında rüya, ilham, ima ve işaretler gibi batini delillere dayanarak davranabilmesine kapı açılmış olmaktadır.” (Merhum Sükuti Memioğlu kardeşimizin o zaman Selam Gazetesinde yayınlanan söz konusu kitaba dair değerlendirmesinden alıntılanmıştır).

A Haber’de yayınlanan Deşifre programına katılan Latif Erdoğan, Fethullah Gülen hakkında şunları söylüyor: “Gülen bana Allah ile konuştuğunu söyledi. ‘Doğru bu kainatı Hz. Muhammed’im için yarattım ama senin için de devam ettiriyorum’ dedi. Bunu söyledi. Mesela, ‘Ben öfkelendiğim zaman, dışarıda fırtına olur, ben öfkelendiğim zaman kasırga olur” demiştir. Bunu toplum biliyor. Çok tekrar etmiştir de. Fakat bunlarla biz mahkum etmedik onu. Bunu inanç haline getirince tehlike olmaya başladı.”

İşte sürekli bu tür hurafelerle oluşturulan bir gizemlilik içinde insanlar Allah ile aldatılarak Gülen ekibinin safsatalarına inandırılıyor ve ne yaparlarsa yapsınlar Allah ve Peygamber’in onayı ile yapılıyordur zannı oluşturularak, haram olan amellerine bile meşruiyet kazandırılmaya çalışılıyor. Allah ile konuşmak demek vahiy almak demek, bu da Peygamber olduğunu iddia etmek anlamına gelir. Cemaat içinde “Gülen’in Hz. İsa-Mesih olduğuna inanılıyor olması” kendisine sorulduğunda suskun kalıp reddetmediği iddia ediliyor. Böylece Hz. İsa (AS) da (haşa) Hz. Muhammed’in (s) çocuğu olarak görülüyor olunca, Gülen aynı zamanda Hz. Muhammed’in çocuğu konumuna getirilmiş oluyor. Akıl devre dışı bırakılıp duygularla hareket edilince tüm sapkınlıklar fark edilmiyor maalesef.

Zaman Gazetesinde yazdığım süreçte, bir gün ikinci halkadaki bir müntesibe, “sohbet için Hocanızla bir araya geldiğiniz ne yapılıyor, sohbet ya da ders nasıl işleniyor?” diye bir soru yönelttim. Şu şaşırtıcı cevabı verdi: “Abi birlikteyken sadece Hoca Efendi konuşur, başka hiç kimse konuşmaz. Kur’an okunmaz sadece o konuşur ve biz onu dinleriz. Hatta o konuşu, konuşur ve bir müddet sonra konuşacağı şeyleri bitirdiği ya da yorulduğu için bilemem ama susmaya başlar ve uzun süre susar. Bizler de o sırada susarak bekleriz, ta ki o tekrar aklına bir şey gelip de konuşmak ihtiyacı duyana kadar bu suskunluk hali devam eder. Hatta bazen içimden geçiririm, keşke birinci halkadaki abiler bir şeyler sorsalar da hazır buradayken Hoca Efendiden istifade etsek diye geçirdiğim olur, ama maalesef hiç kimse konuşmaz ve asla bir şey de sorulmaz”. İşte böyle bir teslimiyet ve kör bir itaat söz konusu. Herkse aklını ona kiralamış, o ne derse o. Başka bir düşünce üretmek, katkıda bulunmak, sohbeti daha verimli kılmak, katkı sunarak zenginleştirmek yok. Hoca yanlış bir şey söylerse itiraz yok, eleştiri yok. Hem o hiç hata yapar mı? O sürekli Peygamber’in (s) (haşa) onayını alan bir zat. Hatta “o (haşa) Allah (c) ile konuşan birisi. Biz kim oluyoruz da onu eleştirmeye kalkacağız” diye düşünülüyor demek ki. Sürekli Peygamberle görüştüğü yalanını söylüyor ama onu hiç örnek almıyor. Peygamber (s) ve ashabı iş konusunda bir meseleyi istişare etmeden karara bağlamazlardı, istişarede de hepsi serbestçe görüşlerini ortaya koyarlardı. Hatta bazen katılmadıkları bir görüş Peygamber’den (as) sadır olduğunda; “Ya Resulullah (s) bu sizin görüşünüz mü yoksa vahiy mi?” diye sorup, eğer onun görüşüyse, farklı görüşlerini lisanı münasiple ifade ederlerdi ve Peygamber (as)’ın kendi görüşünü terk edip onların görüşünü karar altına aldığı da olurdu. Gülen ve ekibi, yanlış-doğru, haram-helal her şeylerini (haşa) peygamber’e onaylatma zulmünü işleyeceklerine, onun güzel örnekliğini dikkate alsalardı bu hale düşmezlerdi.

İnşallah kendilerine büyük bir musibet gibi gelen bu çatışma süreci, gizemlilik ve kapalılık örtüsüyle üzeri örtülen bütün fücurun, kirliliklerin, hurafelerin ortaya çıkması ve tartışılması suretiyle, uyuyanların uyanmasına vesile olarak bir rahmete dönüşür. Tabii bunun için öncelikle, bu iyi niyetli insanların, iradelerini ipotekten kurtararak akletmeye başlamaları, sapkın rüyalara ve hizip çıkarlarına göre din belirleyenlerin peşinde gitmekten vazgeçmeleri ve sorgulamaya başlamaları gerekir. Ancak Kur’an’ı hakkıyla okuyarak hidayete ulaşmalarına vesile olacak tevhidi istikamete yönelmek suretiyle, ilk başta sanki bir musibet gibi algıladıkları bu gelişmelerin inşallah kendileri için bir rahmete dönüşmesine yol açabilirler. Bugünkü fırsat, kendileri için, batıl yolda ahirete doğru giderken ölmeden önce son çıkış olabilir, kıymeti bilinmeli ve hakkıyla değerlendirilmelidir, aksi takdirde ahirette hesap günü yaşanacak son pişmanlığın hiçbir faydası olmayacaktır.

Yaşadıkları şu çarpıcı gerçekleri artık sorgulamayı başarmalıdırlar; Allah kitabında sürekli akla hitap edip, muhataplarını vahyi ve kevni ayetlerini hakkıyla okuyup akletmeye ve düşünmeye çağırırken; Gülen, Kur’an’ın akîdevi tevhidi boyutunu ve İslam’ın hayatı kuşatan bütünselliğini hiç gündeme getirmediği konuşmalarında, akıldan ziyade duygulara hitap etmektedir. Hatta akılların harekete geçip Allah ile aldatıldıklarının farkına varmamaları için, sürekli bir duygusallık içinde sözüm ona Peygamber ve sahabe hayatından kimisi de uyduruk olan menkıbeler anlatılarak ağlama seansları yapılmaktadır. İşte bu yoğun duygusallıkla kuşatılıp akletmeleri engellenen insanlar, vahyi ölçülere uymayan Peygamber ve sahabe sevgisiyle (!) duyguları kabartılarak etki altına alınmaya çalışılmakta, daha sonra da maddi yardım toplama safhasına geçilmektedir.

Bu safhada Gülen’in yakın adamları veya cemaatin iş adamları öne atılıp Gülen adına ya da kendi adlarına büyük rakamlar taahhüt etmekte, böylece dinleyiciler içine özellikle getirilen iş adamları tahrik edilerek ya da utandırılarak büyük rakamlarda yardım yapmaya teşvik edilmeye çalışılmaktadır. Bu suretle toplanan kayıt dışı milyarlarca doların nasıl ve nereye harcandığı tamamen Gülen ve kadrosunun denetimsiz inisiyatifi dahilindedir. Böylece cemaat giderek holdingleşmiş, bankaları, medyasıyla kapitalistçe bir hayata yönelmiştir. Üstelik en tepedeki sözde Hoca olarak tabi olan yaşlı zat, ta oradan tüm bu süreçlerin her noktasına müdahale edip yönettiği anlaşılıyor. İnanın bu kadarını ben de beklemiyordum duyunca çok şaşırdığımı ifade etmeliyim. Düşünün bir kere, kime hangi ihalenin verileceğini, KOÇ grubuna gidecek maliyecileri önceden haber verip uyarma işlevini, hangi Bankanın batmaktan kurtarılması için hangi iş adamının kaç yüz milyon lira yatıracağını, hatta STV dizilerindeki senaryo ve sahnelerin belirlenişini, (haşa) Peygamber’in olaylara müdahale ettirilmesini, twitleri çoğaltma emrini vb daha bir çok parasal ve dünyevi işi ve işlemi, ilahi bir veçhe kazandırarak ta Pensilvanya’dan yönetiyor.

Cemaatin hizmetinde 25 yıl bulunan akademisyen Prof.Dr Ahmet Keleş: Cemaat içinde daha çok devlet kademelerini ele geçirmek ve daha çok güçlenmeye dair ekonomik konular ön plandadır, dini konular ise daha az önem verilen bir alandır dedikten sonra bunun sebebini şöyle izah ediyor: “Hoca var yetiyor zaten. Dinin hepsi o. Başka kimsenin öğrenmesine gerek yok. Hizmetin içinde tırnak içinde söylüyorum ‘en önemsiz en itibarsız değersiz’ olanlar imam hatip ve ilahiyat alanıdır. Gülen zeki, yorum sahibi, entellektüel aydın böyle insan istemez. Mekanik kafa ister. Mekanik kafa ile itaat eden insanlar ister. Dolayısı ile ne kadar bağlıysanız o kadar işe yarıyorsunuzdur. Öyle olunca o çark Gülen’in istediği gibi yürüyor.” “Telefonları dinleniyor, daha modern cihazlar alındı. Biz şahit olduk. Çok mahrem konular gelirdi. Gülen’e raporlar verilirdi. Mesul yetkililere ulaşmadan Gülen’e gelirdi bu raporlar. Bütün arşiv Gülen’in kasasındadır. Databank Gülen’dedir. Burada (Türkiye’de) Gülen’in hasırlı odasındaydı. Şimdide Pensilvanya’daki odasındadır”.

Uzun yıllar çok yakınında bulunduğu ve hatta yerine geçeceği söylenecek kadar ön planda yer aldığı söylenen Latif Erdoğan: “Hizmet, çeşitli iş sektörlerinin buluşma noktası haline geldi. Bu sektörlerde çalışanlarla hizmetin ilişkisi, işçi- işveren ilişkisine dönüştü. Değer atfedilen öncelikler, dünyevi işlerdeki başarılara dönüştü. Eskiden, iman, ibadet, takva, züht, kardeşlik gibi argümanlar öne çekilirken, daha sonra ekonomik kavramlar yönlendirici noktaya yerleşti. Kısa bir süre sonra da ekonomik endişeler her şeye hakim oldu”. Latif Erdoğan TV 360’daki bir programda da, cemaat içindeki yozlaşmaya dair şu çarpıcı tespiti yaptı; Cemaat öylesine bir dünyevileşme yaşadı, öyle bir yozlaşma yaşandı ki, “Mesela içki içen ve hiç namaz kılmayan bir arkadaş, aynı zamanda cemaat evinde dini sohbet de yapmaya başladı, bu hale gelindi”.

Dünyevileşmeye dair bu yozlaşma sürecini anlatırken şunları da ilave etti; “Özellikle Hocaefendi’nin şuur altını besleyen talepleri bu süreci hem hızlandırmış hem de şekillendirmiştir. Neticeye ulaşmak için her yolu meşru gören zihni değişim söz konusu taleplerin bir sonucudur. Vesileleri maksat haline getirmek yine aynı taleplerin oluşturduğu kırılma noktasıdır. Milletin alın teri göz nuru ile oluşan önemli güç yapılanması, ne yapacağı belirsiz serseri bir güç halini aldı; hatta silahını, korumakla görevli bulunduklarına çevirdi”.

“Vesileleri maksat haline getirmek” itirafını okuyunca aklıma bir hatıram geldi.

Radyo Denge: Bu hatıranızı bize de anlatabilir misiniz?

Pamak: Zaman Gazetesinde yazmayı bıraktıktan sonraki dönemde benim pozisyonum ve Gülen camiasına yönelik eleştirilerim tartışılıyordu. TİMAŞ yayınlarının kitaplarını basan matbaanın sahibi onlarla aramızda ortak dostumuz konumundaydı. Bu arkadaşımızla Hekimoğlu İsmail benim onlara yönelik eleştirilerimi konuşurlarken, Hekimoğlu, “Tabii Mehmet Pamak gibiler cesur olurlar, çünkü onların dikili ağaçları yok” demişti. Yani bizim bir sürü okullarımız, şirketlerimiz, medyamız vb kaybetmek istemediğimiz bir çok birikimimiz var, Pamak gibilerde ise tüm bunlar yok onun için onlar daha cesur davranabiliyorlar demeye getirmişti. Ben de ona aynı arkadaşımızla şu haberi göndermiştim; “Eğer diktikleri ağaçlar bir süre sonra onların putları haline geliyorsa, onlar da ağaç dikmesinler. Resulullah (s) Mekke şirk sistemi içinde hiç ‘ağaç dikmemiş’, mevcut olan imkanları kullanmakla yetinmiş, bu bağlamda Dar-ül Erkam’ı kullanmış, ama Müslümanların hürriyete kavuştukları Medine’ye gelince de ilk işi ‘ağaç dikmek’ olmuş ve Müslümanların toplanacakları, istişare edecekleri, eğitim alacakları ve ibadetlerini yapacakları Mescid-i Nebeviyi inşa etmişti. Bu sebeple Müslümanlar, küfrün hakimiyetinde kaybedilmesinden korkacakları yatırımlara girişmemeli ve daha sonra onları putlaştırarak önce dine hizmet için oluşturulan bu araçları kaybetmemek uğruna bu sefer Allah’ın dinini feda edebilecek konumlara, yani ‘vesileleri maksat haline dönüştürme’ zilletine düşmemelidirler” demiştim.

Radyo Denge: Evet Fethullah Gülen’in oluşturduğu din algısı üzerine konuşuyorduk, devam edecek olursak ilave neler söyleyeceksiniz?

Pamak: Öncelikle, tarihsel birikimde yer alan, geleneksel bid’at ve hurafeler vahiyle sorgulanıp ayıklanmadan olduğu gibi dinleştiriliyor. İsrailiyatla, geleneksel hurafelerle örülmüş bir din algısı var. Ama bunda samimi görünen bir adam var, İzmir’den başlayan bir serüveni var. Sonra taraftarlar buluyor, duygusal bir adam, ağlıyor konuşuyor. Sonraki süreçte takibe alınıyor, öyle olunca biraz daha taraftar buluyor. Ama sistem içerisinde daima kollayan adamları var. Yine bir hatıramı nakletmek isterim; 1983 yılında Gülen’in arandığı süreçte, Diyanet müfettişi olan bir arkadaşım beni Gülen’in bir dağ başında yapacağı gizli bir sohbete çağırdı. O dönem, benim de cahiliye kültüründen çıkış için tevhidi aradığım süreçti, nereden İslam adına bir çağrı alırsam bir umutla koşup icabet ettiğimi zamanlardı ve hemen kabul ettim. Birlikte aracımızla yola çıktık, ona yol güzergahını gösteren bir kroki vermişlerdi. Onu takip ederek Kızılcahamam yolunda epey ilerledik, yolda yön değiştirmemiz gereken noktalarda ellerinde telsizler olan sivil kişiler bize gideceğimiz yönü işaret ediyorlardı, sonuçta bir dağ başına geldik ki, çalıların arasının son model lüks araçlarla dolmuş olduğunu gördük. Biz de aracımızı bir yere çekip, önceden kurulup hazırlanmış büyük bir gölgelik altında oturmuş topluluğa katıldık. Düşünün arandığı süreçte Ankara’ya yakın bir dağda açık havada onlarca araçla gelen yüzlerce insan gizli bir toplantı yapıyorlardı ve Fethullah Hocanın mikrofondan yaptığı konuşma hoparlörlerle bütün dağa yayılıyordu.

Fethullah Gülen konuşmaya başladı, Peygamber ve sahabe aşkını işliyor, onlardan menkıbeler aktararak ağlıyor, ağlatıyordu, müthiş bir duygusallık sağanağı altındaydık. Şahsen ben de duygulandım ve ağladım. Bu arada yağmur da yağmaya başladı. Ama yine de “himmet” adı altında para toplama safhasına geçildi. Büyük rakamların taahhüt edildiğini hatırlıyorum. Para toplama safhası o duygusallıktan sonra biraz garip gelse de, yine de o günkü henüz Kur’an okumamış tevhidden uzak halimle çok etkilenmiştim. Hatta çevreme olayı şöyle naklettiğimi hatırlıyorum; “O ağladı anlattı, biz ağladık dinledik, sonra dayanamadı gök de ağladı (çünkü yağmur yağmıştı)”. İşte bu sebeple, Kur’an’ı hakkıyla okumadıkları, vahyi ölçülerden haberdar olmadıkları ve tevhidi bilinçten yoksun bulundukları için bu yoğun duygusallıkla akledemeyip bu hareketin peşinden sürüklenenleri, haklı ve meşru görmesem de anlayabiliyorum. Ve bu sebeple de sarsarak uyandırmaya çalışıyorum. Ne olur ölüm gelmeden akledin ve Kur’an’a sarılarak dönün bu yanlış yoldan.

Evet o arandığı süreçte bile Ankara’nın dağlarında böylesine büyük katılımlı toplantılar düzenleyebiliyordu. Daha sonra Turgut Özal dönemi geldi ve o da Gülen’in daha fazla büyümesinde önemli bir rol oynadı. Sonra Ecevit’in bile desteği alabildi. Üstelik o dönem ki 28 Şubat süreciydi Ecevit’in partisinden bir adamını milletvekili de yaptı. Önce okullarla, kurslarla başlıyor. Eğitim çalışmalarıyla çocukları alıyor, onlar üzerinden aileleri kuşatıyor ve kitleleşiyor. Sonra Türki ülkelere gidiyor, orada “Türk Siyonizmi” olarak nitelenebilecek bir din algısını yayıyor. Nedir o, geleneksel ve modern hurafeler var, hak dinden kimi motifler var, Türk dili ve kültürü var, bir de anneye babaya saygılı ahlaklı dürüst olsun, kendilerine taassupla bağlı olsun, bunları veriyor.

İşte bu, bireysel ibadetler alanına çekilip, kamusal siyasal, ekonomik, hukuki hayatı İslam dışına çıkarıp sekülerleşmeye imkan sağlayan “Ilımlı İslam” algısı, tam da o süreçte yaşanan İran inkılabının ve Rusya’ya karşı başlayan Afganistan cihadının tetiklemesiyle ve İHVAN kaynaklarının tercümesiyle büyük bir ivme kazanan tevhidi uyanış sürecinin önünü kesmek için oldukça işlevsel görünmüş ve hem içerde, hem de dışarıda önü açılmıştır. Önce Özal döneminde büyük devlet desteği almış, okullarının hem Türkiye’de hem de Sovyetlerin dağılmasıyla ortaya çıkan boşlukta tevhidi uyanış kıvılcımı buralara da sıçramasın diye Türki ülkelerde yaygınlaşması sağlanmış, hem de devlet içinde kadrolaşmasının önü ardına kadar açılmıştır.

Gülen’in Latif Erdoğan’a söylediği iddia edilen ‘Genelkurmay’daki görüşmeler Cumhurbaşkanı’na dahi gitmeden benim masama gelir” sözü ancak bu tür küresel ilişkilerle ve devlet içinde çok etkin konumlarda taraftarları olmasıyla mümkün olsa gerek. Yine TV kanalı 360’da 24 Mart 2014 gecesi yapılan programda Latif Erdoğan yaptığı bir konuşmada da; “Beni 15 sene dinlettiğini söylediği zaman 15 yıl önceydi” diyor, o halde demek ki 30 yıl önce de bu imkanlara sahipmiş Fethullah Gülen. Bu başlangıç zaman dilimi ise Özal’ın ilk yılına tekabül ediyor. Yani sözüm ona kendisi aranmaktan yeni kurtulduğundan itibaren devlet içinde bu imkana kavuşmuş olmak neyle izah edilecektir?

O zaman da ister istemez daha İzmir Kestanepazarı yıllarına, 1970’lere uzanan arka plan hakkında Kadir Mısıroğlu’nun ‘Tarihten Günümüze Tahrifat Hareketleri’ isimli kitabında emekli vaiz Hilmi Türkmen’den aktardığı hatıraya kulak vermek gerekiyor: O şöyle diyor; 1960’lı yılların sonuna doğru bir MİT yetkilisinin kendisini ziyarete gelerek; ‘Bizim teşkilat (MİT) Müslümanların Mustafa Kemal Paşa’ya menfi bir tavır almasından rahatsız. İstiyoruz ki bu münaferatı giderelim. Sen, Süleymancı Cemaati içinde söz sahibi birisin. Sen bizimle çalış bizden ne istersen iste… Diyanet İşleri Başkanı yapalım seni!’ Kendisine yanlış kapıda olduğunu söylemiştim. Şimdi anlıyorum ki, buldukları adam Fethullah Gülen’di. İşi takip ettim o günden sonra. MİT güdümlü olarak nasıl nafiz bir mevkiye getirildiğine safha safha şahit oldum.” 13.Mart 2014 Star Gazetesinde Elif Çakır’ın köşesinde yer alan bu haberde, Fethullah Gülen’in, 1962-71 arasında MİT Müsteşarlığı yapan Korgeneral Fuat Doğu’yla ilişkisi, Ulaştırma Bakanlığı da yapan CHP eski Genel Sekreteri Kasım Gülek ile bağlantılarının irdelenmesi gerektiğinin de altı çiziliyor. Gerçekten ben de bunu önemli buluyorum, yoksa bunca olay başka türlü izah edilemiyor.

Daha sonra ise, Abant toplantılarıyla modern cahiliye ile bütünleştikçe ve Papalığın “Dinler Arası Diyalog” misyonuna “hizmet”i de üstlenince bu hareket küresel bir pozisyona doğru evirilmiş, küresel ve Türkiye’deki siyasi ve sermayedar destekleriyle daha da büyümüştür. Mesela Jak Kamhi bile açıkça biz de destek veriyoruz diye televizyonda söylemişti. “Bunların insanlığa çok faydalı bir hareket olduğuna inanıyorum ve destekliyorum” demişti. Papayla görüşmelerini Amerika’daki Yahudi lobisinin önde gelenlerinin ayarladığı ve küresel boyutta da büyük maddi destek aldıkları söyleniyor. Böylece giderek daha fazla serpiliyor, büyüyor, yaygınlaşıp, küreselleşiyor.

Bu çerçevede değerlendirdiğimiz zaman, Gülen hareketinin din anlayışında önceden gelen geleneksel hurafeler vardı, sonra bir süreç yaşadılar son 16 yıldır, Abant toplantılarıyla, laiklik, demokrasi, kapitalizm gibi modern cahiliyeyi de içselleştiren bir yapı ve zihniyet oluşturdular. Ondan sonra daha çok önleri açıldı ve daha çok güçlendiler, küresel destek aldılar ve küreselleştiler. Bütün dünyada okullar açtılar, küresel ve bölgesel, yerel güçlerle, devletlerle, onların istihbarat kuruluşlarıyla yakın ilişkiler kurup güç devşirirken onların da kendi içlerine sızmalarına imkan tanımış oldular.

ABD VE BATININ ERDOĞAN’IN KIRMIZI ÇİZGİLERİ AŞTIĞINI DÜŞÜNMESİ, GÜLENİST “YENİ BİZİM ÇOCUKLAR”I HAREKETE GEÇİRDİ

Radyo Denge: 10 yıl sorunsuz devam eden AKP-Gülen koalisyonu içindeki iki tarafın birlikteliği ne oldu da son iki yılda bu şekilde bir çatışmaya dönüştü?

Pamak: Evet, yıllardır bu ikisi aynı hedefe doğru işbirliği içinde ve sorunsuz biçimde birlikte yürüyorlardı. Zaten Gülen daha önce ABD’ye yerleşmişti. ABD deki Neo-conlar ve İsrail lobisi ile ilişkiler kurdular. Kendilerinin, ABD ve Batı’nın Ortadoğu’da aradığı ve oluşturmaya çalıştığı “Ilımlı İslam” alternatifine, “Dine Karşı Din” projesine en uygun cevap olduklarını Graham Fuller (Eski CIA Ortadoğu temsilcisi) de kitabında belirtiyor. Gülen ekibi, başlangıçta AKP’yi de bu güçlerle tanıştırdı ve işbirliğine yöneltti. Böylece önü açılan AKP hükümeti bir koalisyon olarak doğdu ve Gülenist kadro bir nevi denge ve fren unsuru olarak bu koalisyonda yer aldı. Tayyip Erdoğan 2004 yılı başında Amerika’yı ziyaretinde, kendisine ‘Amerikan Musevi Komitesi’ tarafından ‘Cesaret Ödülü’ verildi. İşte AKP-Gülen koalisyonu böylece 10 yıl devam etti. Bu süreçte özellikle ABD’nin de kontrolü dışına çıkıp onun çıkarlarına da zarar verdiğine inanılan darbeciler de ABD onayı ve desteğiyle tasfiye edilmeye çalışıldı.

Bu süreçte, önce Gülen kadrosunun başta yargı ve emniyet içinde yaklaşık 20 yıldır birikmiş kadrosu değerlendirilerek çok önemli mevkilere getirildi. Ayrıca, ABD ve İsrail istihbaratının desteğiyle kendisine verilen bilgi ve belgelerle eski derin devletin ve darbeci vesayetin tasfiyesine yönelik çalışmalarda daha etkin olması sağlandı ve böylece devlet ve hükümet içindeki konumu güçlendirildi. ABD kanadı, bilhassa da Hıristiyan Siyonist Neo-Conlar, eski statükonun derin devleti ve bürokratik vesayetinin ömrünü tamamladığını ve artık ABD çıkarlarına da zarar verir konuma geldiğini gördüler. Özellikle de son dönemlerinde Rusya ve İran yanlısı açıklamalar yapmaları ve Irak’a saldırı sürecinde ABD’nin büyük güvenle çıkartmalarını beklediği tezkere konusunda da ayak sürüyüp hayal kırıklığına yol açtıklarını değerlendirdiler. İşte söz konusu sebeplerin birikimi sonucu bunların kalemini kırmışlardı. Ama bu durum, bu derin vesayet konumuna yeni taraftarlarının gelmesinden de vazgeçtikleri anlamına gelmiyordu. Çünkü halka dayanan siyasileri, küresel emperyalist güçlerin çıkarları açısından baskı altında tutacak bir vesayeti kolay kolay bırakmaları düşünülemezdi.

Bu süreçte ise, ABD ve CIA, gerek içlerine sızarak, gerekse içlerinden adam devşirerek ve gerekse de uzun zamandır dünya çapında ittifak halinde birlikte iş yapmalarının getirdiği güvenle ve üstelik artık her şeylerini biliyor ve yönlendiriyor olmaları sebebiyle, yeni derin devletin ve bürokratik vesayetin kendi kontrolleri altındaki “yeni bizim çocukların” eline geçmesini istediler ve desteklediler. Sonuçta “eski bizim çocuklar”ın en azından uyumsuz olan ya da artık miadı dolmuş bulunan kısmı tasfiye ediliyor ve yerlerine içlerine sızılmışı ve devşirilmişiyle Gülenistler ve eski derinlerden hâlâ kullanılmaya müsait olanların da muhafazasıyla “yeni bizim çocuklar” ikame ediliyordu. Bu derin kadrolaşma sürecinde, Gülen grubunun, hükümetine zorluk çıkarmayıp büyük medyatik ve bürokratik destek de verdikleri ve üstelik eski darbecilerin, askeri vesayetin tasfiyesinde de önemli rol oynadıkları için Erdoğan nezdindeki kredileri yükselmişti. Ve ayrıca da on yıllardır biriktirilmiş olan bürokratik kadroların bunlarda olması ve Erdoğan’ın kendi çizgisinde böyle bir birikime sahip olmaması ve bunların da “Müslüman” görünümlü olmaları gibi sebeplerle, “ne istediler de vermedik” konumunda önleri açıldı ve kolayca devletin bir çok kurumunu ele geçirmeleri sağlanmış oldu. Hele bir de referandum sonucu yargıdaki konumlarını en güçlü pozisyona çıkarmaları ve emniyet ve istihbarat içindeki bütün üst kadrolar da ellerinde olunca, yeni derin devlet küresel emperyalistlerle ittifak halinde eskisinin yerini almıştı. Artık Erdoğan’ın korkulan “gizli ajandası” ya da “kırmızı çizgileri ihlal potansiyeli” kontrol altına alınabilecekti. Bu küresel güçler için önemli bir güvence teşkil etmiş, onları rahatlatmıştı.

Ancak özellikle 2011 yılından itibaren AKP’nin kimi iç politikaları (Kürt sorununa çözüm, MİT’te emperyalist istihbarat örgütlerini, MOSSAD ve CIA’yı rahatsız eden yerli kadrolaşma, liberal ve sol kesimleri rahatsız eden hayat tarzı düzenlemeleri ve Gülen grubunun ele geçirdiği rantı ve kadroları kısmaya çalışan uygulamalar) ile kimi dış politikaları (başta Gazze sonra da Mavi Marmara saldırısı sebebiyle İsrail ile ilişkilerdeki bozulma, Mısır, Suriye, Irak başta olmak üzere bölgeye dair tercihleri) hem dış güçleri hem de onların müttefiki olan Gülen hareketini rahatsız etti. Özellikle Suriye ve Mısır konusunda mahalli çözümler üzerinde yoğunlaşmak yerine, bu yolu denemeden daha başlangıçta Batı çizgisine kayarak ve “Suriye’nin dostları olduklarını” iddia eden sahtekâr Batıya güvenerek Suriye ve Mısır Müslüman halklarını yanlış yönlere gitmeye cesaretlendirdi. Arkası gelmeyecek bu cesaretlendirmeyle birisi yeterli imkanlara sahip bulunmadığı ve hazır olmadığı halde silahlı mücadeleye başvurdu, diğeri ise başta girmeyeceğini ilan ettiği sistem içi hükümet arayışına yönelip Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldı. İşte bu büyük hatalar sonucu Suriye ve Mısır Müslüman halklarına büyük acılar getiren süreçlerin yaşanmasına sebep olundu. Bu acılı süreçler devam ediyor, Allah yardımcıları olsun. Ancak güvenilen Batı akrepliğini yaptı ve Erdoğan’la birlikte olduklarını iddia ettikleri demokratikleşme putlarını yiyerek Mısır’da darbeci Sisi’yi desteklediler, Suriye halkına dost olmayı bırakıp Esed ve İran ile yakınlaşarak yüz binlerce mülteciyle baş başa kalan Erdoğan’ı katil Esed’in karşısında yalnız biçimde ortada bırakıverdiler. İşte bu sebeple, aldatılmış ve yalnız bırakılmış olmanın hıncıyla, ama haklı olarak Erdoğan’ın yaptığı sert eleştiriler, egemen küresel güçleri rahatsız etti. Tabii Batı ile ve bölgedeki karakolları İsrail ile sertleşen politikalar Gülen’i ve ekibini de rahatsız etti.

Hayat tarzı haline getirdikleri takiyye ve karşıtına kendini kabul ettirmek için onun gibi görünme çabası yıllarca sürünce, bu kesimin, devlete sızdırdığı kadroları başta olmak üzere öncü kesiminde, zamanla yaşadığı gibi inanma sonucunu doğurdu. Yani sızdıklarının içinde “sızıp kaldılar”. Bu sebeple de karşıtına benzeyerek biraz Kemalistleştiler. Bu durum, Brezilya’lı yazar Paulo Freire’nin bir sözünü hatırlatıyor. Yazar “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı eserinde ezilenlerle ilgili önemli tespitler yapıyor: “Ezilenler, yabancılaşmanın etkisiyle, ne pahasına olursa olsun ezene benzemek, onu taklit etmek, onu izlemek isterler.” Bu yüzden, Kemalistleşen Cemaat öncüleri Türkiye’nin neredeyse bütün temel dış politika konularına ve hatta Kürt sorununa çözüm konusuna bile Kemalist bir bakış açısıyla yaklaşmaktadırlar. Gülen Cemaati, geleneksel Kemalist dış politika zihniyetine paralel biçimde, Batı merkezci bir dış politika anlayışına sahiptirler ve AKP hükümetine de bunu dayatmaktadırlar. Kürt sorununun çözümünde de, etnik kimlik, ana dil, siyasi ve kültürel temel haklar konusunu görmezden gelerek, daha çok o bölgede okullar açarak (Kemalizmin yatılı bölge okullarını hatırlayın), ekonomik yatırımlar yaparak meseleyi çözme anlayışı ön plandadır. Bu sebeple de, AKP’nin başlattığı çözüm sürecinden rahatsız olmakta, elindeki emniyet ve yargı gücünü kullanarak, bütün darbeciler bile serbest bırakıldığı halde KCK tutuklularını kasten tahliye etmeyerek çözüm sürecini engellemeye çalışmaktadır.

ABD, CIA ve Batıyı rahatsız eden hususları yıllarca FBI’da çalışan hem Türkiye’yi hem de ABD’yi yakından takip edip kimi ilişkilerini ifşa ettiği için uzaklaştırılan Sibel Edmond’da; Türkçe tercümesi “CIA Erdoğan’ı neden hedef aldı?” başlığıyla yayınlanan röportajında şu şekilde sıralıyor; “CIA’nın planı, Türkiye’yi bir model ülke olarak kullanmak ve diğer ülkeleri de aynı şekilde hizaya getirmekti. Ilımlı İslam projesini Orta Doğu’da uygulamaya geçirmekti. Erdoğan ve Gülen, daha doğrusu CIA arasındaki sorun, bu planları aksatıyordu. CIA, Erdoğan’ın kontrolünü kaybediyordu. Erdoğan, CIA ile sorunu daha da büyütmek için rest çekti. Boyun eğmeyeceğini göstermek için, bir mesaj vermek için “milyarlarca dolarlık silah alımlarını ABD ile değil, Çin’le yapacağım” dedi. Tüm dünya bu reste şaşırdı. Bu, ABD ve NATO’nun en üst düzey kurallarından birinin ihlali anlamına geliyordu, yapılabilecek son şeydi. İşte bu, NATO ve ABD Silah Sanayiini çileden çıkardı. Ve Erdoğan daha da ileri giderek, “AB’ye girmek için yıllardır beklediklerini ve bunun gerçekleşmeyeceğini anladığını, bunun yerine Şangay Birliği’ne katılmak istediğini” söyledi. Ve resmen başvuruda bulundu. Ve bu davranış yine, çiğnenebilecek en son kurallardan biriydi. Batı için yüz senedir kukla olan Türkiye, kukla oynatıcısına karşı, sahibine karşı isyana kalkmıştı. Batı, zorla kurduğu bu kukla düzenini, kolay yıktırmazdı. İşte bunları yaptığınızda, son kullanma tarihiniz dolmuş demektir. Kim olursanız olun artık bitmiştir. Ve ABD’nin uygulayacağı cezanın diğer ülkeler için ibretlik olması gerekiyordu, çünkü bu durum başkaları tarafından örnek alınabilirdi, bu risk göze alınamazdı”. (Timeturk).

İşte bu tür politikalar sebebiyle rahatsız olan küresel güçler, AKP’yi kırmızı çizgiler konusunda denetlemek, gerektiğinde uyarmak, terbiye etmek amacıyla kullanmak üzere destekleyip derinlere yerleştirdikleri, emniyet ve yargıyı Erdoğan sayesinde ele geçirmiş Gülenist vesayetçi “yeni bizim çocuklar”ı, TÜSİAD-CHP-MHP ile her zaman kullanıma hazır marjinal şiddet eğilimli vandalist örgütleri ittifak halinde harekete geçirdiler. Gülen hareketi hem kendi adına hem de müttefikleri adına iç ve dış politika üzerinde belirleyici olmak, yönlendirmek ve iktidarı bu boyutuyla da paylaşmak, hatta ele geçirmek isteyince ipler koptu. Böylece dış destekli operasyon Gülen ekibinin öncülüğünde başlatıldı.

İlk çatışma Oslo görüşmelerini sızdıranların bu konuda emniyet ve yargıdaki Gülenist “yeni bizim çocukları” kullanmalarıyla başladı. Emperyalist güçler, AKP hükümetinin Kürt sorununu kendilerine rağmen çözerek Ortadoğu’da güçlenmesinden rahatsızlık duyuyorlardı. 200 yıldır yönettikleri Ortadoğu’ya Türkiye’nin Kürtlerle barışarak yeniden dönüş yapması ihtimali gözlerini korkutmuştu. İşte malum ölçüsüz KCK operasyonları, 7 Şubat 2012’deki MİT krizi gibi girişimler, hep bu konuda Erdoğan ve ekibinin adımlarını engellemek için gerçekleştirildi. Ardından Gezi Parkı olayları geldi ve cemaat biraz arka planda kalarak da olsa destekledi. Nihayet Dershane tartışmasıyla başlayan yeni çatışma alanı 17 Aralık’ta “yolsuzluk operasyonu” ile yeni bir boyut kazandı. Amacın yolsuzlukların üstüne gitmekten ziyade, yıllarca takip edilip biriktirilen birbiriyle bağlantısız bir çok belge ve bilginin seçim öncesi ifşa edilip Erdoğan’ı zor durumda bırakmak, gerekirse ekarte etmek olduğu anlaşılmaktadır. Eğer amaç yoksuzlukları yargılamak olsaydı bu kadar bekletilmezler ve alakasız konular birlikte servise konmazdı. Yine eğer amaç yolsuzlukları yargılamak olsaydı, bu kadar bekletilmişken bir kaç ay daha bekletilebilir tam seçim öncesi yolsuzluğun yargılanmasını engelleyecek bir ortam oluşturulmazdı.

Benim kanaatimce, bunlar daha da geciktirilip 17 Aralık yerine muhtemelen Erdoğan’ın kendisini toparlamaya imkan ve kamuoyunun kafa karışıklığını gidermeye fırsat bulamayacağı bir zamanda, yani seçimin hemen öncesinde yapılacaktı ve Erdoğan hükümeti bu yolsuzluk damgasıyla sandığa götürülecekti. Ama yine kanaatimce böyle bir operasyonun istihbaratını alan Erdoğan, Gezi olaylarında olduğu gibi, hiç acelesi yokken dershanelerin kapatılması meselesini Gülen camiasına haber uçuracak bir milletvekilinin yanında özel bir toplantıda açtı (ki o milletvekili daha sonraki süreçte ilk istifa eden milletvekili oldu) ve o haber Gülenist medyada manşetlerden patladı. Bildiğiniz gibi Gezi Parkı meselesinde de, Erdoğan 3 ay önce böyle bir kalkışma ve darbe girişiminin istihbaratını aldığını daha sonra açıklamıştı. Bu olayı Gezi vesilesiyle erken doğuma zorladığı kanaatindeyim. Böylece muhafazakar ve “dindar” seçmen kitlesini çevresinde toparlayarak o kalkışmaya cevap vermişti. Bu sefer de dershane üzerinden provoke ederek seçim öncesi yapılacağı istihbaratını aldığı operasyonu erken doğuma zorladı. Ve dershane üzerinden müthiş bir çatışma başladı. Erdoğan geri adım atmayıp çatışmayı daha ileri boyutlara vardırmalarını provoke eden sert açıklamalarını sürdürdü, tıpkı Gezi olaylarında da olduğu gibi. Böylece seçim öncesi yapılması planlanan operasyon erken doğuma mecbur kaldı. Sonuçta, hemen seçim öncesi planlanan oyunun seçimden üç buçuk ay önce patlaması üzerine, Tayyip Erdoğan yine halka bunun bir oyun olduğunu ve üzerine atılan suçların gerçek olmadığını, bütün bunların dış destekli yerli taşeronların iktidarı devirmeye yönelik bir darbesi olduğunu anlatma ve tekrar kitlesini etrafında kenetleme imkanını ele geçirmiş oldu.

Bu son olayda artık açık ve net olarak ortaya çıkan bir başka gerçek de operasyona imza atanların cemaatin savcıları ve yargıçları olmasıydı. “yeni bizim çocuklar” eskilerden de destek alarak, ama daha farklı, “ilahi” olduğunu zannettikleri bir misyonla harekete geçmişlerdi. Allah ile konuşan, her yaptığı yanlışa Peygamber onayı aldığına inanılan bir “kainat imamı”nın önderliğinde ulvi bir davanın kahramanları olmaya talip “adanmış ruhlar” olarak saldırıyorlardı. Bundan sonra artık ok yaydan çıkmış oldu ve ne maharetleri varsa, ne kadar provokasyon malzemeleri ve ne kadar şantaj, dublaj, montaj güçleri ve imkanları varsa hepsini cepheye sürmek zorunda kalmış oldular. Tabii ki, bu sebeple geniş kitleler nezdindeki inandırıcılıklarını da büyük ölçüde yitirdiler. Bu yüzden, muhtemelen var olan, bizce de mümkün olan bir çok yolsuzluk iddiası da böylece, bizzat iddia edenlerin sahtekarlığı, oyunları, ahlaki ve hukuki olmayan tutumları, güvenilir olmamaları sebebiyle örtülmüş oldu.

Radyo Denge: Söz konusu ekibin bu operasyonlar zincirinde ABD ve İsrail’den bilgi ve belge desteği aldığı da iddia ediliyor, ne dersiniz?

Pamak: Yeni Şafak’ta yer alan bir haberde; “Paralel yapının adamlarının Erdoğan’ı istifaya götürecek ve onu zor durumda götürecek belge var mı diye çok yakın bir zamanda bizzat MOSSAD ve İsrail’in kapısını çaldıkları, … bu tür belgeler varsa ve verirlerse nerelerde yayınlayacaklarını söyledikleri ve Erdoğan sonrasında İsrail’le ilişkileri eski haline sokacakları konusunda garanti verdikleri” iddia ediliyor. Hatta uzun yıllar cemaat içinde ön safta görev yapan Latif Erdoğan “O günkü şartlarda en yakın arkadaşlardan birisi dert yandı bana. ‘Hocam biz İsrail’de eğitiliyoruz’ dedi. İsrail’e devlet eliyle gidiliyor, ama Cemaat ferdi bunlar. Her türlü eğitimi orada görüp geldi bunların çoğu” diyor. “Hatta İsrail’de eğitim alan bu arkadaşlardan birisi, ‘hocam ben artık İsrail’i çok seviyorum” bile dedi. Benim bildiklerimi değerlendirdiğimde tespitim şu; artık cemaate ‘İsrail Muhipleri Cemiyeti” demek lazımdır” ifadelerini kullanıyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, İsrail ile cemaat kadroları arasında böyle bir sıkı ilişki var.

Gülenist grup için ABD ve İsrail küresel sistemde otoritedir. Kendi adamları bile Mavi Marmara da dahil İsrail ile ilişkilerin sertleşmesinin Gülen hareketi ile AKP hükümeti arasındaki kopuşun ilk sebebi olduğu vurgusunu yapıyorlar. ABD’nin önde gelen gazetelerinden New York Times’a konuşan Hüseyin Gülerce, “Gülen’in takipçilerinin Gezi Parkı protestocularının Erdoğan hakkındaki şikayetlerinin birçoğunu paylaştığını ifade etti. İki grubun da, çok güçlenen Erdoğan’ın otoriter tarzından ve AB üyelik süreci ile demokratik reformları terk etmesinden şikâyet ettiğini belirtti. (Hükümetle Gülen Hareketi arasında) İlk çatlaklar Mavi Marmara krizi ile çıktı. Sayın Gülen’in tutumu çok netti. Türkiye’nin dış politikasında maceraya atılmaması, Batı’ya yönelimini sürdürmesi ve dış politika meselelerini diyalogla çözmesi gerektiğini hep söyledi.” beyanında bulunmuştur.

Bu sebeple, o emperyalist devletlerden, onların güdümündeki Türkiye’deki sermaye çevrelerinden ve kontrolleri altındaki küresel ve yerel medyadan destek aldıkları, bilgi ve belge akışı sağladıkları açık. Zaten kendileri de, o güçlerle işbirliği halinde, onların ileri teknolojilerini de kullanarak Türkiye’de yüz binlerce insanı dinlemek ahlaksızlığını gerçekleştirmiş bulunuyorlar.

Radyo Denge: ABD ve Batı önce AKP-Gülen koalisyonu olarak nitelendirdiğiniz hükümeti “Ilımlı İslam” olarak nitelendirip destekliyorlardı. Sadece Erdoğan’ın bahsettiğiniz kimi iç ve dış politika tercihleri sebebiyle mi bu tür operasyonlara başvurdular?

Pamak: Bir dönem Amerika’nın Ankara büyükelçiliğini yapan James F. Jeffrey’nin Washington Institute’de Soner Çağatay’la beraber kaleme aldığı bir raporda (Moderating Islamists: Turkey’s Lessons for Egypt- Ilımlı İslamcılık: Mısır için Türkiye’den Dersler) büyükelçi, “Ilımlı İslamcılık” istikametinde yönlendirmek istedikleri kesimlerin dışarıdan baskılar olmadan kendiliklerinden ılımlılaşmalarının mümkün olmadığının altını çiziyor. “İslamcı” olarak nitelendirdikleri partileri terbiye etme, ılımlı çizgide tutma yöntemi olarak da adeta kötek gösterilmesinin ve sürekli bir baskının altında tutulmaları gerektiğinin savunusunu yapıyor. (http://yenisafak.com.tr/yazarlar/AkifEmre/darbe-destekli-toplum-muhendisligi/38731).

Nitekim Tayyip Erdoğan’ın ABD, İsrail ve AB ile temsil edilen Batıya ters düştüğü, ya da kırmızı çizgileri zorladığına inanılan her olaydan sonra, koalisyon ortağı Gülen hareketi üzerinden ve yerli diğer işbirlikçiler de birlikte seferber edilerek terbiye edici operasyonlara başvurulmuştur. Bunlar sırasıyla, Erdoğan’ın ABD ve İsrail’in karşı çıktığı güvendiği bir adamını MİT’in başına getirmesi üzerine, CIA – MOSAD’ın ülkemizde sahip kılındığı eski avantajlı konumlarını kaybetmeleri ve Kürt sorununun ABD ve AB’ye rağmen yerli bir inisiyatifle çözülmeye kalkışılması üzerine teşebbüs edilen MİT Müsteşarını ve Başbakanı hedef alan soruşturma operasyonu ile başlamıştır. Daha sonra Mavi Marmara saldırısı öncesi ve sonrasında İsrail’e söylem düzeyinde de kalsa sert çıkışların yapılması, Suriye ve Mısır’da halk ayaklanmaları sürecinde ve sonrasında İhvan’a destekçi tutumlar sergilenmesi, batı desteğinde yapılan zulüm ve katliamlara yüksek sesle itirazların gündemleştirilmesi, bütün bu konularda uluslararası kuruluşların sorgulanması, dünyanın çifte standartlarına dikkat çekilmesi ve bölgede ele geçirilen inisiyatifler kadar da olsa bağımsız politikalar geliştirilmeye teşebbüs edilmesi üzerine değişik olaylar köpürtülüp vesile kılınarak ardı ardına operasyonlar yapılmaktadır.

Küresel sistem bu tür ön kesici, yönlendirici baskıları, terbiye etme operasyonlarını, on yıllarca askeri vesayeti kullanarak ve darbe, muhtıra araçlarını, işbirlikçi, darbeci büyük sermayedarları ve onların kontrolündeki kartel medyasını seferber ederek gerçekleştiriyordu. Bu araçlardan TSK içindeki darbeciler kısmen pasifize edilmişse de, diğer eklentileri büyük çapta güçlerini ve operasyonel işlevselliklerini hâlâ korumaktadırlar. Ancak son yıllarda küresel sistemin Türkiye’yi yöneten kadroları terbiye amaçlı operasyonlarında, bunlara ilaveten kullanabilecekleri yeni bir enstrümanı daha öne sürmektedirler ki, bu Gülenist “bizim çocuklar”dır. AKP-Gülen koalisyonunda on yılda oldukça güçlenen bu kesim, küresel sitemle ve emperyalist güç odaklarıyla kurdukları ilişkiler sonucu, ister içlerine sızılarak, ister içlerinden bazıları devşirilerek kullanılması suretiyle olsun, isterse camia çıkarlarını kutsallaştırmaları sebebiyle, AKP’ye ders verme ve ele geçirdiği imkanlarını koruma refleksi sonucu söz konusu güçlerle çıkar birliktelikleri oluştuğu için olsun, kolayca Türkiye’ye yönelik terbiye operasyonlarının aracı olarak kullanılabilmektedirler. Üstelik bu kesim toplumda “dindar” olarak tanınmaları ve bugüne kadar birlikte hareket ettikleri muhafazakâr koalisyonun ortağı olmaları bakımından, önceki araçlara nazaran, toplumdaki tesir katsayısı daha yüksek bir araç olarak emperyalistlerin işine daha çok yaramaktadırlar. Ama maalesef, bu kesimin bugün emperyalist odaklarca operasyon aracı kullanılacak kadar devlet içinde, özellikle de yargı ve emniyette örgütlenmesini sağlayan ve bu duruma göz yuman da AKP olmuştur.

FARE DELİKLERİNDEN KALE FATHETMEYE GİDENLER, ÖNCE DEĞİŞİME UĞRADILAR, KOÇ BAŞLARIYLA SALDIRIYA GEÇİNCE DE KALEYİ ŞAŞIRDILAR

Radyo Denge: Peki neden şimdi saldırıya geçtiler, kendilerinin hem devlet içinde hem de dış güçler nezdinde çok güçlü mü gördüler?

Pamak: Hatırladığım kadarıyla 1988 yılıydı. Bir gün Fethullah Gülen’in selamıyla, ona yakın ilk halkada yer alan Abdullah Aymaz İstanbul büromda ziyaretime geldi. Bana Fethullah Gülen’in Zaman Gazetesinde tahsis edilecek bir köşede haftada iki yazı yazmamı teklif ettiğini kabul edersem memnun olacaklarını bildirdi. Daha önceki bir röportajımda açıkladığım üzere iki şartımı kabul etmeleri üzerine 1989 ortalarına kadar bir yıl kadar yazı yazdım. Hurafeci geleneksel “halk Müslümanlığı”ndan tevhidi imana doğru adım attığım ilk yıldı. Tam bu süreçte başörtüsü yasağının en azgın dönemi yaşanıyor ve meydanlarda, okullarda protesto eylemleri düzenleniyor. Ankaralı kız öğrencilerin direnişi organize eden öncülerinin toplanmalarına, organize olup kararlarını almalarına hizmet etmesi için benim Ankara büromun bir odasını onlara tahsis etmiştim. Bu sebepten direnişin tüm sıcaklığını ben de yaşıyor, kâh büromdaki toplantılarında istişari destek veriyor, kâh fiili destek için eylemlerine katılıyor, kâh eylemlerde gözaltına alınanların haberi bana ulaşınca emniyet birimleri nezdinde temaslar kurup kızlarımıza sahip çıkmaya, hukuklarını korumaya, zulüm görmelerine engel olmaya çalışıyordum. Yaklaşık 3 yıl süren bu mücadele sonrasında Mazlum-Der de yine benim bu büromda doğmuştu.

O süreçte Fethullah Gülen, bu protesto eylemlerine karşı çıkıyor, başörtüsünün “füruat” olduğunu iddia ederek “ilim için açılıp okula girilebileceğini” tavsiye ediyor, hatta eylemlere katılan çarşaflıların provokatör erkekler olduğunu söylüyor, sürekli direnişi kıracak açıklamalar yapıyordu. Ben de Zaman Gazetesinin bir yazarı olarak görüşüp uyarmak istedim. İkinci halkadaki bir kişiydi talebimi söylediğim kişi, bir gün sonra “Mehmet abi bir dilekçe yazman istendi” cevabını getirdi. Ben de “hem Resulün varisi olduğunu iddia edeceksiniz, hem de Gazetenizin bir yazarının görüşmesi için bile dilekçe vermesini isteyeceksiniz? Bunu ayıplıyorum, dilekçe yazmıyorum ve görüşmüyorum” dedim. Daha sonra Gazetedeki köşemde “Fare deliklerinden kale fethetmeye gidenleri biz anlamaya çalışıyoruz. Ama onlar da koç başlarıyla kale kapılarına saldıranlara saygı göstersinler” şeklinde özetlenebilecek bir yazı yazdım. Necip Fazıl Kısakürek’in bir ifadesi şöyleydi; “Fare deliklerinden kale fethetmeye gidenler başarılı olamazlar. Kaleleri fethedebilmek için koç başlarıyla kale kapılarına saldırmak lazımdır”. İşte bu söze atıfta bulunarak, “takiyye yapıp devlet içine sızma yöntemini takip edenlerin, hiç değilse risk alarak rejime karşı açık mücadele verenlere saygı göstermelidirler” diye de açmıştım.

Bu yazıdan sonraki günlerde umreye gitmiştim. Cemaatin hocaları bir gece beni Kabe yakınındaki bir otele davet ettiler, önde gelenlerin çoğu oradaydı. Önce beni cemaate girmek için ikna etmeye çalıştılar, ben de “Müslüman oldum yetmiyor mu, neden illa bir gruba da girmem gerekiyor” diyerek uzak durdum. Sonra hocalardan birisi, “Mehmet abi, son yazında bize vurmuşsun” dedi ve “bilmelisiniz ki, bizler şu anda binlerce koç başı yetiştiriyoruz, bir gün gelecek bu binlerce koş başıyla kale kapılarına saldıracağız. İnşallah o gün ‘ya devlet başa ya da kuzgun leşe’ olacak” dedi. Ben de “eğer bu kafa ile devam ederseniz, temenni etmem ama korkarım ki ‘kuzgun leşe’ olur” dedim.

Yine o süreçlerde devlet içinde kadrolaşmalarına hem şahid oldum, hem de ben de vesile oldum. Mesela o zamanın İçişleri Bakanı ile Yargı Bakanına bana verilen isimleri verdiğim ve bu isimlerden Yargı Bakanlığı Personel Daire Başkanlığına getirilen de, Emniyette Komiser yardımcılıklarına atananlar da olmuştur. Hatta bir gün bu camiaya ait bir Vakfın başkanı beni öğle yemeğine davet etti. Yemek Ankara Polis Kolejinin Müdür tarafından veriliyordu. Yemekte benim dışımda yargıdan, emniyetten üst bürokratlar vardı. Camianın kadrosundan olan Emniyet Genel Müdür Yardımcısı da vardı. Kolej Müdürünün adasındaki yemek sırasında bir ara Müdür bey bizi cam kenarına çağırdı. Cumartesi günü olduğu için bahçede bayrak töreni için toplanmış binlerce öğrenciyi göstererek “bunların dörtte üçü beş vakit namaz kılıyorlar” demişti. O gün “namaz kılan insanlar Allah’tan korkarlar, insanlara işkence ve zulüm yapmazlar, temel hakları ihlal etmezler” diye değerlendirmiş ve çok sevinmiştim. Aradan 3 yıl geçmişti ki, merhum Abdühamit Turgut kardeşim Ramazan ayında tutuklandı ve ağır işkenceler gördü. Serbest bırakıldığında söylediği şuydu “abi işkence yapanlar teravih namazı için ara verip gelince devam ediyorlardı”. İşte o zaman “eyvah, bir de namaz kılan işkencecilerimiz oldu” dedim.

Neyse zaman böylece ilerledi, biz onların işkencelerine karşı mücadeleyi sürdürürken onlar da Özal döneminde devlet kadrolarındaki yürüyüşlerini sürdürdüler. “Fare Deliklerinden Kale Fethetmeye” kalkanlar bu kanallarda değişime uğrayıp karşıtlarına benzediler, yaşadıkları gibi inanmaya başladılar. Gülen’in en yakınlarında bulunmuş kişiler bugün şöyle söylüyorlar; “başından beri DEVLETE SIZMAYI ilke edinmişti hareket! Bu amaçla başörtüsü çıkarılabilir, içki içilebilir, küpe takılabilir, kot giyilebilir, açık seçik kadın fotoğraflarının yer aldığı dergiler okunabilir, ateist arkadaşlıklar kurulabilir hatta dinle imanla ilgili sorulara kayıtsız kalınıp, yanlış cevaplar verilebilirdi!”. İşte böyle bir serüven sonunda karşıtlarına benzeyerek, değişime uğrayıp zalimlerine benzeyerek devletin birçok kadrosunda kıdem alan binlerce bürokrata sahip oldular. AKP döneminde ise, bu kıdemli bürokratlarını devletin bütün üst mevkilerine tayin ettirdiler, Erdoğan’dan her istediklerini aldılar, başta emniyet, yargı ve telekomünikasyon kuruluşları olmak üzere her yeri ele geçirdiler. Eğitim alanını da özeldeki güce ilaveten resmiyeti de ele geçirdiler. Soruların üretildiği yerleri de kontrol altına alıp, her imtihanda soruları çalıp biat yemini ve maaşlarından cemaate pay sözü alarak, yani ertelenmiş rüşvetlerle yandaşlarına dağıttılar ve böylece başkalarının haklarını yiyerek daha fazla kadrolaştılar.

Kanaatimce gelinen noktada kendilerini çok güçlü ve yeterli gördüler. Bu güç nereden kaynaklanıyordu? Öncelikle, ülkede kendilerinin emniyet ve yargı içindeki yaygın ve etkili örgütlenmeyle yeni bürokratik vesayeti ve derin devleti temsil ettiği ve gerekli gördüğünde siyasileri terbiye etme misyonunun artık kendilerinde olduğuna inanmış olmalarından kaynaklanıyordu. İkinci olarak da, daha güçlü küresel otoritenin, ABD, AB ve İsrail’in desteğinin arkalarında olduğuna, üstelik tasfiye edilmeyip yeni döneme aktarılmış bulunan muvazzaf derin kadroların, TÜSİAD’çı sermayedarların ve medyalarının, bunlara ilaveten CHP ve MHP gibi yedek eski statüko siyasi kadrolarının da yardımcıları olduklarını düşünmelerinden kaynaklanmaktadır.

İşte bu güç zehirlenmesi sonucunda, anlaşılan o ki, 25 yıl önce bana söyledikleri noktaya geldikleri kanaatine vardılar. Ve söyledikleri gibi bu “Binlerce Koç Başı ile Kale Kapılarına saldırıya geçtiler” ama, bir çok yanılgı söz konusuydu, çok büyük değişimler yaşanmıştı. Birincisi bu koç başlarının önemli bir kısmı devşirilmiş, fare yolarında takiyye ile ilerlerken değişime uğramış, onlar gibi yaşamak sonucu onlara benzemiş ya da kutsadığı cemaat çıkarları için küresel aktörlerce kullanılmaya müsait hale gelmişlerdi. Yani kale kapılarına saldırıya geçtiklerinde artık bu “binlerce koç başı” başkasının emellerine “hizmet” etmeye başlamıştı. İkinci olarak saldıracakları kaleye dair zihin kodları değişmişti. Bu sebeple saldırılacak kaleyi de şaşırmışlardı. Çünkü başlangıçtaki hazırlık safhasında kale Kemalist darbecilerin elindeydi ve hedef de oydu. Ama gelinen noktada artık kaleyi halkın seçtiği hükümet yönettiği halde saldırıya geçtiler ve hem de küresel emperyalist güçlerin desteğiyle, hatta saldırmak üzere hazırlık yaptıkları Kemalistlerle de işbirliği halinde halkın iradesine ipotek koymaya kalkıştılar. Yani Kemalistlerin kale kapılarına saldırmak için hazırladıklarını söyledikleri “binlerce koç başı” fare yollarında ilerlerken Kemalistler için kuzu başına dönüştüler. Ama bu sefer Kemalistler ve dış destekçiler onlara nüfuz ederek, “siz aslında koç başısınız, haydin saldırın halkın seçtiği hükümete” deyince coşup saldırıya geçtiler.

Radyo Denge : Bu güç ve hakimiyet mücadelesinde, kendilerine rakip olarak gördüklerini tasfiye için dinleyip şantaj yapıyorlar yada paralel emniyet ve yargıyla susturmaya çalışıyorlar. Peki tevhidi daveti temsil edenleri, doğrudan ve öncelikle iktidar ve rant kavgasında rakip olarak görmedikleri halde neden dinliyorlar, neden hedef alıyorlar? Bu kesimler şu anda güç olmadıkları için yakın bir tehlike olarak görmeseler de, uzun vadede tek ve sahici tehdit olarak algıladıkları için mi dinleyip hedef alıyorlar?

Pamak : Kanaatimce, bu çatışmalı noktaya gelmeden önce de, sonra da, yeni statükoyu oluşturanlar, tevhidi uyanış sürecinde sorumluluk üstlenip toplumu vahiyle inşa ve ıslah mücadelesi içinde olan şahsiyetleri, hem uzun vadede kendilerinin iktidar ve güç olmalarına ya da o konumda kalmalarına engel olacaklarını düşünüyorlar. Hem de Kur’an’a dayalı doğru İslam anlayışının yaygınlaşması halinde, kendi güçlerine dayanak yaptıkları şirk dininin, “Protestan-ılımlı İslam” anlayışının, vahye uygun olmadığı gerçeğinin anlaşılmasıyla, bu batıl dinin propagandasıyla kandırılmış kitlelerin uyanabileceği ve kendilerini terk edebileceği korkusunu taşımaktadırlar.

Mekke şirk sisteminde de, Türkiye Kemalist sisteminde de, bugün ortaya çıkan “Paralel Devlet” yapılanmalarında da, güç, iktidar ve rantı ele geçirmiş ya da bu tür bir mücadelenin içinde olan elitler, hep halk kitlelerini yanlarına çekmek, kendilerine iktidar ve rant sağlayan statükonun payandası olarak kullanmak için onları ikna etmede en etkili yol olan “Allah ile aldatma”yı ve Allah’ın dini adına oluşturdukları hak-batıl karşımı statüko dinini kullanmayı tercih etmişlerdir. Allah ise Kur’an’da “Ey insanlar, Allah’ın vaadi şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın. Aldatıcı (Şeytan) da sizi Allah ile aldatmasın” (Fatır 5 ), “Şeytan ve dostları olan aldatıcılar, Allah’ın affına, rahmetine güvendirerek sizi Allah ile aldatmasınlar” uyarısını yapmaktadır. Yani kimileri, insanları “Allah affeder” diyerek yaptıkları kötülükleri yapmaya teşvik ederler ya da münker ve batıl olan şeyleri maruf ve hakmış gibi göstererek, Allah’ın dinindenmiş gibi göstererek bunları yapmaya yönlendirirler. “… aslında kitaptan olmadığı halde, sizin kitaptan zannetmeniz için, okurken ağızlarını dillerini eğip bükerler. Bir şeyler söyleyip “Bu Allah tarafındandır” derler. Halbuki o, Allah tarafından değildir. Bile bile Allah adına yalan uydururlar” (Ali İmran 78). Böylece Allah’ın dininde olmayan şeyleri Allah’ın dininde varmış gibi göstererek meşrulaştırmaya, insanların bunları hakmış gibi zannetmesini sağlayarak, böylece insanları Allah’ın ismiyle ikna edip kandırarak bunları kabule ve yapmaya teşvik ederler.

Bu sebeple, bugün gündemde olan son iktidar paylaşımı kavgasında da, çatışan iki taraf da aynı zamanda kendilerinin dine hizmet ettiklerinin ve daha doğru bir din algısının temsilcisi olduklarının mesajını da vermeye çalışıyorlar. Birbirlerini dini ölçülere aykırı davranmakla suçluyorlar. İşte iktidar eksenli bir hayat tasavvuru içinde öncelikle kendi güç ve iktidarlarını sağlamak ve korumak için kitle desteğine ihtiyaç duyanlar, bu kitleleri daima din adına kandırıp yanlarına çektikleri için, Kur’an merkezli doğru/hak din mesajının yaygınlaşmasından asla razı olmazlar. Çünkü Hak dinin ölçüleri, tevhidi imanın hakikatleri yaygınlaşınca, kendilerine iktidar, güç ve rant sağlayan statükonun dayandığı atalar dininin hak din olmadığı gerçeğinin ortaya çıkmasıyla, statükonun çökmesi ve böylece ele geçirdikleri statü, itibar, güç ve rantı kaybedecekleri korkusu taşımaktadırlar. Bu sebeple de, söz konusu tevhidi mesajın topluma ulaştırılması çabası içinde olanlardan da rahatsız olup, onları hedef yaparlar, dinleme ve takiple, soruşturma ve baskılarla susturmaya, seslerini kesmeye, sindirip engellemeye çalışırlar.

Radyo Denge: Peki bu kadar pislik ortaya çıkmasına, vahiyle bağdaşmayan bunca kirli davranış ortalığa serilmesine rağmen taraftarlarının hâlâ büyük çoğunlukla arkalarından gitmesinin sebebi nedir?

Pamak: Daha önce ifade etmiştim, Resulullah (s) aldığı vahyin mesajını yaymaya başladığında, tevhide davete teşebbüs ettiğinde, Mekke statükosundan iktidar ve rant devşiren liderler ne yapmışlardı? Kendi güç ve rantlarını korumak için oluşturdukları “Atalar Dini”ni İbrahim (as)’a nispet ederek, Hak din olduğunu iddia ederek aldattıkları, beyinlerini yıkayıp zihinlerini işgal ettikleri ve bağımsız düşünme imkanından mahrum hale getirdikleri mustaz’af kitleleri; “Atalarınızın Dinine sahip çıkın, bu adam dininizi değiştirmek, ilahlarınızı kötülemek ve tek ilah haline getirmek istiyor, haydi bu saptırıcıya karşı direnin” diye direnişe, mücadeleye çağırmışlardı.

Bugün de aynı şekilde davranılıyor. Ne yaparlarsa yapsınlar, inançları bozuk, tüm hayatları haramlarla iç içe bile olsa, sadece bu cemaatin içinde olup liderine kör bir itaat içinde bulunmakla kurtulacaklarına, yaptıkları bütün kötülüklere rağmen Allah’ın rahmetinin kendilerinin üzerinde olacağına, zaten yaptıkları bütün haram amelleri de (haşa) Resulullah’ın (s) onayıyla yaptıklarına inandırılarak “Allah ile aldatılmış” bulunuyorlar. İşte zihinlerini işgal edip, ruhlarını esir alıp bağımsız düşünemez hale getirdikleri Allah ile aldatılmış kitleleri, bu hak-batıl karşımı dini Allah’a ve Resulüne nispet ederek, bu dine ve dinin mensuplarına, liderlerine, kadrolarına sahip çıkıp, kendilerini eleştirenlere karşı direnmeye, bu dine sahip çıkmaya çağırıyorlar. Aslında ise, kendilerine güç ve rant sağlayan statükoya sahip çıkmaya, dinlerine ve üzerinde yükselen statükoya, kazanımlarına zarar vereceğine inandıkları karşı tarafa yönelik mücadeleye çağırıyorlar. “Allah’ın seçilmiş kulları, adanmış ruhlar, yüce davanın insanları, İslam’a ve Müslümanlara olmadığı kesin olan ‘yüce hizmet’in mensupları” oldukları safsatasıyla zihinleri işgal edilmiş, ruhları esir alınmış, bu sebeple de bağımsız düşünemeyen, vahyin ölçülerinden de habersiz olan kitleler, kendilerine adalet ve şeref getirecek olan tevhid dinine sırtlarını dönerek, bu yanlış anlayışların peşinden sürükleniyorlar.

İKİ TARAFIN BİRBİRİ İÇİN SÖYLEDİKLERİNİN KÜÇÜK BİR KISMI BİLE DOĞRU OLSA, BÜYÜK BİR ÇÜRÜME VE YOZLAŞMAYA DELALET EDER

Radyo Denge: On yıldır birlikte yürüdükleri halde bugün içine sürüklendikleri bu çatışma ortamında, her iki tarafın birbiri hakkında medyaya ve meydanlara taşıdıkları bilgi ve belgeler sizce ne ifade ediyor ve nasıl bir sonuç doğuruyor?

Pamak: Bence, iki tarafın birbiri hakkında ortalığa döktükleri bilgi ve belgelerin % 10’u bile doğru olsa çok önemli bir yozlaşmanın, adaletsizliğin, çürümenin ve ahlaksızlığın söz konusu olduğunu gösterir. Üstelik, takip ederek fark ettiğimiz ya da toplum içindeki yaşantımızla da haberdar olduğumuz üzere, hepimiz biliyoruz ki bunlar çok daha fazla oranda doğruluk payı olan hususlardır. İki taraf da, Allah’ın tevhid dininin hak mesajını tahrif eden sekülerleşme çabalarında müttefik oldukları halde, iktidar paylaşımı savaşında birbirlerine ağır ifadelerle saldırıyorlar. Tabii bunu yaparken, yanlış din anlayışları yüzünden ahlaki değerler alanında da yozlaşma yaşadıkları ve seküler bir çok kirliliği üzerlerinde taşıdıkları için, birbirlerine yönelik ağır ve belki de hak etmedikleri isnatlarda da kolayca bulunabilmektedirler. Bu sebeple, devletin bürokratik kadrolarını ele geçirmiş, dinleme, istihbarat imkanı fazla olan ve dış destek alan Gülen tarafı bu konuda çok daha avantajlı olduğu için, bu tarafın saldırı, karalama ve iftiraları daha fazla olmaktadır. İddia ettikleri “yolsuzluklar” konusunda bile (ki bizce de bunlar değilse bile bir çok yolsuzluk söz konusu olabilir) güvenilir pozisyonda değildirler. Bundan dolayı bunların iddialarına dayanarak suçlamada bulunmak isabetli olmayabilir.

Tabii ki, insanları çıkar eksenli bir konuma oturtan seküler sistem içinde, kapitalist piyasa ekonomisi vahşi sömürü kuralları şartlarında ve “ekonominin dini imanı yoktur” anlayışının hakim olduğu yönetimde “yolsuzluk ve sömürü” kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu sebeple cari sistemde, kişisel çıkarların daha fazla belirleyici olduğu bir siyaset anlayışı içinde hiç parti iktidarı yolsuzluktan beri olmamıştır. Belki de, yolsuzluğu en az olanlar, bireysel hayatlarında da olsa dini kimi ibadetleri yapma gayreti içinde oldukları ve hesap bilincini tamamen yitirmedikleri için Erbakan ve Erdoğan hükümeti gibi hükümetlerdir. Hatta bunların bile en fazla yolsuzluğa bulaşanları, içlerindeki sağcı ve solcu seküler anlayışlar hayatlarını tamamen kuşatan kesimler olabilir. Tabii ki, “dindar” görünenlerin de farklı gerekçelerle yolsuzluğa bulaşmaları mümkündür ve vardır.

Ancak bugün, bu “yolsuzluk” yaygarasını koparanların kimler olduğu da dikkate alınmalıdır. Öncelikle Gülenist gurup gerek ağlayıp dini kullanarak halktan topladıkları, gerek dinlemelerden elde ettikleri bilgileri şantaj unsuru olarak kullanarak iş adamlarının vermeye mecbur bırakıldıkları iddia edilen paraları, gerekse başka yollarla elde ettikleri on milyarlarca doları bulan kaynakları hangi kayıtlar altında tuttuklarının, nerelere ve hangi kayıtlarla harcadıklarının, üstelik Gülen’in örtülü ödeneğine ayrıldığı söylenen %15’in nerelere harcandığının, ABD siyasi partilerinin ve FBI’ın bile bundan payını aldığı ile ilgili iddiaların hesabını vermelidirler.

Diğer taraftan, Gülenistlerin “yolsuzluk” yaygarasına en çok destek veren CHP, MHP ve TÜSİAD’çı sermayedarlar, Gülenistlerin müttefikleri olan Koç ve Aydın Doğan, 90 yıldır bu ülkenin kaynaklarını nasıl talan ettiklerinin, halkı nasıl sömürdüklerinin, sadece 28 Şubat sürecinde bu ülkenin 100 milyar dolarının nasıl hiç edildiğinin hesabını vermelidirler. CHP-DYP ve DSP-MHP iktidarları süresince çalınan, çarçur edilen, mafyaya peşkeş çekilen kaynaları yüz milyarlarca dolar tutmaktadır. Bu hortumlama süreçlerinde Genel Müdür olan Kılıçdaroğlu’nun kendi konumunu ve Başbakan yardımcısı olan Bahçeli’nin de bir Bakanının yolsuzluktan dolayı yargılanmasını hatırlayarak, bugün başka amaçlarla “yolsuzluk” iddiasında bulunurken yüzlerinin kızarması gerekmez mi?

Bu tıpkı şuna benziyor; Gezi Parkında bir kaç ağacın yerinin değiştirilmesini bahane ederek, küçük bir çevrecilik olayını büyütüp ülke çapında kalkışmaya dönüştüren CHP-MHP ve her zamanki yandaşları zihniyet kardeşleri KOÇ ve benzeri TÜSİAD’çı sermayedarların, kendi zihniyetlerinin on yıllardır Kürdistan bölgesinin on binlerce ağaçlık ormanları, içlerindeki köyleri ve hayvanlarıyla birlikte, bile bile asker tarafından cayır cayır yakılırken destek olmuşlar, askere övgüler yağdırmışlardı. Aynı şekilde kendilerine villalar yaparken ya da KOÇ Üniversitesini inşa ederken binlerce ağaçlık ormanları kestiklerinde tüm laikler, kapitalistler ve Gezi’de birlikte oldukları tüm ahmak sol, sağ ve liberal kesimler utanmazca bir sessizliğe bürünmüşlerdi. Tüm bu kesimlerin aslında en büyük orman katili kendileri oldukları halde, bir kaç ağaç için Gezi’de attıkları “ağaç sevgisi” çığlıkları, nasıl olayı başka bir amaç için kullanmak ve istismar etmek için atılmışsa; aynı kesimlerin temsil ettiği zihniyet, 90 yılda halkın triyon dolarlarını talan ettiği halde içlerinden bu büyük vurguna bir tek itiraz çıkmamışken, bugün çok daha cüz’i “yolsuzluk” iddialarını bu kesimlerin köpürtmeleri de aynı şekilde, konuyu başka bir amaç için istismardan ibarettir. Gülenist çevrenin geçmişte İslam şeriatı ve Müslüman halkla hep savaşmış, temel haklarımızı yok etmiş olan ve bugün ellerine fırsat geçtiğinde aynısını yapacaklarına şüphe olmayan bu CHP-TÜSİAD zihniyetiyle bütünleşmesi tam da Gülenist Siyonizmle örtüşen bir tutumdur. Üstelik CHP’nin kimi adaylarının tespitinin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerika ziyaretinde malum çevrelerle ve Gülen ekibiyle yapılan görüşmeler sonrası yapılmış olması da ibret verici ilişkiler ağını ortaya koymaktadır. Bu kadar bariz bir sapmayı göremeyen taraftarlarının hali ise, önderini ilahlaştıran zihniyetin kör itaatle sonuçlanan perişanlığını göstermektedir.

Dolayısıyla bizler, bu laik sistem içinde sekülerleşme projesine “hizmet” sunan tarafların, kapitalistçe bir üretim ve kazanç hırsı ile azgın dünyevileşmiş bir tüketim kültürüyle bütünleşmiş hayatlarında bir çok çürüme ve yozlaşmayı yaşadıkları gerçeğini görmek, bu yüzden de bir çok kirliliğe bulaşmış olabileceklerini peşinen kabul etmek ve bu gidişatı ilkesel olarak eleştirip uyarmak durumunda olmalıyız. Ama somut delilleri görmedikçe, düşmanlaşan tarafların birbirlerine yaptıkları ispat edilememiş suçlamaları da hemen doğru kabul etmeyen bir adaleti temsil etmeliyiz. Ayrıca, çatışan veya çatıştırılan bu iki taraf üzerinden aslında İslam’la hesaplaşmak ve İslam’a, Müslümanlara zarar vermek isteyen yerel ve küresel İslam düşmanlarının oyunlarını da görüp ifşa ederek, İslam ile hesaplaşmak isteyenlerin bunu söz konusu laik taraflar üzerinden değil, doğrudan açık İslami kimlikli kesimle yüzleşmeleri gerektiğini haykırmalıyız. Sistem içi sentezci laik kesimler üzerinden, İslam’a zarar vermek isteyen bu hamleyi yapmalarının ahlaksızlık ve korkaklık olduğunu, gerçek İslam ile yüzleşmeye cesaretlerinin olmadığını, çünkü bizimle tartışmak için fikirlerine güvenlerinin bulunmadığını ifade edip, yürekleri yetiyorsa seküler ideolojilerine, modellerine güvenleri varsa doğrudan bizleri muhatap almaları gerektiğini haykıran ve oyunu bozan itirazlar yükseltmeliyiz.

ÇATIŞAN TARAFLAR HAK ETMEDİKLERİ HALDE İSLAM’A NİSPET EDİLDİĞİ İÇİN BU SÜREÇTE İSLAM VE MÜSLÜMANLAR DA ZARAR GÖRÜYOR

Radyo Denge: Neticede iki taraf da halk gözünde İslami olarak görüldüğü için bu çatışmadan İslam da zarar görmüyor mu? Bu iki tarafın bu şekilde ölçüsüzce birbirlerine saldırmaları ve tabiri caizse tüm kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye çalışmaları İslam ve Müslümanlar zaviyesinden nasıl değerlendirilmeli?

Pamak: Maalesef her iki taraf da sürekli İslami kimliğe ve şiarlara vurgu yaparak konuştukları ve daha önce de bilmeyen kesimler gözünde bireysel kimlikleri sebebiyle Müslüman olarak tanındıkları için iki taraf da İslami olarak nitelenmektedir. Bu sebeple aralarındaki çatışmada birbirleriyle ilgili olarak ortaya koydukları her şey, bilmeyen insanların nezdinde İslam’a da fatura edilip, İslam’ın da zarar görmesine yol açıyor. Üstelik bu çatışma sürecinde, iki tarafın taraftarlarını ancak Allah’ın dini üzerinden ikna edip (sürekli tekrarlanan “Allah bizimledir” vurgusuyla Allah ile aldatarak) yanlarında tutabileceklerine ve karşı tarafı da ancak İslami ölçülere aykırı olmakla suçlayarak yıpratabileceklerine inandıkları için, bu süreçte dini argümanları daha çok kullanarak konuşuyorlar ve birbirlerini dinden sapmakla suçluyorlar. Bu sebeple de, İslam’a verdikleri zarar katlanarak artıyor, çünkü bilmeyen insanlar “bunlar ne büyük pisliklere, yolsuzluklara, ahlaksızlılara bulaşmışlar, bu nasıl din?” diyerek faturayı İslam’a kesmek konusunda oldukça cüretkar davranabiliyorlar. Hatta tevhidi uyanış sürecinden gelmiş ya da kıyısından bu sürece bulaşmış kimi “İslamcı” yazarlar bile, iki tarafın bu çirkefliğinden kalkarak, “aman İslami bir devlet olmasın, Müslümanlar birbirlerine yapmadıklarını bırakmazlar, bu yüzden laikliğin kıymetini bilelim” gibi utanmazca çıkarımlar yapabildiler. Yani laiklikle İslam’ı sentez peşinde koşan sekülerleşmiş bir parti ve cemaatin, laik sistem içinde bulaştıkları pisliklerin, adaletsizliklerin, ahlaksızlıkların faturasını, bugün uygulamaya yön vermeyen İslam’i sisteme keserek, çarpık bir okumayla yine laikliğe prim çıkarabilmek hangi mantıkla yada mantıksızlıkla mümkün anlamak zor doğrusu.

Evet dini vurgu ve söylemlerin yoğun biçimde meydanlarda ve medyada uçuştuğu bu süreçte bir taraf diğer tarafı Firavunlaşmakla, Karunlaşmakla suçlamakta, evleri dolaşan ablaları vasıtasıyla AKP öncülerini İslam dışına çıkmakta nitelendirmektedirler. Diğer taraf da İblis gibi Allah’a isyan etmekle, alim olmamakla, Allah’ın şeriatının tesettür hükmünü “füruat” olarak niteleyip kızlara başını açtırmakla, Peygamber’i cemaat çıkarları için istismar etmekle suçluyor. Düşünebiliyor musunuz, “laiklik İslam ile bağdaşır, ekonominin dini imanı olmaz, kamu alanı bütün dinlere eşit uzaklıkta olmalıdır” diyen Tayyip Erdoğan bir meydan konuşmasında rakibini alt etmek için İslam’ı istismar eden üslubunu öyle bir noktaya taşıdı ki, Gülen’in İslam’a aykırı fetvalarını hedef alırken “Allah’ın hükmünün üstünde hüküm yoktur” bile diyebildi. Böylece yeni bir kapatma davası açılırsa oldukça kullanışlı bir delili de rakiplerine vermiş oldu. Tabii ki, bu ifadenin Erdoğan’ca tefsiri yapılıp, bireysel ibadetler alanında bu böyledir demiş olduğu söylenebilir.

Erdoğan bir taraftan İslam vurgusunu arttırmakta, bir taraftan da önce ümmet vurgusu bağlamında gündeme getirdiği “Rabia” işaretini bile, kendi siyasetinin basit devletçi söylemine payanda olarak kullanmaktadır. Bu işaretin “tek millet, tek devlet, tek bayrak ve tek vatan” anlamına geldiğini söyleyerek, bayrak ve vatan konusunda epey kan edebiyatı yapmaktan da çekinmemektedir. Bir de sürekli sanki bir ayetmiş gibi kutsallaştırarak tekrarladığı Yunus Emre’ye ait olduğu söylenen bir söz var; “Yaratılanı severiz Yaratandan ötürü”. Bu sözü her tekrarladığında hep bir hatıram gelir aklıma. 1990 yıllarının başıydı, Meclisteki RP grubundaki grup sekreteri pozisyonda görevli bir arkadaşın yanında oturuyordum. Bülent Arınç da dahil bir grup RP milletvekili de geldiler ve birlikte sohbet ediyorduk. İçlerinden birisi söz sırası gelince, “biz yaratılanı severiz yaratandan ötürü” dedi ve herkes (bugün Edroğan söyledikçe yaptıkları gibi) sanki bir ayetmiş gibi sustu ve tasvip etti. Dayanamadım ve içimi çekerek “elhamdülillah bizler de her yaratılanı sevmeyiz yine yaratandan ötürü” deyiverdim. Hepsi sanki bir ayete karşı çıkıyormuşum gibi hayretle bakıştılar ve ben Mücadele suresi 22. ayeti okuyuverdim: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir toplumun; babaları, oğulları, kardeşleri veya yakınları dahi olsa, Allah’a ve Elçisine muhalefet eden kimseler için bir sevgi beslediklerini göremezsin….”. Bunun üzerine sustular.

Şunu söylemek istiyorum, bu sıraladığım sebeplerle, yani İslami görünme gayreti ve karşı tarafı İslam üzerinden vurma söylemi sonucunda iki tarafın savaşında, bilmeyen kitleler gözünde İslam ve Müslümanlar yıpranmaktadır. Kavgada sürekli İslam’ı kalkan yapmaları da bu zararı katlayan bir unsur olmaktadır. Aslında bu zararın karesini sağlayan ise tevhidi uyanış süreci öncülerinin büyük ekseriyetinin edilgen ya da tarafgir tutumlar içine girip taraflardan birinde yer alma ilkesizliğidir. Halbuki, medyada sesini duyurabilecek, bağımsız İslami kimlikle adil şahidlik mesajını kitlelere ulaştırabilecek güçlü bir İslami yapı son on yılda ortaya çıkarılsaydı, (ki bu mümkündü ama malum sebeplerle bu fırsat heba edildi), o takdirde bu yapı açıkça gidişata müdahale eder ve Hakkı ortaya koyardı. Bu iki tarafında İslam’ temsil etmediklerini, hatta iki tarafın birbirleriyle ilgili olarak söyledikleri “sapma” eleştirisinin ikisi için de doğru olduğunu, tarafların kendileri için değil de birbirleriyle ilgili olarak söyledikleri bu tür tespitlerin haklı ve doğru tespitler oluğunu, iki tarafın da laiklik, demokrasi ve kapitalizmle İslam’ı sentez ederek İslam akıdesinden sapmayı temsil ettiklerini, birbirleriyle ilgili olarak ortaya çıkardıkları yolsuzluk ve dinlemeye, şantaja dair tüm ahlaksızlıkların kaynağının da İslam değil işte bu seküler zihniyetleri olduğunu” açıklayarak, insanlığını kurtuluşunun, adalete ve huzura kavuşmasının yolunun İslam odluğunu ortaya koyardı. Böylece gidişat İslam’a ve Müslümanlara zarar yerine rahmete dönüşürdü. Çaresizlik içindeki kitleler iki taraftan da uzaklaşarak İslami alternatifin yoluna yönelirdi.

Bildiğiniz üzere, buna benzer bir olay 1990’lı yıllarda Necmettin Erbakan ile Esat Efendi arasındaki çatışma sürecinde yaşanmıştı. Bu ikisi arasında yaşanan da yine bir güç ve rant kavgasıydı. Onlar da birbirlerini dini argümanlarla ağır eleştirilere tabi tutuyorlardı. Yine bir çok kasetler ortalığa çıkmıştı. Bunlardan birisinde, Esad Efendi, birlikte çıktıkları bu yolda artık Erbakan’ın cemaati dikkate almadığını, kendi kafasına göre hareket ettiğini, Almanya’dan gelen bavullarla marklara el koyduğunu ve cemaate vermediğini” vb suçlamaları yapıyordu. O zaman bu çatışma “Milli Gençli Vakıfları”nda ve “Hak Yol Vakfı” çevresinde toplanan taraflara bağlı iyi niyetli gençlerin en azından bazılarının, olayın nasıl bir güç ve rant kavgasına dönüşmüş olduğu gerçeğini görüp uyanmalarına yol açtı. O süreçte gücü az da olsa henüz bağımsız İslami kimliğini koruyan bir tevhidi kesim söz konusu olduğu için bu kesimle buluşup tevhidi bilince ulaşanlar da oldu. Eğer bugün de, tevhidi uyanış süreci bakıyesi kesimler bağımsız İslami kimlikli güçlü bir yapı ortaya çıkarıp bahsettiğim adil duruşu ve hak olan mesajı kitlelere gösterebilselerdi, iki tarafın da haklı ve haksız yanlarını ortaya koyabilselerdi, bir tarafa eklemlenmek yerine çatışan tarafların İslam’ı temsil etmediğine şahidlik yapabilselerdi, zayıf da olsalar hiç değilse 1990’lı yıllardaki kadar bile bağımsız kalabilselerdi, hem iki tarafın yanlışlarının faturası İslam’a kesilmeyecek, hem de iki tarafın kirliliği taraflarca ortaya kondukça uyananlar İslam’a koşacaktı.

Ama maalesef bu süreç, tevhidi kesimin bağımsız İslami kimlikli örnek bir yapıyı ortaya çıkarıp bunlardan farklı olduğunu, temizliği, dürüstlüğü, adaleti ve İslami ahlakı ve kimliği temsil ettiğini ortaya koymak yerine iktidar politikaları üzerinden sisteme eklemlenmesi sebebiyle, Müslümanların temsilcisi olarak tanınan AKP-Gülen koalisyonunun taraflarının hak etmedikleri ve öyle olmadıkları halde İslam’ı temsil ettiği kanaati bilmeyenler gözünde kesinleşti. Hatta bu süreçteki kirlenme ve AKP liderinin giderek İslami şiarları çok daha fazla kullanması sebebiyle kimi tevhidi kesimlerde de daha bir yerleşti.

BU SÜREÇTE İSLAM’IN ZARAR GÖRMESİNİN EN BÜYÜK VEBALİ İLKESİZ TEVHİDİ UYANIŞ SÜRECİ ÖNCÜLERİNİN ÜZERİNDEDİR

Radyo Denge: Peki, Tevhidi uyanış süreci öbekleri bu çatışmada nasıl bir konum aldılar? Ne yapmalıydılar?

Pamak: Eğer Müslümanlar 11 yıllık AKP dönemini, yani görece özgürlük ortamını iyi değerlendirip bağımsız İslami kimlikli bir temsil ortaya koyabilselerdi, AKP dönemi çok işimize yarayabilirdi. Ama maalesef bağımsız İslami kimlikli kuşatıcı bir yapıyı, bir Kur’an toplumu nüvesini, Kur’an nesli şurasını oluşturması gerekenler, referandumdan başlayarak büyük çapta AKP politikalarına eklemlendiler. Tevhidi uyanış süreci öncüleri, önce sistem içi değişim sürecinde, eski daha zalim ve İslam düşmanı eski Kemalist statükoya karşı, görece daha özgürlükçü yeni statükonun safında yer alıp, sistem içinde taraf oldular. Bugün de yeni statükoyu oluşturan taraflar çatışınca, yine bağımsız bir tutum sergileyemeyerek bu sefer de AKP safında yer alıp, sistem içi demokratikleşmeyle sağladıkları kazanımlarını koruma refleksiyle yine taraf oldular. Bu amaçla bildiriler, makaleler yayınladılar.

Tabii ki AKP’ye yönelik, daha doğrusu halkın iradesinin kaderi üzerinde söz sahibi olmasını engellemeye yönelik darbeci zorbalıklar söz konusu olduğunda, biz Müslümanlar adil şahidler olmak vasfımız gereği buna da karşı çıkarız. Halka yönelik zorbalığı protesto eder, Allah’ın toplumların kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını isteyen sosyal yasasının işlemesini ve halkın iradesinin serbestçe tecelli ederek siyasi yönetimini özgürce belirlemesini ve hiçbir zorbanın halkların layık oldukları yönetimle yönetilmesine engel olmamasını isteriz. Ama Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyen ve tevhidi akîdeye sahip olmayan yöneticiler, sistem içinde görece olarak ne kadar olumlu işler yaparlarsa yapsınlar, onların taraftarı ve destekçisi konumuna da gelemeyiz, onlara eklemlenemeyiz.

Üstelik bugün yaygın olan tutum, duygusallıklarla savrulmak ve sistem içi siyasete eklemlenmek olunca bu konuda çok daha titiz olmak ve küresel emperyalistlerin operasyonlarına, darbecilere ve onlara alet olan derin cemaate karşı tavır koysak, onları burada yaptığımız gibi topluma tanıtarak ağır eleştirilere tabi tutsak da; aynı zamanda operasyona muhatap kılınan hükümetin İslam’a zarar veren, adaletsizlik, sömürü, yolsuzluk ve yozlaşma üreten seküler yasalarına, sistemine ve eğitim ve kültür politikalarına, neo-liberal kapitalist ekonomi politikalarına da eleştirilerimizi sürdürmek ve ondan da beri olduğumuzu vurgulamak zorundayız.

Buna rağmen tevhidi uyanış süreci öncülerinden çoğu, medyada büyük ilanlar yayınlayarak, basın açıklamaları yaparak, dergilerinin sayfalarını iki tarafı mü’min kardeşler olarak niteleyip, “çatışan iki mü’min taifenin arasının bulunmasına” dair ayetleri yanlış yerde kullanan makaleler yazarak ya da internet sitelerinde bir tarafın laik parti ama öncülerinin bireysel olarak Müslüman olduklarını, ikinci tarafın ise İslami bir cemaat olduğunu söyleyen açıklamalar yaparak, bu iki İslam dışı taifenin İslam’ı temsil ettikleri imajını güçlendiren tutumlar takınarak, İslam’a ve Müslümanlara verilen zararı arttırıcı bir rol oynamışlardı.

Halbuki, laiklik ve kapitalizmle İslam’ı uzlaştırma, sekülerleşme / protestanlaşma hedefine birliket hizmet eden bu tarafların, birbirleriyle iktidar ve rant çatışmasına girdikten sonra bunların birbirleri hakkında söyledikleri sözlerle, ortaya çıkardıklarını iddia ettikleri bilgi ve belgeleri medyada paylaşarak oluşturdukları imajla, kirli, yolsuzluklara bulanmış ve amacı için her şeyi yapacak kadar gözü dönmüş, iftiracı, yalancı ve her türlü ahlaksızlığa bulaşmış oldukları bizzat kendilerince ortaya konmaktadır. Üstelik bu iki taraf da bugün birbiri için meydanlara ve medyaya taşıdıkları her şeyi eskiden de biliyorlardı. Üstelik bizler yıllardır bu konuları eleştiren paneller yapıyor, makaleler yazarak ifşa ediyoruz. Zaten kendileri de cüretkarca bütün yayın organlarında bunları yıllardır açıkça yayınlıyorlar. Ama çıkar çatışmasına girmedikleri sürece, birbirlerinin sapmalarına ses çıkarmıyor, olumlu görüyorlardı. Mesela Gülen’in başörtüsü için “füruat” dediği, darbecilerle zelil ilişkiler kurduğu, ABD ve İsrail ile ittifak kurduğu, Olimpiyatlarda yediği herzeler, yanlışlarına sürekli Peygamber’in onayını aldığı safsatasını, rüyalarla amel ettikleri sapmasını Erdoğan ve AKP yandaşı yazarlar daha önceden bilmiyorlar mıydı? Tabii ki herkes gibi onlar da biliyorlardı. Ama çıkar birlikteliği içinde aynı hedefe yürüyorlardı. Üstelik Erdoğan bütün bu sapmalarını o zamanda bildiği halde, sonradan “ne istediler de vermedik” diyeceği desteği veriyordu. Bu sebeple, bugün bunları yeni duyuyorlarmış gibi kampanya açmaları ahlaki bir duruş değildir. Aynı ahlakilikten uzak duruş, Gülen kadrosu için de AKP hakkında bildikleriyle ilgili olarak geçerlidir.

Bütün bunlar, bahsettiğim sebeplerle İslam’a ve Müslümanlara zarar vermeye devam ediyor. Tevhidi kesimin buna rağmen bağımsız bir örneklik ortaya koyamaması ve İslam’ı kendilerinin temsil ettiğinin belirginleşmesini sağlayamaması yüzünden, bu süreçte artık ülke ve bölge halklarının gözünde İslam’ın ve Müslümanların yıpranması, tükenmesi ve alternatif olmaktan çıkmaları tehlikesi oluşmaktadır. Bu yüzden, ülke ve bölge için İslami sistem umut olmaktan çıkarılmaya doğru sürüklenilmektedir. Bunun vebali sistem içi iktidarlara eklenmek yerine bağımsız İslami kimlikli yapı oluşturup muhalif bir konum belirlememiş ve vahye şahidlik/örneklik sorumluluklarını kuşanarak model ve umut üretememiş olan tevhidi uyanış süreci öncülerinin üzerindedir.

NOT: 4. Bölümde, inşallah tevhidi uyanış süreci öncülerinin bu çatışma sürecindeki tutumlarını somut bazı örnekler üzerinden konuşmayı sürdüreceğiz.

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (2.Bölüm)

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (2.Bölüm)

” AKP-Gülen Koalisyonundan da Baskı Gördük”.
“Gülenist ‘Türk Siyonizmi’ İslam Değildir”.
İSLAMİ KİMLİĞE VE KÜRT ETNİK KİMLİĞİNE YÖNELİK BASKI, YASAK VE ZULÜMLERE KARŞI NİTELİKLİ MÜCADELELER VERDİK 
Radyo Denge: Müsaadenizle yeni statüko dönemine geçmeden önce eskisiyle ilgili bir hususun altını çizmek istiyorum. Anlattığınız bu uzun süreçte, Kemalist askeri vesayet döneminde ideolojik seküler sistemin ötekileştirip düşmanlaştırdığı iki kesime yapılan, İslami kimlik ve İslam şeriatıyla, Kürt etnik kimliği, ana dili ve kültürüne yönelik inkâr, asimilasyon başta olmak üzere, çok boyutlu zulümleri ifşa edip eleştirerek, İslami çözümü öneren çalışmalar yaptınız. Galiba sistemi en çok rahatsız eden de bu husus oldu. Ne dersiniz?
 
Pamak: Doğru bir tespit bu. Evet, Türkiye’de kurulan sistem, ilk icraat olarak İslam şeriatını tehdit ve düşman konumuna oturtup, ümmet bilincini dışlayarak ve hilafeti kaldırarak, laik batıcı Kemalizmi, Türk ulusalcılığını, pozitivizmi ve sekülerizmi içeren resmi ideolojiyi dinleştirip bütün topluma dayatınca; başlangıçta İslami kimlik, İslam hukuku/şeriatı, ümmet bilinci ve Müslüman halk ötekileştirilip, düşmanlaştırıldı. Tehdit ve düşman algısında 1. sıraya oturtuldu. Evet böylece, İslam şeriatı ve ümmet bilinci “irtica” olarak yaftalanıp, bu ortak değerlerin kaldırılması sonucunda da, İslam’dan boşaltılan ortak üst kimlik alanını doldurmak amacıyla Türk ulusalcılığına dayalı resmi din olan Kemalizmin İslam düşmanı laiklik anlayışıyla Batının seküler değerleri kutsallaştırılıp, bu resmi ideoloji bütün halklara bütün hayat alanlarında dayatıldı. Daha sonra bu tercihin kaçınılmaz sonucu olarak, Türk ulusalcısı resmi ideoloji önünde engel görülen Kürt etnik kimliği, Kürt anadili de ötekileştirilip, düşman ve tehdit algısının 2. sırasına yerleştirildi. Çünkü aynı resmi dinin yani “ulusalcı laik Kemalizm”in diğer temel ayağı ise Türkçülük olduğu ve bütün kavimleri eşdeğer saygıdeğer konumda gören, adaletle kucaklayıp kardeşleştiren İslam ve ümmet bilinci dışlandığı için Kürt etnik kimliği de İslami kimlik gibi ötekileştirilip dışlanmış ve aynı inkârcı asimilasyoncu politikalara muhatap kılınmıştır.
Sonuçta, sistemin ömrü sürekli bu iki kimlikten oluşturulan “iç düşman”a karşı savaşmakla ve bu savaş ortamında üretilen sorunlarla boğuşmakla geçti. Zaman içinde konjonktürel düşmanlar (Komünizm gibi) icad edilse de, ilk iki “düşman”a karşı teyakkuz hali ve çatışma süreklilik arz etti. Bu sebeple, sisteme ve devlete egemen oligarşi, kendisine iktidar, rant, çıkar sağlayan statükoyu değiştirme potansiyeli taşıyan bu iç düşmanlara karşı, statükoyu korumak refleksiyle, sürekli halkın özgürleşmesini engelleyici şiddete dayalı politikalar üretti. Darbe, çete, baskı, yasak ve çok boyutlu zulümler sistemin süreklilik arz eden karakteri haline geldi. Üst rütbeli kimi asker bürokratların liderliğindeki oligarşik despotizmin, resmi ideoloji dışındaki düşünce, inanç ve kimlikleri, özellikle de İslam’ı ve Kürt etnik kimliğini ötekileştirip, şiddete dayalı inkarcı ve asimilasyoncu politikaları uygulamaya koyması sonucunda oluşan sorunlar, yeni pek çok sorunların da kaynağı haline geldi. Bu zulüm bataklığında, sorunlar çığ gibi yuvarlanarak toplumun üzerine çöktüler. Aynı Kemalist vesayetçi, darbeci resmi ideoloji kadrolarının çözümsüzlük dayatmalarıyla daha da büyüyerek ve sorunlar yumağı halini alarak, sürekli kriz ve bunalımlara kaynaklık ettiler. İşte biz sistemin başkentinde tevhidi mesaj ve bağımsız İslami kimlikle bu zalimane gidişe ve oluşturduğu vahşete itirazla ortaya çıkıp zalim sultanın yüzüne hakkı haykırmaya çalıştık. Bu sebeple de başımıza gelmeyen kalmadı.
Radyo Denge: Şu tespitiniz önemli; sistem İslami kimliği dışlayıp, İslam hukuku (şeriatı) ile hükmetmeyi reddedip düşmanlaştırınca, hevaya dayalı laik yasalarla zulüm kaçınılmaz hale geldi. Sonuçta da Kürt sorunu da dahil bir çok sorun doğdu ve aynı ulusalcı laik kadroların bu seküler dayatması devam ettiği için de çözümsüzlük de sürdü, sorun daha da büyüdü, öyle değil mi?
Pamak: Evet, insanın heva ve zannıyla ürettiği laik ideoloji ve yasalar topluma dayatıldığında egemen olan kadroların heva ve zanları esas alındığı için, sadece egemenlerin düşünceleri ve çıkarları belirleyici olur, diğer geniş kesimler dışlanıp zulme ve sömürüye muhatap kılınır. Bu kaçınılmazdır. Çünkü sahici ve bütüncül adalet ancak Allah’ın hükmünü belirleyici kılan bir sistemde sağlanabilir. İşte bu sebeple de, Kemalist sistem, hem Allah’ın şeriatını tehdit ve düşman sayıp dışlaması yüzünden heva ve zanna dayalı laik yasaları uygulamaya koymasının sonucunda zulüm, sömürü ve adaletsizlik kaçınılmaz sonuç oldu. Hem de Allah’ın şeriatına karşı açtığı savaş sonucunda doğan boşluğu doldurmak üzere ürettiği Kemalizm dinini Türk ulusalcılığı üzerine oturtunca, Kürt sorununu da doğuran yeni büyük zulümlere kaynaklık edecek fitili de ateşlemiş oldu.
Böyle olunca sistem, Kemalist resmi dinin dili olarak saydığı Türkçeyi de resmi kurumlarda, eğitimde, basın yayın hayatında ve hatta uzun yıllar sokakta da dayatmayı ve diğer dilleri de yasaklamayı önemli bir vecibe olarak görmüştür. Bu bağlamda, tıpkı Türkçe gibi Allah’ın saygıdeğer ve korunması gereken ayetlerinden olan Kürt dili yasaklanmış, yıllarca süren yasak sürecinde Kürtçe konuşanlar, yazanlar ağır cezalara çarptırılmış, Kürt etnik kimliği asimilasyon ve şiddete dayalı politikalarla yok edilmeye çalışılmıştır. Bu sebeple yaklaşık 90 yıldır ana dilde eğitimin yasaklanması sebebiyle, resmi dil dışındaki diller gelişme ve yaşama imkânından mahrum bırakılarak, düşünceyi ve tefekkürü dumura uğratan büyük bir zulmün altına imza atılmıştır.
İşte başta İslami kimlik sonra da Kürt etnik kimliği olarak belirlenen bu iki “iç düşman”a karşı takip edilen şiddet eksenli inkâr, asimilasyon politika ve uygulamalarıyla, katliamlar, işkenceler, faili meçhuller, yargısız infazlar, köy yakmalar, göçe zorlamalar, mecburi iskânlarla büyük, yaygın ve derin zulümler gerçekleştirilerek ülke tam bir zulüm bataklığına dönüştürüldü.
Bu sebeple bilinmelidir ki, şirk sisteminin en temel düşmanı yüzyıllarca halkların arasında kardeşliği tesis etmiş olan İslami kimliktir, adaleti tesis etmiş bulunan İslam şeriatıdır ve birliği sağlamış olan ümmet bilincidir. Çünkü kavmi ve dini farklı diğer kimliklere adil bir zeminde yaşama ve kendini gerçekleştirme imkânını en sahici biçimde tanıyan sadece bütün insanların Rabbi olan Allah’ın dini İslam’dır. Bu sebeple, farklı kimlikleri, kutsadıkları Türk kimliği ve seküler Batı kültürü içinde eritmeyi hedefleyen bir resmi ideoloji dayatmak isteyenlerin ilk karşı çıkıp ortadan kaldırmak istedikleri şey İslam hukuku oldu. Bu birinci kimliğin ve onun adil hukuku olan İslam şeriatının reddedilmesi ikincil olarak ve bu ilk reddediş sebebiyle Kürt etnik kimliğinin de reddine yol açmıştır ve Kürt sorununu doğurmuştur. Bu tespitin altını onlarca defa çizmek ve idrak etmek gerekir. Çünkü bu doğru tespit aynı zamanda doğru çözümün anahtarını da içinde taşımakta, adalete giden doğru istikameti de göstermektedir.
Radyo Denge: Gerek sizin şahsen, gerekse İLKAV’ın bu konularda yaptıklarını internet sitesinden takip ettiğimizde karşımıza çıkan manzara şu; bu temel zulümler konusunda bir yandan kurtuluş yolunu gösteren tevhidi bakış açısını ve bilincini oluşturmak, diğer yandan zulmü ifşa edip, hak ihlallerine itiraz ederek mazlum halkların hukukunu korumak, adaleti gündemleştirmek, zalimi ve zulmünü defetmek için bu uzun süreçte neredeyse hiç durmadan mücadele edildiğini görüyoruz.
 
Pamak: Elhamdülillah. Bu konudaki sorumluluklarımızı idrak etmeyi ve sadece kendi rızası için gereğini yerine getirmek üzere çaba gösterme iradesini lütfeden Rabbimize hamdolsun. Sistemin en temel zulüm alanlarına yoğunlaştık, zulmün sahibi olan ilahlaştırılmış kurumlarına karşı mücadeleyi sürekli kıldık. Bu mücadelede önceliği tagutun en öncelikle hedef aldığı İslami kimlik alanındaki ideolojik boyutlu zulümlere karşı mücadeleye verdik. Bu bağlamda, alternatif eğitim ve tebliğ çalışmalarıyla insanlarımızı zulümatın bu kuşatmasından, zihinlerini işgalden kurtarmaya yönelik programlar geliştirmeye çalıştık. Halkımızın Diyanet’in yaymaya çalıştığı laik devletle uzlaşmış resmi din algısına da, eğitim sisteminde gerçekleştirilen sekülerleştirme programlarına da, tarikatlarda ve Gülen cemaati benzeri hurafeci kesimlerde yayılmaya çalışılan hak-batıl karışımı din anlayışlarına da kapılmamaları için, hem bu din algılarındaki gayri İslamiliklere dikkat çekip uyaran ve bunlardan korunmaya çağıran, hem de Kur’an ve sünnet ışığında sahih din anlayışının temel imani ilkelerini gündemlerine sokmaya çalışan çabalarımız oldu. Sonuçta kendimizi ve çevremizi geleneksel ve modern cahiliyeden arındırarak vahiyle inşa etmeye yönelik çalışmalara yoğunlaştık. Rabbimiz kabul etsin ve bereketlendirsin inşallah.
Bu minvalde, sisteme ve zulümlerine yönelik kapsamlı mücadelelere giriştik. Allah’a hamd olsun, Kur’ani mesajını gündemleştirdiğimiz taguti sistemin başkentindeki salonlar, meydanlar yüz yıllardır duymadıkları hakikati, tagutu reddedip Allah’ı tekbir etmenin ortaya konuşunu (Şeyho hocamızın ifadesiyle) belki de ilk defa bu kadar açık ve anlaşılır bir biçimde duymaya başladılar. Bu bağlamda, İslami kimliğe, İslam şeriatına yönelik baskı, yasak, zulümlere yol açan anayasa, yasa ve yönetmelikleri; İslam’ı ve Müslümanları dönüştürmeye, laik sistemin razı olduğu biçime sokmaya yönelik ideolojik yayın ve kültür politikalarını; yeni nesilleri resmi ideoloji tornasından geçirip bâtılda tek tipleştirmeye yönelik proje ve eğitim programlarını; Rabbi tevhide karşı olanların eğitim alanında dayattıkları “tevhidi tedrisat yasası” zulmü ve beyin yıkama merkezi olarak kullanılan zorunlu ideolojik öğütümü; bütün bu zulümlerle istedikleri sonucu alamayınca da sık sık devreye soktukları darbeleri, muhtıraları, sürekli kıldıkları askeri vesayeti hedef aldık. Bütün bu konularda konferanslar, paneller ve çok çeşitli etkinlikler gerçekleştirdik. Süreklilik arz eden eylemlerimizde de konuyu sürekli işledik. İslami kimliğe yönelik 90 yıllık baskı, yasak ve çok boyutlu zulümleri 4-5 metre yüksekliğinde bez pankartlara yazarak özet olarak sıralayıp başkent meydan ve caddelerinde halkımıza duyurarak itirazımızı yükselttik ve taguti sistemi protesto eden eylemler, basın açıklamaları düzenledik.
Rabbimizin yardımıyla ve İLKAV öncülüğünde Ankaralı Müslümanların samimi desteğiyle işte bu hedeflere 25 yıl boyunca en net, en açık ve en ilkeli itirazları, eleştirileri yönelttik. Halkımızı bütün bu konularda bilgilendirmeye, yaşadıkları zulümleri kanıksamamaları, farkına varmaları ve mücadele etmeleri için uyarmaya ve İslami bilinçle harekete geçirmeye çalıştık. Bütün bu zulümlerin muhatabı olan kitleleri, laik sistem, ulus devlet  ve zulümlerine karşı muhalif bir bilince ve tevhidi bağımsız bir İslami kimliğe taşımaya vesile olacak çalışmalara yoğunlaştık. Sonuçta 2010’dan itibaren sistem kendini görece özgürlükçü bir değişime uğratarak yenileme mecburiyetiyle karşı karşıya kaldıysa, bunda bu çalışmaların önemli rolü olduğu unutulmamalı.
Toplumu vahiyle buluşturup İslami muhalif bilinci inşa etme mücadelesi yanında, şirk sisteminin bütün hukuk ihlallerine ve zulümlerine karşı mücadele sürecinde de, öncelikle İslam’a yönelik saldırılara karşı verilen tevhid, adalet ve ıslah mücadelesinden sonra tabii ki ikinci önceliği ve ağırlığı da diğer önemli ve yoğun zulüm kaynağı olan Kürt sorunu alanında yaşanan zulümlere karşı mücadeleye verdik. Bu bağlamda Kürt halkına yapılan zulümleri ifşa edip, zalim sisteme tavır koyarak adalet mücadelemizi sürdürmeye ve adil şahidilik sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalıştık.
 
Radyo Denge: Kürt sorununa ilgi gösterme ve Kürt halkına yapılan zulümlere itiraz edip sistemi açık ve ilkeli biçimde eleştirmede ve en önemlisi bu eleştiriyi başkentte gündemleştirip salon ve meydan eylemleriyle toplumu bilinçlendirmede önemli çabalarınızın olduğunu biliyoruz. Bazılarınca netameli sayılan ve uzak durulması gerektiğine inanılan bu konuyu Müslüman camianın gündemine ilk getirenlerden birisi olarak son 23 yılda yaşananları en isabetli ve kapsamlı anlatabileceklerden birisiniz. Sizin 1991 yılında bu sorunu ilk defa Müslümanların gündemine sokan çıkışınızın çok tartışmalara yol açtığı da biliniyor. Bu bağlamda Kürt halkına yapılan zulümlere itiraz eden bildiri, makale ve DGM savunmalarınızdan önce bu konuda Müslümanlar arasında başka örneğe rastlamıyoruz. Kürt sorunu konusunda iki kitabı olan başka bir Müslüman da yok galiba. Peki Müslümanlar, sizin bu konudaki söylem ve tavrınızı nasıl karşıladılar, sorun yaşadınız mı?
 
Pamak: Daha önce söylediğim gibi, Kürt halkına yönelik baskı, yasak ve çok boyutlu zulümler gerçekten de dünyada az rastlanacak derecede kapsamlı, vahşi ve derin yaralara yol açan zulümlerdi. Bu sebepten, kendi dibimizde, yanımızda, komşumuzda, akrabalarımızda yaşanan bu büyük ıstırap, yaklaşık 20 yılını Türkçülük ideolojisine bağlı olarak geçirmiş birisi olarak benim gündemime, ancak Kur’an’la buluşup tevhidi imanla şereflenerek gerçek ölçülerde bir Müslüman olmamdan sonra, yani gerçek adaletin vahyi ölçülerinden haberdar olduktan sonra girebilmiştir maalesef. Vahiyle arınıp tevhidi ölçülerle bakmaya başlayınca, taguti devleti ve zulüm ve ifsad için organize olmuş kurumlarını gerçek kimlik ve nitelikleriyle ve yapmakta oldukları büyük zulümleriyle tanıma ve onlardan ayrışıp tagutu reddetme imkanına kavuştum. Ondan sonra da bir yandan öğrenip yaşadığım Kur’an’ın kurtarıcı mesajını merhametle diğer insanlara da yaymaya çalışırken, diğer yandan da zulüm sistemini ve kapsamlı zulümlerini ifşa edip ortadan kalkması için mücadeleye yoğunlaşmaya çalıştım. Bu amaçla İLKAV ve Mazlum-Der’i kurmaya yöneldiğimizi daha önce ifade etmiştim.
Kürt sorununu da, tıpkı vahyi ölçülerle insan hakları mücadelesinde olduğu gibi, ilk defa Müslümanların gündemine getirişimiz, 1991 yılı ikinci yarısı olarak hatırladığım bir zamanda Mazlum-Der Genel Başkanı olarak imzaladığım bir bildiriyle başlamıştır. Basın bildirimiz, “Ey Mazlum Kürt Halkı” diye bir hitapla başlıyordu. Ve Kürt halkına yapılan tüm zulümler ifade edilip, bunları kendimize yapılmış saydığımızı, zalim ulus devlete ve zulümlerine karşı Mazlum Kürt halkının yanında olduğumuzu, olacağımızı ifade etmiştik. Aynı bildiride “Zalim devleti, yaptığı ve yapmaya devam ettiği zulümlere bir an önce son vermeye, bugüne kadar yapmış olduğu baskı, zulüm ve katliamlar sebebiyle de mazlum Kürt halkından özür dilemeye çağırıyoruz” diye bir de çağrıda bulunmuştuk. İşte bundan sonra olumlu tepkiler yanında, oldukça olumsuz ve neredeyse bizi Kürtçülük yapmakla bile suçlayacak kadar ileri giden olumsuz tepkiler de aldım. Bu olumsuz tepkilerden sadece iki tanesini ifade etmek isterim. Birincisi Mazlum-Der yönetim kurulu üyesi bir arkadaşımızdan geldi ve bizi ağır şekilde suçladı ve Mazlum-Der içinde tartışma başlattı. Özetle, “Kürtlere ne zulüm yapılıyor ki, Kastamonu’daki bir Türk çocuğu ile Hakkari’deki bir Kürt çocuğu arasında yoksulluk ve yaşadığı sıkıntılar bakımından ne fark var ki?” diyebilecek kadar yaşananlara kör bir noktada durabiliyordu.
Radyo Denge: Halbuki siz daha öncesinde yaklaşık 20 yıl Türkçülük yapmış birisi olduğunuzu söylüyorsunuz. Buna rağmen, nasıl oluyor da sizin ulaştığınız adil şahidlik bilincine hep Müslüman olduğunu sanan çevreler ulaşamıyorlar? Anlamak zor doğrusu.
Pamak: Cevabı açık, ben bu Türkçü, Türk-İslam sentezcisi geçmişimi cahiliye olarak niteleyip reddederek arınmak suretiyle İslam’a giriş yapma konumdayım. Onlar ise hep Müslüman olduklarına inanıyorlar ve İslam’ı rutinleşmiş bir hal olarak yaşıyorlar. Bu sebeple, ben vahiyle buluşup onu hakkıyla okuyup, anlayıp, öğüt alarak yaşama cehdi içinde Allah’a teslimiyet ruhunu yakalamaya ve cahiliyeye ait üzerimdeki kirleri atmaya çabalarken, onlar çocukluktan beri çevreden ve okuldan kaptıkları ulusalcılık virüsünü, ulusçu kirlilikleri üzerlerinde taşıdıkları halde kendilerini Müslüman saydıkları için bunlardan arınma çabası vermeden hayata devam ediyorlar. Bu sebeple de, üzerlerindeki bu virüsün varlığından bile haberdar olmadan ve bu hali kanıksamış olarak kendilerinin doğru bir din anlayışı üzerinde olduklarını düşünerek, herhangi bir arınma çabası da göstermiyorlar. Halbuki, cahiliye toplumu içinde yaşayan ve sürekli kirlenmeye maruz bırakılan mü’minlerin, eğitim, çevre, medya vb alanlardan kaptıkları pisliklerden, cahili kirliliklerden “verrucze fehcur” (müddessir 5) emri gereğince arınmak için sürekli bir çaba içinde olmaları önemli bir sorumluluktur. Bu arınma, geçici bir an için gerçekleşip ondan sonra işlevi biten bir sorumluluk da değil, hayat boyu sürdürülmesi gereken bir çaba ve sorumluluk olmak durumundadır.
Nitekim onların bu arınma çabası göstermemek ve devletin kutsallığına dair kirliliği üzerlerinde taşımak sebebiyle göremedikleri Kürt halkına yapılan açık zulmü, ben 20 yıllık “devlet-i ebed müddet” anlayışlı ulus devletçi Türkçülüğü terk edip vahyin ölçülerini kavrayınca kolaylıkla görebiliyor ve başkentte yaptığım konuşmalarda şunları söyleyebiliyordum; “Devlet halkın, ümmetin hizmetkârıdır, ayaklarımızdaki pabuç misali bir hizmet aygıtıdır, ayağımızı sıkarsa değiştirilir, asıl olan halktır, ümmettir. Önemli olan ümmetin işlerinin adaletle yönetilmesidir. Adalet de ancak bütün insanların Rabbi olan Allah’ın hükmüyle hükmedildiği zaman sağlanabilir. İslami olmayan kesimler bile ancak onların da Rabbi olan Allah’ın hükmüyle hükmedildiği zaman adaletle muamele görürler ve güvence altında olurlar”.
Radyo Denge: İki somut örneği aktaracağınızı söylemiştiniz, ikinci örnek nasıldı?
 
Pamak: İkinci örnek çok daha üzücü ve şaşırtıcı. 1992 yılında çatışan iki Müslüman grubun arasını bulmak, ihtilaflarının çözümüne katkıda bulunmak üzere dört kişilik bir heyetle Diyarbakır’a gitmiştik. İlk olarak saldırgan olan grubun lider kadrosuyla görüştük. Görüşme sürecinde o grubun lideri bizim “Ey Mazlum Kürt Halkı” hitabıyla yayınladığımız o bildiriye atıfta bulunarak, bunu doğru bulmadıklarını, bizi bu sebeple kınadıklarını ifade ederek, Kürt sorunu diye bir sorunun bulunmadığına ve bunun bir Amerikan uydurması, emperyalizmin bir oyunu olduğuna dair şaşırtıcı beyanlarda bulundu. Gerçekten de hepimiz şaşırıp kalmıştık. Hadi batıda ulusalcı kirliliklerle malûl Müslümanlar somut gerçeklikten de uzakta oldukları için fark edemiyorlar diyelim, peki bu bölgede olayların içinde yaşayanlar nasıl bu çarpıcı zulmü ve doğurduğu devasa sorunları görmezden gelebiliyorlardı? Evet emperyalizmin bu bölgede oyunlar içinde olduğu doğru da, bunun olması, bu bölgede TC Devletinin emperyalizme de hizmet sunan bu zulüm bataklığını oluşturmuş olduğu gerçeğini görmezden gelmeye sebep olabilir mi? Kitaplarımda uzun uzun tahlil ettiğim bu konulara söyleşi hudutlarını aşmamak için daha fazla girmeyeyim.
 
Radyo Denge: Peki, tekrar konuya dönecek olursak, sistemi çok rahatsız eden Kürt sorununa dair söylem ve eylemleriniz bağlamında o yıllarda başka neler yaptınız?
 
Pamak: 1992 yılında Mazlum-Der olarak Ankara’da yine bir ilk olan, ülke çapındaki farklı İslami grupların öncülerinin konuşmacı olarak iştirak ettikleri “Kürt Forumu”nu gerçekleştirdik. Bu toplantı hem Müslümanlar zaviyesinden bir ilkti, hem de başkentte ilk defa bu muhtevada açık bir toplantı gerçekleştirilmiş oluyordu. Burada yapılan konuşmalar sebebiyle yargılanan 3-4 kişiden birisi de ben oldum. Bu mahkeme sürecinde yaptığım savunmada, aslında, Kürt halkının varlığı ve muhatap olduğu zulümler, baskılar, yasaklar, sürgünler, katliamlar konusunu belgelerle ispat edip devleti bu zulümleri sebebiyle yargılamaya çalıştım. Bu savunmam ve ek belgeleri “Kürt Sorunu ve Müslümanlar” adlı kitabımda yer aldı. Yayınlamış 8 kitabımın ikisi Kürt sorunuyla ilgilidir, birisi bu adını zikrettiği kitap, diğeri de Tatvan’da yaptığım bir konuşmam üzerine orada açılan dava sebebiyle Tatvan Mahkemesinde yaptığım savunmayı da ihtiva eden “İslami açıdan Kürt Sorunu” adlı kitaptır.
Daha sonraki süreçte İLKAV olarak da Kürt sorunu ve Kürt haklına yönelik zulümler, baskılar, yasaklar, yargısız infazlar, faili meçhuller, köy yakmalar vb hakkında süreklilik arz eden itirazlarımız, devlete ve kurumlarına yönelik protesto eylemlerimiz, çok sayıda konferanslarımız, panellerimiz ve basın açıklamalarımız oldu. 1998’de Sivas SRT televizyonunda yaptığım konuşmada da ağırlıkla bu konu gündeme gelmiş, mazlum Kürt halkına yapılan zulümler açıkça gündeme getirilip eleştirilmiş ve PKK’nın da bu zulüm bataklığında yine devletin gölgesinde ve desteğinde ortaya çıkarılmış olduğu ifade edilmişti. Sonuçta bugün iki tarafın şiddeti tırmandırmasıyla yeni zulümlerin oluştuğuna dikkat çekilmişti. Şiddetten beslenen iki tarafın da seküler, ulusalcı, laik ve batıcı olmak bakımından ideolojik kardeşler oldukları ortaya konmuş ve Müslümanların iki tarafa da uzakta durarak bağımsız İslami kimlikle adil şahidler olmak sorumluluğunu üstlenmeleri ve mazlum halkın ve haklarının savunucusu olmaları gerektiği ifade edilmişti.
İşte İslami kimlik ve İslam şeriatını düşmanlaştırıp, öncelikle İslam’a ve Müslümanlara, sonra da dayattığı Türk ulusalcısı resmi ideolojiye uyum sağlamayan başta Müslümanlar ve Kürt halkı olmak üzere farklı kesimlere yapılan tüm zulümlere karşı bu ilkeli ve açık mücadelemiz, kurtarıcı tevhidi mesajı tüm insanlara ulaştırmaya yönelik çalışmalarımız ile herkes için adalet isteyen tutumumuz, deriniyle görüneniyle devlet ve tüm kurumlarının üzerimize gelmesi sonucunu doğurdu. Sürekli takip edildik, hukuksuz dinlemelere maruz bırakıldık, sürekli yargılandık. Evden çıkıp Vakıf merkezine giderken ve Vakıf çevresinde zaman zaman polis otoları içinde birilerini beklerken görürdüm. Muhtemelen telefon dinlemesi yanında ortam dinlemesi de yapıyorlardı.
Çevremizden bir çok arkadaş emniyet ve MİT kaynaklı tehditlerle bizden uzak tutulmaya veya hakkımızda bilgi vermeye zorlandılar. Zaman zaman bazı kardeşlerimiz bizim hakkımızda bilgi almak amacıyla sorguya çekildiler. Bu konumda sorguya çekilen üç ayrı kardeşimizin bize bildirdiklerine göre “Bu Mehmet Pamak kim? Ne yapmak istiyor? Amacı ne ve kimlerden destek alıyor? Yanına kimler gelip gidiyor? Devleti rahatsız eden konuşmalar yapma, yazılar yazma ve faaliyetlerde bulunma cesaretini ve gücünü nereden alıyor?” misali sorular soruyorlardı. Bu minvalde sorgulananlardan birisi de Şeyho Duman hocamız olmuştu. Onu sorgulayan MİT görevlilerinden birisi kendisini eski müftülerden tefsir yazarı Ali Arslan’dan ders aldığını ifade ederek tanıttıktan sonra yukarıdaki soruyu yöneltip “Bu Mehmet Pamak kim? Ne yapmak istiyor? Amacı ne ve kimlerden destek alıyor? Bu cesareti nereden alıyor?” gibi soruların cevabını almak istemişti. Şeyho Hocamız, “Mehmet Pamak daha önce Türk-İslam sentezine inanan milliyetçi bir insan, o zaman da inandığı dava için sonuna kadar giden, davasına hizmet uğrunda fedakâr, gayretli ve hiçbir baskıya prim vermeden mücadele eden bir karakteri var, şimdi de Hak davaya inanıyor ve bu yapı bu sefer de Hak dava uğrunda aynı mücadeleci karakteriyle hareket ediyor” diyor. Bunun üzerine o Ali Arslan’dan ders aldığını söyleyen MİT elemanı “Yani cahiliyede iken cesur ve inandığı dava için sonuna kadar mücadele eden bir yapısı olan Hz. Ömer’in Müslüman olduktan sonra da aynı karakterinin İslam’ın hizmetine girmesi gibi mi hocam” diye yorum yapıyor. Bize ulaştırılmasını istedikleri bazı uyarılarda, korkutup yıldırmaya yönelik tehdit içerikli beyanlarda bulunuyorlar. İnşallah Rabbimiz, onların yaptığı yorumda olduğu gibi hepimize Hz. Ömer misali cesur, onurlu ve adil olmayı nasip eder.
Daha önce ifade etmiştim, mecliste Allah’ın ayetlerini gündemleştirip başörtüsü yasağına karşı çıktığım zaman darbeci Devlet Başkanı Kenan Evren de “Bu adam kim, bu cesareti nereden alıyor?” türü benzer sorular yöneltmişti Meclis Başkanına. Zalimler seküler mantıklarıyla şöyle düşünüyorlar, “Devlet biziz, güç bizde, Ordu, MİT, Emniyet bizim emrimizde, CIA, MOSSAD vb dış güçler İslam’a karşı bizi destekliyor, o halde bize karşı çıkacak cesaret ve gücü bu adamlar nereden buluyorlar?”. Halbuki Hakka inanmanın, haklı konumda bulunmanın ve Allah’a teslim olmanın en büyük güç ve cesaret kaynağı olduğunu anlayamıyorlar. Bir de, bizler hiç kimseye zulmetmiyor, haksızlık etmiyoruz, tam tersine bize zulmedenlerin bile kurtuluşuna vesile olmak için Allah’ın kurtarıcı mesajını herkese ulaştırmak üzere çırpınıyoruz. Dolayısıyla Hakka dayanan, haklı olan ve insanlar için hayırlı bir konumda bulunmaktan daha büyük güç ve cesaret kaynağı olabilir mi? İşte İLKAV çatısı altında bu zorlu süreçlerde mücadeleyi yürüten kardeşlerimiz de, bu sebeple, yani Hakk’a dayanmanın, haklı olmanın ve gündemleştirilen hususların da Hak olmasının kazandırdığı cesaret ve güçle tüm bu baskılara karşı direnip mücadele hattını terk etmeyen onurlu bir duruş sergilediler. Allah hepsinden razı olsun ve istikameti korumayı hepimize nasip etsin.
ESKİ STATÜKO DEĞİŞMEYE BAŞLAYINCA
BU SEFER DE YENİ STATÜKO DİNLEMEYİ, ZULMETMEYİ SÜRDÜRDÜ
Radyo Denge: Peki 2003 yılından itibaren Kemalist baskıların dönemi kapanmaya başladı. Eski statüko belli ölçüde de olsa geriletildi ve görece özgürleşme dönemi başladı, ama sizin de içinde yer aldığınız telefon dinlemeleri, takibe almalar, sorguya çekmeler yine bitmedi. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
 
Pamak: Evet Kemalist baskıcılarla uzun süren mücadeleler ve ödenen bedeller sonrasında Kemalist eski statüko değişmek zorunda kaldı ve sistem içi değişimle kimi özgürlük ve hak taleplerini karşılayarak görece özgürlük getiren yeni statüko oluşturma çabaları gündeme geldi. Ondan sonra da yeni statükonun bürokratik ayağını teşkil eden, özellikle de emniyet ve yargıda hakimiyet tesis etmiş Gülenci vesayetin hedefi olduk. Bu sefer de onlar telefonlarımızı dinlemeye, soruşturmalar açmaya başladılar. Bunların liderleri bizim Kemalist zorbalığa ve eski vesayetçi statükoya karşı adalet mücadelesi verdiğimiz süreçte, zelil bir işbirlikçiliği sürdürmüşler, darbecilere methiyeler yağdırmışlar, devleti kutsamışlar, bizim mücadelemizi de arkadan vuracak bir fonksiyon görmüşlerdi. O süreçte İLKAV çevresi Müslümanların da içinde önemli bir yer tuttuğu, bedel ödeyerek sistemi değişime zorlayan kesimlerin çabaları sonucu gelinen sistem içi değişim sürecinde, Gülen kadroları değişimin öncüsü rolünü oynayarak yeni statükoda yerlerini sağlamlaştırdılar ve bu sefer de bunlar eski statükoyu değişime zorlayan bedel ödemiş kesimlere yönelik tedbirler almaya başladılar. Çünkü eski statükoyu değişime zorlayan tevhid ve adalet talepli kesimlerin kendilerinin yeni statükolarına da razı olmayıp itiraz edebileceklerini düşündüler.
Bu konuda hedefe koydukları İslami kesim içinde ilk av İLKAV oldu. Yani ilk önce hedef alınıp vurulmak istenen İLKAV ve mücadeleci kadrolarıydı. Ama önce AKP-Gülen koalisyonunun AKP kanadı üzerimize geldi. İLKAV’ı sindirmek, susturmak amaçlı olarak, önce Cuma Konferans Salonumuz kapatıldı. Bilindiği üzere Diyanet İşleri Başkanlığının zorlamasıyla, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Emniyet Müdürlüğü yetkilileri Cuma namazı kıldığımız Ulustaki konferans salonumuzu mühürlemişler, Cuma namazı kılmamızı yasaklamışlardı. Altındağ Kaymakamlığı emniyet görevlileri 04. 12. 2001 tarihinde bu mekana gelerek “Cuma namazı kılındığını tespit ettikleri bu yerin mescid olabilmesi için gerekli izin verilene kadar Cuma namazı kılınmasının men edildiğini”  aynı tarihli  “tebliğ ve tebellüğ belgesi”yle Cuma namazını kıldıran Şeyho Duman hocaya tebliğ etmişlerdi. Daha sonra Şeyho hocamız emniyete götürülüp ifadesi alınmıştı. Diyanetten izin alınmadan Cuma kılınamayacağı dayatması sebebiyle, orada yıllardır toplanan ve Diyanet denetiminden ve belirleyiciliğinden bağımsız Cuma namazı kılan cemaatin varlığı hazmedilememiş ve laik devleti rahatsız eden Kur’an ve sünnete dayalı sohbetlerin yapılması, sadece vahyin belirlediği hutbelerin okunması engellenmek istenmişti.
Bunun üzerine,  “mademki bir araya gelip Kur’an ve sünnete dayalı konferanslarımız, ümmetin sorunlarını özgürce konuşuyor olmamız, tevhidi mesajın yaygınlaştırılmasına yönelik çabamız hazmedilemeyip engellenmek isteniyor ve bunun için de ‘izinsiz’ Cuma namazı kılmamız bahane ediliyor, o halde biz de her Cuma buraya gelmeye devam edelim, ama Kur’an ve sünnet ışığında bilgilenme ve meselelerimizi konuşma çabamızı sürdürelim” kararını aldık. Tam bir yıl o mekana her Cuma günü geldik ve Konferansımızı yaptık, fakat öğle namazı kılarak dağıldık. Tabii ki, Cuma namazına yaklaşık 500-600 kişi katılırken, bu sayı bir yıllık o süreçte 150-200 kişi düzeyine indi. Aslında üç defa üst üste Cuma namazı kılmamanın hükmüyle ilgili çok sert uyarılarla yoğrulmuş kültüre sahip bir toplumda yaklaşık bir yıl süreyle Cuma namazı kılınmayacağını bile bile oraya gelinmesi dahi başlı başına çok değerliydi. Üstelik bu bir araya geliş sürecindeki söz konusu sayı bile, engellemek için Cuma namazı iznini kullanan laik devleti rahatsız eden tevhidi içerikli ilmi sohbetlerin yapılmasının sürdürülmesinde ısrar edilmesi bakımından çok değerli ve önemlidir. Kanaatimce bu ilkeli duruş, tarihe önemli bir direniş örnekliği olarak geçmiştir.
Bir yıl sonra Cuma namazı kılmaya bir daha teşebbüs ettik. Ancak tekrar Şeyho Duman hocamızın üzerine gelip rahatsız etmemeleri için, onlara karşı gerektiği şekilde mücadele edip hak ettikleri cevapları da verebilmek, gerekirse mahkemelerde hesaplaşmak amacıyla bundan sonra bir süre Cuma namazlarını ben kıldırdım. Bir sorun çıkmayınca da tekrar Şeyho hocamız kıldırmaya devam etti. Artık AKP dönemindeydik. Böyle bir süre devam ettikten sonra 2003 yılı Ekim ayında ilçe Müftülüğünün şikayeti ve talebi üzerine Altındağ Kaymakamlığı Emniyet Amirliği yetkilileriyle, Vakıflar Ankara Bölge Müdürlüğü yetkilileri bir Cuma günü geldiler ve salonu mühürleyeceklerini beyan ettiler. Tabii ki, bizimle beraber önce Cuma namazı da kıldılar. İçlerinden bir emniyet yetkilisi “hocam, sonra arkamızdan Cuma kıldıkları yeri mühürlediler demeyin, bizler emir kuluyuz” dedi. Ben de “anlaşılıyor, bizler de Allah’ın kuluyuz ve O’nun emri olan Cuma namazını kılmayı sürdüreceğiz” dedim. O gün Cuma namazına geçmeden önce salon içinde ve polis kameraları önünde yaptığımız basın açıklamasında bu hak ihlalinin 28 Şubat sürecinin devam ettiğini gösterdiğini söyledik ve protesto ettik. Sonra cemaate seslenerek, “şimdi namazı müteakip bu salonun kapısını mühürleyecekler, gelecek hafta Cuma namazını üst kattaki salonda kılacağız mutlaka gelin, eğer orayı da mühürlemeye kalkarlarsa Sıhhiye meydanına gidip araç trafiğini keserek cadde üzerine seccadelerimizi serip namaza duracağız, polisler gelip bizleri seccadelerimizin üzerinde secdedeyken coplayıp kanımızı akıtsın, ama bunu mutlaka gerçekleştirelim, söz veriyor musunuz?” diye sordum ve polis kameralarının önünde bu konuda ahitleştik. İşte ondan sonraki hafta Cuma’yı üst katta kılmaya devam ettik, orasını da kapattıklarında yapacağımızı göze alamamış olmalılar ki bir daha üzerimize gelemediler.
Ancak o süreçte, yani yine 2003 yılı sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Vakıf Merkezine bir müfettiş gönderildi. Diyanet Müfettişi Cuma namazı kıldırdığı için Şeyho hocamızın, Vakıf Başkanı olarak da benim ifademizi almak için gelmişti. Bir ara, ifadelerimizi alan müfettiş ile Şeyho hocamızı bir arada bırakıp yan odaya geçtiğimde, ülkücülük döneminden tanıdığım bu müfettiş Şeyho hocamıza şunları söylemişti; “Bu adam var ya, Türkiye’de çok üst mevkilerde yer alabilecek bir devlet adamı pozisyonundaydı, bu istikamette önü açıktı ve bu yüksek mevkilere çok yakındı. Ama o bu önemli imkanı ve misyonu bırakıp gelmiş bu basit işlerle uğraşıyor yıllardır, istikbalini mahvetti”. O gittikten sonra Şeyho hocamız bunları anlatınca, “İlahiyat mezunu Diyanet müfettişi ama, Kur’an’ı hakkıyla okuyup anlamayı, öğüt alıp yaşamayı ve inanıp yaşadığı bu kurtarıcı hakikati merhametle diğer insanlara da taşımayı, bununla da yetinmeyip egemen şirk sisteminin zulüm ve ifsadına karşı ıslah amaçlı tevhid ve adalet mücadelesi vermeyi, ‘basit işler’ kategorisinde görebiliyor, bu tam bir cehalet örneği” değerlendirmesini yapmıştım. Üstelik böylece, cahiliye sistemi içinde devlet başkanı olmayı bile reddedip, vahyin mesajını tebliğ etmek, davet, eğitim, şahidlik sorumluluklarını üstlenip toplumu vahiyle arındırıp inşa etmek ve egemen şirk sistemine karşı adalet ve ıslah bilincini oluşturmak konusunda yoğunlaşan Allah Resulü (s) ve ashabını da “basit işler” yapmakla nitelemek konumuna düştüğünü bile fark etmiyordu. Bilmiyor ve akledemiyorlar ki, tevhidi daveti yaymak, vahyi mesajı bilmeyen insanlara ulaştırmak ve taguta karşı hakkı ve adaleti ikame mücadelesi vermek, cahiliye sisteminin devlet başkanı olmaktan çok daha değerli ve anlamlıdır.
Diyanet İşleri Başkanlığının üzerimizi müfettişlerini salması, emniyet ve yargıyı yönlendirmesi üzerine biz o zaman Diyanet’e yazı yazmış ve “Cuma namazını laik devletin iznine tabi kılan herhangi bir yasası ya da mevzuatı var mıdır?” diye sormuştuk, cevap olarak, “Hanefi ulemasının görüşüne göre, Cuma kılmak devletin iznine tâbidir” demişlerdi. Bu istismara dayalı görüşleri de ekleyerek, meseleyi dava konusu yaptık, laik devletin kendi kanunlarına bile aykırı bu uygulamasına itiraz ettik ve Danıştay 2011 yılında verdiği kararla, bu kanunsuz işlemi onaylamaktan utanmadı. Yani pratiğimize yön vermese de bize yönelik zulüm hâlâ devam ediyor ve bunun için kendi putlarını yemekten çekinmiyorlar.
O süreçte Diyanet İşleri Başkanı din özgürlüğü gösterisi yaparak Patrik Bartholemeos’u ziyaret edip, hakları olan Ruhban Okuluna destek veriyor, laik devlet de Lozan Anlaşması gereğince onları dinleri alanında özgür bırakıp müdahil olmaktan vazgeçiyordu. Ki bizce de bu doğrudur. Pek, onlara bu özgürlükler tanınırken biz Müslümanlara neden laik devletin resmi din algısı dayatılıyor? Danıştay utanmadan kendi putunu yiyen müşrikler misali, devletin ve kendilerinin laiklik anlayışlarına tümüyle ters olduğu halde Diyanet fetvasıyla karar verdi, herkes sustu, medya sustu.
Biz de hiç bir yasal dayanak yok iken Diyanet fetvası ile karar verecek kadar yasakçı davranan aynı Danıştay, söz konusu Aleviler olunca, Anayasal açık zorunluluğa rağmen, “Din Kültürü dersinin aleviler için zorunlu olmasının hukuka aykırı olduğunu” karar bağlayabildi. Hıristiyanlara ve seküler Alevi kesimlere inanç özgürlüğünden yana olanlar, sıra laikliği reddeden biz Müslümanların din ve ibadet özgürlüğümüze geldiğinde, laik devletin DİB’dan bağımsız Cuma namazı kılmamız bile, laik devletten izin almadığımız gerekçesiyle yasaklanıyor. Ve bu hukuksuz idari işleme ve yargı kararlarına kendi anayasa ve yasalarından hiç bir dayanak gösteremiyorlar. Üstelik kendi anayasa ve yasalarına ve put edindikleri laiklik ilkesine de aykırı biçimde, bu kapatma uygulamalarına ve yargı kararlarına, Diyanetin Hanefi ulemasına da ihanetini ve iftirasını ortaya koyan “Hanefi ulemasının görüşüne göre, Cuma namazı kılmak devletin iznine tabidir” fetvasını dayanak olarak kullanmaktan utanmıyorlar. Hâlbuki Hanefi mezhebinin imamı Ebu Hanife’ye göre, zalim yöneticilerin hilafeti geçersiz olup yıkılması gerekir. Böyle yöneticilere karşı isyan etmek halkın görevidir. Tümüyle İslâm dışı kabul edilmediği halde, zâlim olduğu için “yönetici bana Vâsıt Camiinin kapılarını say dese o emrettiği için bunu bile yapmam” diyor ve devlete itaatsizliğinin cezasını zindanda şehid edilerek ödüyordu. Böyle bir zâtın, hele bugünkü devletin yönetimi için “Cuma namazı kılmak, devletin iznine tâbidir” diyebileceğini kim iddia edebilir? Ancak Allah’ın değil de, laik devletin emrinde olan Diyanet.
AKP DÖNEMİNDE CUMA NAMAZI KILMAMIZ YASAKLANMAK
İSTENDİĞİ GİBİ, İLKAV DA KAPATILMAK İSTENDİ
Radyo Denge : AKP döneminde bir de İLKAV’a kapatma davası açılmıştı, değil mi?
Pamak: Evet bir yandan bu Cuma namazı kılma yasağı ile uğraşırken, bir süre sonra da AKP hükümeti tarafından Vakıf için kapatma davası açıldı. Bilindiği üzere, zamanın AKP’li Başbakan Yardımcısı M. Ali Şahin, 2006 yılında “Resmi İdeoloji Kıskacında Eğitim Paneli” düzenlemiş ve orada eğitim sitemini kuşatan sekülerizmin, Kemalist pozitivizmin, çocuklarımızın zihinlerini nasıl işgal ettiğini, ruhlarını nasıl kirlettiğini, fıtratlarını nasıl bozduğunu, nasıl bir çürüme ve yozlaşmaya yol açtığını belge ve bilgiye dayanarak ortaya koyduğumuz için hedef yapmıştı.
Vakıflar Genel Müdürlüğü, özellikle de, bize ve inancımıza karşı önyargılı olan müfettişleri göndererek, onların hazırladıkları  düşmanca raporlarla “Atatürk ilke ve inkılaplarına, laikliğe aykırı faaliyet göstermekten dolayı” İLKAV’ı kapatma davası açtı. 28 Şubat’ta büyük zulümlere muhatap kılındığımız halde, onlar bile kapatmaya teşebbüs etmemişken, özgürlük vaadiyle iktidar olan AKP bize, sırf kendi düşüncelerinde olmadığımız, hükümet yandaşı olmayı reddedip tevhidi çizgimizi koruduğumuz için hayat hakkı bile tanımak istememişti. Bizler İLKAV’ı sadece tevhidi mücadele yolunda bir araç olarak gördüğümüz için, onu kapatma tehdidi karşısında, bu saldırıyı def etmek için herhangi bir geri adım asla aklımıza bile gelmedi. Hatta Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazarak, mahkemedeki savunmamızda da tekrarlayarak, “bizi kapatabilirsiniz ama asla susturamazsınız. Biz tevhid dininin mü’minleriyiz, bu ülkede varız ve size rağmen de Allah’ın izniyle var olmaya devam edeceğiz. Ne yaparsanız yapın şirke, zulme ifsada karşı hakkı yayma ve adalet mücadelemizden ve vahyin mesajını tavizsiz biçimde insanlara ulaştırmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Biz bu vakfı kurarken Kur’an ve sünnete dayalı olup geleneksel ve modern hurafelerden arınmış sahih İslam anlayışını topluma yaymak ve her türlü zulme karşı mücadele etmek amacıyla kurulduğumuzu bildirmiştik. Siz o gün, Kemalist, laik resmi ideolojiye bağlılık ve onları eleştirmeme şartı koşsaydınız, biz bu vakfı asla kurmazdık. Bugün bile bize bu şartı da aradığınızı beyan eden bir resmi yazı yazın, o zaman sizin kapatmanıza gerek kalmadan biz kendimiz kapatırız” dedik.
Tabii ki Vakıflar Genel Müdürlüğünün açtığı dava, yargıya büyük oranda egemen olan Kemalist ya da Gülenist ideolojinin yargıçlarından birisine denk gelseydi mutlaka kapatma kararı verilirdi. Ama nadirattan bulunan bağımsız ve yasalara sadık bir yargıca denk geldiği için, mer’i mevzuata, AB kriterlerine, AİHM kararlarına ve uluslararası sözleşmelere de uygun bir karar verilerek, AKP’nin hakkımızda açmış olduğu kapatma talebi reddedildi. Yaklaşık bir sene sonra da, AKP’nin kapatılma davası açılmaz mı? Hem de aynı gerekçelerle: “Atatürk ilkeleri ve laikliğe aykırılıkta odak teşkil etmek”. Gerçekten ibret verici bu olay bir yıl arayla yaşanıyordu. AKP hükümetinin bize yönelik kapatma davası açtığı aynı sebeple, sistem de onlara kapatma davası açıyordu.
BİZİ KAPATMAK İSTEYEN AKP’YE KAPATMA DAVASI AÇILINCA
BİZ ONUN DA HAKKINI SAVUNDUK
 
Radyo Denge: Peki, bu durumda siz “oh olsun siz bize yaparsanız, size de böyle yaparlar, hak ettiniz” mi dediniz, ne yaptınız gerçekten?
 
Pamak: Biz o zaman bir basın açıklaması yayınladık, İLKAV olarak. “Böyle böyle bize haksızlık yapıldı, şimdi ise aynı gerekçe ile AKP kapatılmaya çalışılıyor ve dün bize yapıldığı gibi, bugün de AKP’ye karşı aynı cinsten haksızlık yapılıyor. Ama biz Müslüman kimliğimizle ve adil şahitliğimizle AKP’ye yapılan bu zulmü ve haksızlığı da protesto ediyoruz” dedik. “Çünkü biz Müslümanlığımız gereği olarak, halkları kaderleri üzerinde söz sahibi kılan Allah’ın toplumsal yasasının hiçbir zorba güç tarafından engellenmeden işlemesinden yanayız. Toplumlar nasıl bir yönetime layık olurlarsa onunla yönetilmelidirler.  Egemen statükonun sahiplerine diyoruz ki, siz kendi yasalarınıza bile sadık değilsiniz, acıkınca putunuzu yiyorsunuz. Yani halkın iradesine saygısızsınız, halkın iradesiyle seçilip iktidar yapılmış bir partiyi kendi yasalarınızı da çiğneyerek kapatmaya kalkıyorsunuz. Üstelik ahlaksızca İslam’ı da bahane ederek, İslam’la olan savaşınızı AKP üzerinden yapıyorsunuz. AKP İslam’ı temsil etmez. İslam’ı biz Müslümanlar temsil ederiz. Hodri meydan, ne gücünüz varsa bizim karşımıza çıkın, bizimle hesaplaşın. Medyanız var, tahsis edin, gelin Kemalist ideolojinizle karşımıza geçin, biz de İslam’ı anlatalım. Düşüncelerinize, ilkelerinize ve ideolojinize güveniyorsanız karşımıza çıkın, meydan okuyoruz. İslam’la savaşınızı AKP üzerinden yapmayın” dedik.
Bakınız, İslami ölçüler içinde, hem AKP’ye yapılan haksızlığa da karşı çıktık, ama hem de gerçek Müslümanca temsilin orada değil burada olduğuna işaret ettik. İşte bizim her konuda bu şekilde davranmamız lazım; yani hem İslami kimliğin bağımsız ve muhalif hattını koruyup diri tutmamız, sistem içi hükümetlerden uzakta durarak, toplumu ve sistemi Kur’ani inkılapla değiştirmeye yönelik tevhidi yürüyüşümüzü ilkeli biçimde sürdürmemiz lazım. Hem de zalime karşı mazlumdan yana tavır koymamız ve toplumların kendi kaderleri üzerinde özgür iradeleriyle söz sahibi olmalarına ve layık oldukları yönetimlerce yönetilmelerine dair ilahi yasanın işleyişini engellemeye kalkışan zorbalara karşı itiraz etmemiz lazım.
EMNİYET VE YARGIYI ELE GEÇİRMİŞ “PARALEL YAPI”
KADROLARININ ZULÜMLERİ
 
Radyo Denge: Peki, bu İLKAV’ı kapatma davası, koalisyonun AKP kanadından yediğiniz darbeydi, ya koalisyonun öteki kanadı olan Gülenci bürokratik vesayet ne yaptı?
 
Pamak: Kapatma davasını müteakip malum cemaatin büyük çapta ele geçirdiği Emniyet bürokratlarının İLKAV hakkında sürekli suç duyurularında bulunduklarına şahid olmaya başladık. Neredeyse yaptığımız her etkinlik, eylem ve basın açıklamamızın birkaç gün sonrası emniyetten savcılıklara suç duyurusu yapılmaya başlandı ve böylece birçok eylemdeki açıklamamız sebebiyle ifade vermeye çağırıldık. Bütün bunlarla koalisyonun her iki kanadı tarafından baskı altına alınmaya çalışıldık.
Gülen hareketini en çok rahatsız eden husus, kendilerinin hak-batıl karışımı ve rüyalara, zanlara, israliyata, hurafelere dayalı din anlayışlarının vahye aykırılığını ifşa edip, Kur’an ve sünnete dayalı doğru dinin, Hak dinin kitabi mesajını açık ve net biçimde topluma ulaştırmaya dair çalışmalarımızdı. Bu bağlamda “Dinler Arası Diyalog ve Gülen hareketi”nin İslam’ı tahrif eden sapmasına dikkat çekip eleştiren konferans ve panellerimiz olmuştu. 1998’deki ilk Abant toplantısını müteakiben “Abant Konsili ya da Allah’ın Dinini Satış Sözleşmesi” başlıklı makaleler kaleme almıştım. Bugün ilkesizlikte zirve yaparak onları “İslami Cemaat” sayma aymazlığını sergileyen (ki onlar bile kendilerini “İslami cemaat” yerine “hizmet” hareketi olarak nitelerken, ki bu hizmetin de neye ve kime hizmet olduğunu biz biliyorduk da bugün artık herkes biliyor, keşke bu “İslamcı” yazarlar da bilseydiler) kimi tevhidi uyanış süreci öncüleri de o gün bu yazılarımı dergilerinde yayınlayıp memnun oluyorlardı. Yine devam eden süreçte “İslam’ı ve Müslümanları Sekülerleştirmeye Yönelik Emperyalist Projelerin Yerli İşbirlikçileri” başlıklı makaleler yazarak ve bu konuda da konferanslar vererek bu hareketin İslam’a ve Müslümanlara verdiği zarara dikkat çekmeye çalışmıştım. Radyo Denge’de, “Risale-i Nur”lardaki Kur’an’a aykırılıklara dikkat çekip uyaran programlarımız olmuştu. 1993-1996 yılları arasında, bugün adına oluşturdukları örgüt içine ismimizi koyup dinlemeye aldıkları, Selam Gazetesinde de Gülen hareketinin İslam’a verdiği zararları anlatan makaleler yazmıştım. “İzzeti Yanlış Yerde Aramak” kitabımda da Gülen’e ve din anlayışına yönelik bu eleştirilere yer vermiştim. İşte bu sebeplerle bizim varlığımızdan ve çalışmalarımızdan rahatsız olmuş ve hedef olarak seçmiş olabilirler.
Bunların yanında, küresel emperyalist güçlerle işbirliği süreci sonunda, onlarla bütünleşmeleri, çıkarlarını onlarınkilerle örtüştürmeleri sonucunda, bizim emperyalizme, İsrail ve ABD gibi işgalci, katliamcı terör devletlerine karşı, bu zulümleri ve zalimleri tel’in edip, Filistin, Afganistan ve Irak halklarının yanında yer alıp haklarını savunan eylem ve etkinliklerimiz de yeni statükonun Gülen kanadını çok rahatsız etmiş olabilir. Çünkü Gülen cemaati 150’yi aşkın ülkeye yayılan okullarını açmak ve yaşatmak için bu küresel güçlerle ve bunların söz konusu ülkelerin çoğunda çalışmakta olan istihbarat örgütleriyle işbirliği ve dayanışma içine girmiş, bu süreçte hem içine sızılmış, hem de içinden epey adam devşirilmiş olması söz konusu olabilecek bir durumdadır. Bu bakımdan bizim yıllar boyu onlarca defa kitlesel eylemlerle İsrail’i, ABD’yi ve NATO’yu tel’in eden bu ülke elçilikleri önündeki eylemlerimiz, cemaatin müttefikleri olan o ülkeleri rahatsız ettiği için Gülen ve grubu da rahatsız olmuştur. Ayrıca, bizzat cemaat de “müttefiklerimizle aramızı bozacaklar” korkusuyla ve “Türk Siyonizmi” oldukları için de doğrudan kendileri açısından rahatsızlık duymuştur. Üstelik eylem ve etkinliklerimize katılımın yüksekliği de onların bu endişelerini arttırıcı bir rol oynamıştır diye düşünüyorum.
Mesela Gazze katliamının gerçekleştiği günlerde Bnei Hasharon basket takımının Türkiye’li Müslümanları aşağılarcasına Ankara’ya maça gelmesi üzerine, İLKAV’ın da öncülerinden olduğu Ankara Filistin Dostları Platformu tarafından maçın oynanacağı spor salonu önünde bir basın açıklaması düzenlenmiş ve sonuçta yaklaşık 5.000 civarında  kişinin katıldığı bu kitlesel eylemle, İsrail takımının maçı iptal ettirilmişti. O günü hiç unutamıyorum. Çiseleyen yağmur altında yaklaşık 4 saat kaldık spor salonunun önünde. Hatırladığım kadarıyla kitleyi orada tutabilmek için, başta Filistin sorunu olmak üzere ülkede ve bölgedeki ümmetin bütün sorunlarını ele alan ve tevhid mesajını da net biçimde ortaya koyan zengin bir içerikle iki saati aşkın bir süre konuşma yapmak zorunda kalmıştım. Maçın iptalini sağlamadan oradan ayrılmamıştık, o süreçte İsrail terör devletine karşı, ümmeti ve Gazze’liyi sevindiren ilk somut yaptırım da bu olmuştu. Bu eylemimizi yapmak için çağrımızı Radyo Dengede yayınladığımız ilanımızla yapmıştık.
İşte bu sebeple söz konusu çevrelerin hakimiyetindeki Emniyet bürokratlarınca yapılan ihbar üzerine savcılık tarafından Radyo Denge Yayın Yönetmeni olan kardeşimiz  hakkında, “suç işlemeye alenen tahrik etme” iddiasıyla dava açıldı. O süreçte Gazze katliamına tepki verenlerin basın açıklaması davet ve duyurularını yayınlayan Radyo Denge’nin üzerine gidilerek, bu tür insanlık suçlarına itiraz edip protesto edenler cezalandırılmak, susturulmak isteniyordu. Bu sebeple, bu insanlık suçunu işleyen gerçek ırkçı faşistlere, Siyonist teröristlere karşı hiçbir somut adım atmayanlar Ankaralı Müslümanların sonuç getiren haklı protestolarının üzerine hem de haksız bir yaftalamayla “ırkçılık” suçlamasıyla gidiyorlardı. Savcılığın açtığı davadan sonra RTÜK de, Ankara Filistin Dostları Platformu’nun İsrail katliamlarını protesto ilanını yayınladığı için Radyo Denge’den savunma istedi. Savunmasını zamanında yapmadığı ya da yeterli bulunmadığı takdirde Radyo Denge’nin bir ila 12 kez yayın durdurma cezasına çarptırılabileceği bildirildi. AKP Hükümetinin atadığı Davut Dursun başkanlığındaki AKP’li üyelerin çoğunlukta olduğu RTÜK yönetimi radyodaki İsrail’i Protesto ilanına oybirliği ile uyarma cezası verdi. Halbuki mahkemeden bile beraat kararı çıktı. Yani böylece, İsrail karşıtı eylemimiz sebebiyle Cemaatin etkin olduğu emniyetin RTÜK’e yaptığı suç duyurusu tahrikiyle cezalandırılmak istendik.
Bir husus daha aklıma geldi, bir hatıramı daha nakletmek isterim; spor salonunun önündeki o eylemde hitap ederken, “Kardeşlerim! İsrail’in gerçek stratejik ortağı bu ülkede  gerçek iktidar olan ve askeri vesayetle hakimiyetini sürdüren Genelkurmay’dır. Bu sebeple bugüne kadar Genelkurmay’a ve darbecilere karşı meydanlarda gerçekleştirdiğimiz protestolara ilaveten, en kısa zamanda Genelkurmay’ın kapısına dayanıp bizzat orada da bir protesto yapmamız gerekir” dedim. Ertesi gün Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı ve iki şube müdürü Vakıf merkezimize geldiler. Ben de yönetim kurulundan bazı kardeşlerimize de haber verdim ve birlikte çaylarımızı içerken şunları söylediler; “Sayın Başkanım akşam orada söylediğiniz ‘Genelkurmay önünde eylem yapma’ çağrınız, Valilikteki güvenlik komitesinde görüşüldü ve sizi uyarmamız istendi, eğer böyle bir teşebbüste bulunursanız, size şiddet kullanarak müdahale etme ve dağıtma kararı alındı” dedi. Ben de “çok iyi olur, hem çok büyük bir şiddet kullanın ve yerlerde kanlar içinde süründürün ki, böylece bütün dünya bu ülkedeki gerçek despotun, gerçek iktidarın kim olduğunu böylece daha iyi anlamış olur. Bugüne kadar Başbakanlık, Meclis, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay vb. birçok kurumun önünde protesto gösterisi yaptık şiddete başvurup dağıtılmadık, ama ilk defa Genelkurmay önünde yapalım dediğimizde, şiddet kullanılıp dağıtılacağımızı söylüyorsunuz, bunun anlamını herkes bilmeli” dedim. Kendilerinin de bunu yapmaktan hoşlanmayacaklarını ama bunu yapmak zorunda kalacaklarını, zor durumda olduklarını ifade edip çok rica ettiler. Bunun üzerine şunu söyledim, “asla bu konuda söz vermeyiz, eğer gerekli görürsek mutlaka yaparız, siz de o zaman size emredileni yaparsınız” sonra da, “yaşım ilerledi, vallahi Genelkurmay önünde bir protesto gerçekleştiremeden ölürsem gözüm açık gider” dedim ve görüşme böylece sona erdi.
İSRAİL HATIRINA RADYO DENGE VE İLKAV’A
SENARYO YAZIP OPERASYON PLANLADILAR
 
Radyo Denge: Bir ara da galiba yine Radyo Denge ve İLKAV’a yönelik bir operasyon hazırlığını fark edip Valiliğe bir yazı ile uyarı yapmıştınız. O konu neydi?
Pamak: Evet dediğiniz gibi, bir ara da, İLKAV hakkında yapmayı planladıkları bir operasyonun senaryosu için malzeme üretmeye yönelik çalışmalar yaptılar. Bu amaçla, emniyette kümelenmiş grup tarafından çalışmalar yapıldı, mesela Afganistan’a gidip gelen Müslüman gençlere yönelik sorgulamalarda, sürekli İLKAV ismini sormaya başladılar. Avukat olan bir kardeşimizin bu sorgulananlarla ilgili bir kişinin avukatlığını üstlenmesi vesilesiyle konudan haberdar olduk. Her sorgulanan şahsa, “İLKAV’a gidiyor musunuz, İLKAV’da size neler anlatılıyor, sizi Afganistan’a İLKAV mı gönderiyor”, “Radyo Denge’de mi buluştunuz?” ve benzeri yönlendirici sorular sorularak, bu sorulara müspet cevaplar almaya özel çabalar gösterdiklerini sorgu tutanaklarından tespit edip Ankara Valiliğine 04/07/2007 tarihinde bir yazı yazarak olayı ifşa edip kınadık ve bu hukuksuzluğun hesabını soracağımızı ifade ettik. İşte o yazıdaki ifadelerimiz:
“İslam coğrafyasının işgal altındaki bölgelerine gidenlerle ilgili bazı gözaltı olayları sırasında, 31.05.2007 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nde sorgusu yapılan şahıslara, haksız olarak, vakfımız İLKAV’la ilgili sorular da yöneltildiğini tespit etmiş bulunuyoruz. Bu soruşturma sırasında, görevli memurların Vakfımızı da soruşturmanın hedefi haline getirme çabalarıyla ve gözaltına alınan şahısların Vakfımıza gidip gelmelerini, ilişkilerini sorgulamalarıyla haksız ve hukuksuz tutumlar sergilenmiştir. Vakfımıza gidilip gelinmesinin ve bazı kamuya açık faaliyetlerine katılınmasının sorgulanması suretiyle, sanki Vakfımız bir suç mahalli gibi gösterilmeye ve Vakfımızla kurulacak ilişkiler sakıncalıymış gibi bir imaj oluşturulmaya çalışıldığı gözlemlenmiştir.
 
Sözde el-Kaide adlı örgütle bağlantıları olduğu iddiası ile sorgulandıkları söylenen ve medyaya da bu sebeple gözaltına alındıkları yansıtılan şahıslara “İLKAV Vakfı ile ilişki ve irtibatlarınızı detaylı olarak anlatınız” tarzında sorular sorarak, İLKAV’ın bu sorgulamada öne çıkarılmaya ve hiçbir delile dayanmadan, İLKAV isminin, kendi tercih ettiği yöntem ve takip ettiği temel çizgiyle örtüşmeyen yöntem ve faaliyetlerle irtibatlı olduğu imajının oluşturulmaya çalışılması ve sonuçta vakfımızın hedef gösterilmesi, hem haksız, hukuksuz, keyfi bir yönlendirme ve zorlama, hem de kendi tercih etmediklerini bir camiaya yamamaya kalkmak bakımından ahlaki de olmayan bir işlemdir.
Yukarıda zikredilen nedenlerle, Vakfımızın, kimi devlet görevlilerince, alakası olmayan konularla haksız ve keyfi bir biçimde ilişkilendirilmeye çalışılmasını ve Vakfımız hakkında kendi tercihleri ve faaliyetleriyle örtüşmeyen imajlar oluşturulmaya çalışılmasını, vakfımızla ilişkiye geçenlerin baskı altına alınmasına yönelik sorgulamalar yapılmasını ve sonuçta vakfımızın hedef yapılmaya çalışılmasını, haksız ve hukuka aykırı bir işgüzarlık olarak değerlendiriyor ve bu tür hukuksuzluklara bir daha sebebiyet verilmemesi için gerekli soruşturma ve uyarıların yapılmasını talep ediyoruz.
Ayrıca, bu tür hukuksuzlukları gerçekleştiren TEM görevlileri hakkında yasal prosedürün işletilmesini, aksi taktirde Vakfımıza yönelik bu tür hukuksuz işlemlerin devamı halinde, hukuki yollara başvuracağımızın, ayrıca bu tür hukuksuzlukları gerçekleştiren görevlilerin isimlerini basına da açıklayıp ifşa edeceğimizin bilinmesini istiyoruz.”
(http://ilkav.net/haber-333-ilkav-baskani-mehmet-pamak–tem-sube-mudurlugu-gorevlilerinin-ilkav-hakkindaki-haksiz-sorgulamasini-kinayarak–sorusturma-acilmasini-istedi.html)
Bu uyarımızdan sonra suskunluğa çekildiler ve olayı kapattılar.
KATİL ABD’yi ve ONUN YANINDA YER ALAN GÜLEN’i ELEŞTİRDİĞİMİZ İÇİN HAKKIMIZDA DELİL UYDURMAYA, İFTİRA ATMAYA KALKIŞTILAR
 
Radyo Denge: Hatırladığım kadarıyla bir de, Amerika’nın kendi uluslararası hukuklarını da çiğneyerek gerçekleştirdiği alçakça bir suikastla Usame Bin Ladin’i şehid etmesi üzerine, bir grup Müslüman yazarlar olarak bir bildiri yayınlamıştınız ve yine aynı çevreler üzerinize gelip soruşturma açmışlardı ve savcılıkta verdiğiniz ifadenizi internet ortamında okumuştum, siz o zaman da bu Cemaatin emniyet bürokratlarının hukuksuzluklarını ifşa edip suç duyurusunda  bulunmuştunuz? Olay nasıl gelişti ve sonuç ne oldu?
Pamak: Evet ifade ettiğiniz gibi, bizim 8 Müslüman yazar olarak imzalayıp yayınladığımız; Usame Bin Ladin’in şehadetine yol açan, kendi uluslararası hukuklarını da çiğneyen Amerikan zulmünü, bir Müslüman’ı evinde ailesinin içindeyken suikastla katleden Amerikan caniliğini protesto bildirisi için açılan soruşturma sırasında, cemaatin etkisinde olup bugün görevden alınmış bulunan yandaş emniyet bürokratlarının bizim hakkımızda nasıl asılsız delil oluşturma oyunu içine girdiklerini ortaya koymuştuk. Aleyhimizde kanaat oluşturmak ve savcıyı terörist olduğumuza ikna etmek için, suç duyurusu yaptıkları dosyamıza nasıl uydurma bilgi ve belgeler koyup iftiralar attıklarını tespit ve ispat ederek suç duyurusunda bulunmuştuk. İsterseniz internette de yayınlanmış bulunan savcılık ifademizden alıntıyla olayı ortaya koyalım:
“Dosyada yer alan TEM (Terörle Mücadele) Şubesi tutanağında, daha girişte mesnetsiz ve zanna dayalı subjektif bir yaklaşımla, hukuka aykırı bir biçimde, asla kabul etmediğimiz ve kendimizi tanımlamadığımız bir adlandırmaya gidilerek, Başkanı olduğum İLKAV’ın “radikal dini örgüt”olarak nitelendirilmesi, hukuk adına utanılacak bir yaftalamadan ibarettir. TEM Şubesi yetkililerinin, bu tür haksız yaftalamaya yatkın kendi kişisel yapıları, tercihleri ve kanaatleri böyle olsa bile, resmi bir belgede hakkımızda bu subjektif yaftalamayı zikretmeleri ve hakkımızda, bizim asla kabul etmediğimiz, hatta kendimize haksızlık kabul ettiğimiz bir tanımlama yapmaları, hangi hukuk anlayışıyla bağdaştırılabilir? Kendi vatandaşlarını, onların istemediği, hatta kendilerine hakaret gibi kabul ettiği emperyalistlere ait jargonlarla karalamaya cüret eden yönetim ve bürokrasi, emperyalizmden bağımsız bir ülkede mümkün müdür? Sömürgeci emperyalist devletlerin Müslümanları kategorize edip, kimilerine “radikal” yaftası yapıştırmasını, emperyalizmin kuşatmasından özgürleşmiş zihinlere sahip bürokratlar kabul edebilirler mi? TEM Şubesinin kendi subjektif kanaatlerini, emperyalistlerin jargonlarıyla örtüşen karalamaları, vergileriyle maaşlarını ödeyen vatandaşlarına, ülkesinin Müslümanlarına resmi bir yazıda yakıştırmaya kalkması, emperyalizmin etkisi altında olmaktan başka ve savcıları yönlendirme amacı dışında ne ile izah edilebilir? Bizler aşağıdaki bölümlerde yer verilen resmi yazılar dâhil, her platformda, sürekli bir biçimde kendimizi, Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam inancına bağlı Müslümanlar olarak tanımlamaktayken, TEM Şubesinin resmi yazışmalarında, bizim kendimizi tanımlamadığımız yaftalamalarla zikretmesi, en azından açık bir hak ve hukuk ihlalidir.
 
“Diğer taraftan, hem TEM tutanağında, hem de söz konusu resmi yazışmalarda tekrarlanan dikkat çekici bir başka husus, yayınlanan açıklamamız için “Mehmet Pamak’ın kaleme aldığı yazı”nitelemesinde bulunmalarıdır. Evet doğrusu da bu. Yani bu açıklamayı ifade edildiği gibi ben kaleme aldım ve internet ortamında paylaştım, başka yazar kardeşlerimiz ise bilahare internet ortamında imzalarını attılar. Bu sebeple bu açıklamanın muhtevasıyla ilgili bütün sorumluluk bana aittir. Hiçbir suç unsuru taşımadığına inanmakla beraber, bu haklı ve adil açıklamayı kaleme almaktan doğan bir sorumluluk varsa onu üstlenmekten şeref duyduğumu ifade ediyorum. Ancak, TEM Şubesi yetkilileri, bu açıklamayı benim kaleme aldığıma dair kullandıkları kesin ifadeyi hangi bilgiye dayandırmış olduklarını açıklamakla mükelleftirler. Ben söylemediğime ve emniyet yetkilileri de gaybı bilme imkânına sahip olmadıklarına göre, bu kesin bilgiye ulaşıp, bu kadar tereddütsüz ve emin bir ifadeyle, “benim kaleme aldığıma” dair bilgiyi tutanak ve yazılarına geçirmeleri ne anlama gelmektedir? Telefonlarımı dinlemeden ve internet üzerinden gerçekleştirdiğim yazışmalarımı takip etmeden bu bilgiye ulaşmaları mümkün olmadığına göre, savcılıkça bu konudaki dinleme, izleme ve takip için mahkeme kararı olup olmadığı araştırılmalıdır. Bu konuda ve hakkımızda “radikal dini örgüt” gibi haksız tanımlamalar yapmaları ve bizi emperyalist jargonlarla yaftalamaya kalkışmaları sebebiyle, TEM yetkilileri hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.
 
“TEM (Terörle Mücadele Şubesi) yetkililerince hazırlanıp suç duyurusu amacıyla savcılığa sunulan tutanakta, “Mehmet Pamak isimli şahsın Sivas Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından 12. 11. 1998 tarihinde yaptığı bir radyo programı nedeniyle hakkında yapılan bir soruşturma neticesinde (Suç adı: Terör Amaçlı Suçlar) yakalandığı kaydının bulunduğu” ifadesine yer verilerek, savcılık ve yargı “terör amaçlı suçlar”la bağlantılı olduğum iftirasıyla yönlendirilmek istenmiştir. Üstelik bir TV konuşmasında düşüncelerini özgürce açıkladığından dolayı, elinde hiçbir delili ve yargı kararı olmadan “terör amaçlı suç”tan yakalanma iftirasıyla, “terörist” damgası vurmaktan çekinmeyen TEM yetkililerinin bu tutumu ve tespiti ne kadar doğru ve ciddiyse, bildirimiz hakkındaki tutum ve suç duyuruları da ancak o kadar ciddiye alınmaya değerdir. Birincisi ne kadar yanlış ve hukuksuzsa, ikincisi de en az o kadar yanlış ve hukuksuz bir yakıştırmadan ibarettir.
 
“TEM tarafından yapılan bu suç duyurusunun sebebi, açıklamamızda, Usame Bin Ladin hakkında emperyalist devletlerle aynı nefret duygularını taşıdıklarını (Bush, Sharon gibi küresel işgalci katiller dururken, “bir insanın ölümünden memnuniyet duyulamayacağını” açıklayan Papalığın gerisine düşerek, “en nefret ettiği insan”ın bu Müslüman olduğunu açıklayan ve bir Müslüman’ın bu tür bir hukuksuzlukla öldürülmesine memnun olduğunu beyan eden ve emperyalizmin memnuniyet saflarında yer alan) açıklamaları sebebiyle F. Gülen ve A. Gül hakkında da eleştirel bir yaklaşıma yer vermemizdir. O zaman da, ister istemez, aslında Gülen ve Gül hakkındaki eleştirimizden rahatsız olan TEM Şube Müdürlüğünün, onlara yönelik eleştirilerimizden kalkarak suç duyurusu yapma imkânını bulamayınca, emperyalistlerce oluşturulan Usame Bin Ladin’in suçlu olduğu önyargısını kullanarak, hakkımızda “suçu ve suçluyu övme” konusunda suç duyurusunda bulunmuş olabileceği sonucu çıkmaktadır.
 
Bu sebeple, aslında hakkımızda soruşturma açılmasının temel sebebinin de, bizim bu çelişkiye dikkat çekerek, bir Müslüman’ı hukuksuz bir saldırı ve suikastla katleden emperyalizmin memnuniyet saflarında yer alan Fethullah Gülen ve Abdullah Gül’ün, Papa’nın ve Alman yargıcın bile gerisine düşen bu emperyalizmle örtüşen tutumunu eleştirmemiz olduğuna inanmaktayım.
 
Türkiye devleti ve bürokrasisi, hukukun değil de küresel korsanların, emperyalist terör devletlerinin ve vahşi hukuksuzluklarının safında mı yer alıyor? Anlaşılan odur ki, bu çelişkiye dikkat çekerek eleştirdiğimiz yeni statükonun sahipleri ve özellikle emniyet başta olmak üzere bürokraside örgütlenenler, özgürlük vadiyle oluşturdukları yeni statükoda, kendilerine yönelik eleştirileri baskıyla susturmaya çalışacaklar, düşünce özgürlüğünü de sadece egemen sisteme eklemlenen kesimlere ve kendi yandaşlarına tanıyacaklardır. …yeni statükonun sahipleri, eski statükonun zulmünden kaçan, bu zalim ulusalcı Kemalist statükonun tasfiyesi için adalet ve özgürlük mücadelesi veren, ancak emperyalizmle işbirlikçilikleri ve ülkedeki adaletsizlikleri, (İslam’ı ve Müslümanları Protestanlaştırma) dönüştürme projeleri sebebiyle kendilerini de eleştiren bizler gibi muhaliflere daha rafine yöntemlerle zulmetmeye devam edeceklerine dair sinyaller vermektedirler. Yani eski statükonun ezilenlerinden bir kısmı, oluşturdukları yeni statükoda ezenlerimiz olmaya aday görünmekte ve bizim eski statükoda olduğu gibi yeni statükoda da ezilmeye devam edeceğimiz anlaşılmaktadır.
 
“Yeni Statükonun, Görece de Olsa Adalet ve Özgürlük Vaadi Sadece Yandaşlar İçin midir?
Yeni statükoyu oluşturan kadroların demokratik değişim iddialarının karşılığı nedir? Vaat edilen görece adalet ve özgürlük, sadece yandaşlar, destekçiler için midir? Daha zalim eski statükoya karşı çıkıp, yenisinin görece daha olumlu olabileceğine dikkat çeken, ancak yeni statükonun da, İslami ölçüleri ve vahyi hükümleri esas almaması sebebiyle ve emperyalistlerle kurduğu ilişkinin doğal sonucu olarak sahici ve bütüncül adaleti gerçekleştiremeyeceğini söyleyerek, yeni statükoya da eleştirel yaklaştığımız için potansiyel suçlu sayılıp sürekli takip altında mı tutulacağız? Bizler, ilahi vahyi temel belirleyici kabul eden ve ona teslim olan Müslümanlar olarak, laik batıcı ulusalcı sistemin hiçbir versiyonunu benimsemeyip, kadrolar değişse de, görece olumlu sistem içi değişimler yaşansa da taguti olma niteliği devam eden yeni statükonun haksızlıklarını, adaletsizliklerini de eleştirmeyi sürdürdüğümüz için, temel hak ve özgürlüklerimiz sürekli takip ve tehdit altında mı olacak? Görece ve sistem içi de olsa özgürlük ve adalet vaatlerinde samimi olanların, bu vaatlerinin ayrım yapmadan herkesi kapsamasını sağlamaları gerekmiyor mu? 
 
“Bu amaçla da öncelikle, emniyet bürokratlarının ve savcıların, sadece belli siyasi görüşlerin ya da cemaatlerin değil, ayrımsız olarak bütün kesimlerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alma duyarlılığına kavuşturulmaları gerekmiyor mu? (on yıllardır süregelen) düşünce özgürlüğüne yapılan bürokratik müdahalelere, (yeni statüko döneminde) bir de siyasi iktidarı ve kimi cemaatleri savunma refleksiyle yapılan sübjektif ve tarafgir müdahaleler eklenmiştir. Eski despot statükodan çok çekmiştim ve sürekli savcılık ve mahkemelere gitmek zorunda bırakıldığım yaklaşık 15 yıl geçirmiştim. Görece adalet ve özgürlük vaat ederek oluşturulmaya çalışılan yeni statükoda da aynı sorgulamaların azalsa da sürdürülüyor olması düşündürücüdür. Son beş yılda, yaptığımız basın açıklamalarında ifade ettiğimiz düşüncelerimiz sebebiyle, defalarca emniyet kaynaklı suç duyuruları yapılmış ve insan haklarına bağlı ve mevcut yasaları objektif uygulayan savcılara denk geldiği için, hepsinde de takipsizlik kararları verilerek bu hukuksuzluk engellenmiştir. Ancak işi gücü bırakıp, önyargılı işgüzarlıklarla düşünce adamlarını takip etmeyi iş edinmiş bulunanlar, düşünce açıklamalarıyla “terör suçları” arasında nasıl bir bağ kuruyorlarsa, TEM Şubesinin gayretkeşliğinde görüldüğü gibi yeni suç duyuruları yapmaya devam etmektedirler. Hakkımızdaki bu son suç duyurusu ise, artık bardağı taşıracak derecede husumetle ve savcıları yönlendirme amaçlı haksız nitelemelere de yer verecek bir içerikle hazırlanmış olduğu imajını vermektedir….
“…görece daha özgürlükçü olma, beşeri de olsa AB standartlarındaki bir hukuku egemen kılma vadiyle yeni statükoyu oluşturanlar, daha yeni statükoyu oluşturma safhasında bile bizi susturmak istiyorlar. İslami kimlik ve ilkelerimizden taviz verip, bireysel ibadetlere indirgenip, hukuki, siyasi, ekonomik alanları düzenleme iddiasından vazgeçip küresel kapitalist sisteme entegre olmuş “Ilımlı İslam” algısına razı olmadığımız, küresel ve yerel seküler sisteme teslim olmadığımız ve sonuçta kendilerinden sayılmadığımız için, düşünce özgürlüğümüz ve temel haklarımız yok sayılmakta, kendimizi ifade etmemiz engellenmek istenmektedir.
 
“Yukarıdaki bölümlerde sebepleri açıklandığı üzere, düşünce özgürlüğümüzün, görece özgürlük vadeden yeni statükoda da tehdit altında olduğu anlaşılmakta, vaat edilen görece özgürlüğün, sadece sistem yanlılarını ve yeni statüko yandaşlarını kapsadığı anlaşılmaktadır. Bürokrat ve hukukçuların, siyasi iktidarların ya da bağlı oldukları cemaatlerin değil de, ayrım gözetmeden her kesimin ve herkesin temel haklarının, hukukunun koruyucusu, herkesin hak ve özgürlüklerin güvencesi olmalarını temine matuf bir eğitim, hukuki düzenleme ve yönlendirmenin temin edilmediği anlaşılmaktadır. Bu sebeple de, bürokrasiye ve iktidara egemen siyasi ve cemaatsel yapıların dışında kalanların hak ve özgürlüklerinin bizzat bürokratlardan ve yargıdan gelebilecek tehditlerin altında bulunduğu anlaşılmaktadır. Savcılık olarak, siyasi ve cemaatsel reflekslerle yapıldığını sandığımız bu hukuksuz ve haksız suç duyurusunu dikkate almayarak, mesnetsiz ve uyduruk iddialarla yargıyı aleyhimize yönlendirme çabalarını boşa çıkarmalısınız.”
 
(http://www.ilkav.org/web/haber-158-mehmet-pamak—usame-bin-ladin%E2%80%99in-hukukunu-savunmak-insani-ve-islami-sorumluluktur-.html)
Bütün bu hukuksuzlukları hukuk adına yapacak bir zulmü işleme cüretini göstermelerinde, muhtemelen Amerika ve İsrail ile işbirliklerinin de rolü olmuştur. Yani bu bildiride yer alan Gülen’e yönelik haklı eleştirimizden rahatsız olmaları yanında, bir de müttefikleri olan Amerika’nın zulmüne yönelik itiraz ve protestomuz da Gülenci kadroları bu hukuksuz saldırıyı yapmaya yönlendirmiş olabilir. Bu kadro emniyette ürettiği uyduruk belgelerle, uyduruk suç isnatlarıyla savcıyı aleyhimizde dava açmaya zorluyor gibiydi. Hatta ifade verdiğim savcı da muhtemelen ya bunlardan olmayıp erdemli bir insan olduğu ya da bu kadar haklı ve pes etmeyecek bir yapıda olduğumuzu gördüğü için, “Mehmet bey o bildiri yaklaşık bir aydır internette yayınlanıyor, artık yeteri kadar okundu, hiç değilse bundan sonra kaldırsanız, çok baskı altındayız” demişti. Ve ben de “herhangi bir suç içermediğini, Gülen’i eleştirmenin suç sayılamayacağını ve bu sebeple de kaldırmayacağımızı” ifade ettim. Savcı da uzun süre beklettikten sonra, yasalar çerçevesinde yapması gerekeni yaparak takipsizlik kararı verdi. Bugün Başbakan’ın “Paralel Devlet” deyip ihanetle suçladığı emniyet ve yargıyı ele geçirmiş yapı, o gün bu kadar hukuksuz biçimde üzerimize geldiğinde, AKP hükümeti sessiz kalıyordu.
“PARALEL YAPI” O GÜN BİZE BU KUMPASLARI KURARKEN
SEYREDEN AKP HÜKÜMETİ BUGÜN AYNI DELİKTEN ISIRILIYOR
 
Radyo Denge: İlginç doğrusu birilerinin ancak bugün görebildiği gerçeği siz daha o zaman görmüş ve suç duyurusunda bulunmuşsunuz. “Paralel Yapı”yı siz o zaman tespit ve ifşa etmişsiniz, ama siz iktidar yandaşı olmayınca dikkate bile alınmamış. Bugün iktidar aynı delikten kendisi de ısırılınca meydanlarda bağırıp duruyor. Doğrusu şu ki, çok ibret verici bir durum.
 
Pamak: Evet sizin de tespit ettiğiniz gibi, işte bu belge ortaya koymaktadır ki, daha 21/06/2011 tarihli savcılık ifademde, henüz AKP öncüleri Gülen cemaatiyle kol kola ve birlikte yeni statükoyu oluşturmaya devam ederken, Gülen cemaatinin emniyet ve yargıdaki bürokratlarının “paralel devlet” gibi çalışıp kendilerini eleştirenlere ve somut olayda da bize “kumpaslar” kurduğunu, hukuksuz dinlemeler yaptığını, asılsız suç delilleri üretip iftiralar attığını ortaya koyup suç duyurusunda bulunmuştum.
Bakın bu serüvende açıkça ortaya çıkan şudur ki, 1- Afganistan’daki ABD ve NATO emperyalizmine, işgal ve katliamlarına karşı ABD elçiliği ve NATO temsilciliği önlerinde, 2- İsrail’in Filistin’deki işgal ve terörünü protesto amaçlı İsrail elçiliği önünde defalarca gerçekleştirdiğimiz kitlesel katılımlı protesto eylemleri, 3- Gazze saldırısı ve katliamını protesto amacıyla İsrail takımının maçını iptale zorlayan kitlesel eylemimiz 4- Gülen’e ve hareketine yönelik Cemaatin  a- geleneksel hurafelerle dolu din algısı oluşturmak suretiyle, b- Papalık misyonuna “hizmet” sunulan dinler arası diyalog çerçevesindeki Hıristiyanlaştıma çabalarıyla, c- İslam’ı ve Müslümanları protestanlaştırma amaçlı  emperyalist projelerle örtüşen “hizmet”iyle gerçekleştirdiği dini tahrif ve emperyalizme “hizmet” çalışmalarını ilmi eleştiriye tabi tutup ifşa ettiğimiz için; Gülen cemaatinin emniyet ve yargı içindeki uzantıları, hem kendi hak-batıl karışımı dinlerini ve çıkarlarını, hem de müttefiklerini korumak refleksiyle 6-7 yıldan bu yana bize ne yapmaya çalışmışlarsa bugün aynısını yıllardır ortaklık ettikleri AKP hükümetine yönelik olarak yapmaya çalışmaktadırlar.
Önceki bölümlerde ortaya koyduğum delillerle, bugün “Paralel Yapı” olarak nitelenenler tarafından bize yapılanlar şunlardı; 1- Gözaltına aldıkları, Afganistan’a gidip gelmiş gençlere yönelik sorgulamalarda, önce onlarla, sonra da onlar üzerinden el-Kaide ile aramızda bir bağ kurmaya yönelik zorlama ifadeler alarak bir operasyon hazırlığı yapmaktı. Elhamdülillah bunu erken fark edip ifşa edip üzerine giderek savmıştık. 2- Cemaatin küresel müttefiklerini rahatsız eden, İsrail maçının iptali, İsrail’e ve ABD’ye yönelik diğer etkinlikler, işgal ve katliamlarının protesto edilmesi suretiyle eylemlerimiz, açıklamalarımız sebebiyle İLKAV ve Radyo Denge’ye yönelik suç duyuruları sonucu defalarca soruşturma açılmasının sağlanması, yaptırım uygulanmasının zorlanması. 3- Usame Bin Ladin’in şehadeti dolayısıyla yayınladığımız bildiri muhtevasında hem Cemaatin küresel müttefiklerini rahatsız eden muhteva, hem de Gülen’e emperyalistlere yandaş açıklamaları sebebiyle yapılan eleştirimiz sebebiyle Emniyetteki kadroları aracılığıyla üç ayrı suçu birlikte işlemişlerdi; a- Telefonlarımızın hukuksuz biçimde dinlendiğini ortaya koyan bizden başkasının bilmediği bilgilerin Savcılığa yapılan suç duyurusu dosyasına konması birinci suç ve hukuk ihlaliydi. b- Savcılığı ve yargıyı aleyhimizde şartlandırmak amacıyla, daha önce “terör suçundan tutuklandığımıza” dair bilgi ve belge uydurulması ikinci bir suç ve hukuk ihlaliydi, sahtecilikti. c-  Tamamen “Paralel yapı”nın subjektif önyargısını yansıtan ve hukuki hiçbir delile dayanmayan haksız bir yaftalamayla ve yine yargıyı aleyhimize yönlendirmek amacıyla İLKAV’ın “radikal dini örgüt” olarak nitelendirilmesi de üçüncü bir suç ve hukuk ihlaliydi. Biz bütün bunları o yıllarda ifşa edip suç duyurusu yaptık ama kimse dikkate almadı.
O zaman kimse dikkate almayınca da bu dinleme zulümleri, bürokratik kumpaslar, asılsız belge, bilgi ve kaset üretmeler devam edip geldi. Ve bugün bize yapılanların bir benzeri AKP hükümetine yönelik olarak tekrarlanıyor. AKP hakkında da, “el-Kaide bağlantısı kurup, kendilerince terörle işbirliği halinde göstermeye yönelik, MİT’in Suriye’ye yardım TIR’ı olayında olduğu gibi, operasyonlar yapılıyor. AKP hükümeti de İsrail’le ilişkileri bozuyor ve ABD’nin kimi politikalarına aykırı davranıyor iddiasıyla ve Gülen’i eleştirdiği, artık her istediğini vermediği için sürekli yeni operasyonlara muhatap kılınıyor, haklarında bilgi, belge ve kasetler uydurulup ifşa edilerek, yandaş emniyet mensupları ve savcılarca soruşturma ve davalar açılarak iktidardan düşürülmeye çalışılıyor.  Tıpkı AKP hükümetinin bize yönelik kapatma davasını müteakip aynı gerekçelerle eski statüko tarafından AKP hakkında kapatma davası açılmış olması gibi, “Paralel Yapı” bize bu zulümleri yaparken AKP hükümeti onlarla “ne istediler de vermedik” ilişkisi içindeydi, şimdi de aynı yapı bize yaptıklarının daha gelişmiş ve daha çeşitlendirilmiş halini bugün AKP hükümeti için tekrarlıyor. Ancak biz yine, o gün AKP kapatma davasını da halkın iradesine zorba bir saldırı ve zulüm olarak görüp protesto ettiğimiz gibi, bugün de yeni statükonun bürokratik vesayetçisi olan “Paralel Yapı”nın darbe girişimlerini, ahlaksız dinlemelerini ve emperyalistlerle işbirliği halinde halkın iradesine ipotek koymaya, halkın kaderini belirleme özgürlüğünü elinden almaya kalkmasını aynı sebeple tel’in edip kınıyoruz.
STATÜKONUN SAHİPLERİ ÇIKARLARINI KORUMAK İÇİN,
MUHARREF “STATÜKO DİNİ”yle KİTLELERİ ALLAH İLE ALDATIRLAR
 
Radyo Denge: Tekrar başa dönecek olursak ilk soruma cevap verirken, sizi dinlemeleri hususunda “İlkesel olarak bunu yakıştırır ve beklerdim” derken neyi kastettiniz?
 
Pamak: Resulullah (s) İbrahim (as)’ın da davetçisi olduğu tevhidi mesajı Mekke cahiliye toplumuna tebliğ etmeye başladığında, Mekke müşrikleri ve egemen şirk sistemi, İbrahim (as)’a iftirayla nispet ettikleri “Atalar Dini” olan şirk dinine sahip çıkarak Hz. Muhammed’e (s) ve ilk Kur’ân nesline saldırıya geçmişlerdi. Ona ve arkadaşlarına her türlü zulmü, hakareti, işkenceyi, ekonomik ve sosyal boykotu ve yurdundan sürüp çıkarmayı reva görmüşlerdi. Üstelik İbrahim (as)’ın dini olan aynı tevhid dinine davet eden son nebiye, “sen atamız İbrahim’in dininden saptın” diyecek kadar da kendilerini hak dinin müntesipleri zannediyor ve öyle iddia ediyorlardı. Peygamber (s)’in getirdiği vahyin mesajını, tevhidi daveti ise sapma olarak niteliyorlar ve yayılmasını engellemeye çalışıyorlardı. Niye? Çünkü Allah’a ve İbrahim (as)’a nispet ederek, Hak dinden içeriğini bozarak aldıkları “Kabe’de tavaf, Hac”, “namaz”, “kurban” vb. ibadetleri de karıştırarak ürettikleri Hak-Batıl karışımı cahiliye dininin kitleleri aldatması üzerine kurdukları statüko kendilerine iktidar ve rant sağlıyordu. Bu sebeple de, iktidar ve rant avantajlarını korumanın yolunun statükoyu korumaktan, statükoyu korumanın yolunun da bu “atalar dini” algısını korumaktan, bu dinle halkı, mustaz’af  kitleleri uyutup aldatmaktan geçtiğini görüyorlardı. İşte bu amaçla, tevhidi mesajın, Hak dinin insanlara ulaşmasını engellemeye çalışıyorlardı. Peygamber (s) ve onun davetine icabet eden mü’minleri, tehdit edip baskı altına alıyor, takip ediyor, zulmediyor, işkencelerle sarsıyor, şehid ediyor, ekonomik ve sosyal boykotlarla kuşatıp yurtlarını terke (hicrete) zorluyorlardı.
İşte bugün de, tevhid dininin akîdevi ilkelerini terk ederek, önce geleneksel bid’at, hurafe ve İsrailiyat nevinden birçok uyduruk rivayeti, menkıbeyi, sonraki dönemlerde de laiklik, demokrasi, liberalizm gibi seküler paradigmanın ürettiği modern cahiliye kültürüne ait ürünleri karıştırarak oluşturdukları hak-batıl karışımı din anlayışını temsil edenler, tevhidi mesajı, Kur’ani ölçülerle ve Resulün örnekliğinde ortaya konduğu gibi net olarak insanlara ulaştırmak isteyenleri düşman olarak görüp saldırıyor, önlerini kesmeye çalışıyorlar.
Bunlar, İslam’ı ve Müslümanları “Protestanlaştırmaya” dair projeler içinde rol üstleniyor ve insanları kapitalizmle, laiklikle uzlaştırılmış, bireysel ibadetlere indirgenerek, siyasal, hukuki, ekonomik iddialarından uzaklaştırılmış, emperyalistlerce de “Ilımlı İslam” adı verilen bir dine çağırıyorlar.  Çünkü bugün sahip oldukları güç, itibar ve iktidar, insanları bu hak-batıl karışımı din anlayışıyla kandırıp sömürmelerinin sonucudur. O halde bu imkanlarını korumak ve devamlılığını sağlamak da, ancak bu din algısına iman edenlerin bu inançlarının sürmesiyle mümkündür. Bu sebeple de, tevhidi mesajı Peygamber’den devraldıkları gibi arı, duru içerik ve netlikte insanlara ulaştırmak isteyenleri, bu şirk dini adına düşmanlaştırıp hedef alıyorlar. Tıpkı Mekke statükosundan beslenenlerin Hz. İbrahim’e (as) nispet ettikleri atalar dini adına Hz. Muhammed’i düşmanca hedef aldıkları gibi.
Mekke müşrikleri ve egemen şirk sistemi, nasıl Resulullah (s)’in tevhidi davetini, vahiyle toplumu arındırıp yeniden inşa etmesini engellemeye çalışmışlar ise, bugün de “imanına zulüm/şirk bulaştırmak” (En’am 82) suretiyle, “Ey iman edenler iman edin” (Nisa 136) ayetinin uyarısına muhatap hale gelmiş olup günümüz statükosunu temsil edenler de, günümüzün tevhidi davetçilerini engellemeye çalışacaklardır. Bu sebeple, bu tür statükocu atalar dini müntesibi kesimlerden, tevhide, Hakka çağıranlara yönelik tuzakların, ahlaksız ve hukuksuz dinleme ve takibata dayalı baskıların, tehditlerin, saldırıların, zulümlerin, yasakların ve her türlü engellemelerin sadır olması, batıla yakışan doğal bir sonuç olarak görülmelidir. Ve bu insanlık tarihi boyunca hep böyle olmuştur. Onun için ilkesel olarak böyle bir durumu batılda olanlara yakıştırır ve beklerdim dedim.
MUHALEFETİ SUSTURMAK VE TASFİYE ETMEK İÇİN,
HUKUKSUZ DİNLEMELERLE ZULMEDER, ŞANTAJA BAŞVURURLAR
 
Radyo Denge : Bu durumda, İslam davetçileri dışında aynı zamanda AKP öncülerinden ve seküler kesimlerden de birçok insanı dinledikleri hususu nasıl izah edilmeli?
 
Pamak : Şüphesiz, diğerlerini de farklı sebeplerle dinliyorlar. Çünkü bir güç ve iktidar olma savaşı veriyorlar. Bu sebeple de güç, iktidar ve rantı ele geçirmelerine, ya da ele geçirdiklerini muhafaza etmelerine engel olacaklarına inandıkları kesimleri de, ya tasfiye etmek, önlerinde engel olmaktan çıkarmak ya da bu yolla elde ettikleri açıklarını kullanarak, şantaj yaparak yanlarına çekmek yahut da bu tür insanları çıkarları uğrunda kullanmak amacıyla dinliyorlar.  Ayrıca iktidar ve rant kavgasında rakip gördükleri kesimlerin dinlemelerle yakaladıkları açıklarını topluma duyurarak onları yıpratıp, kitle desteklerini azaltmak, sonuçta iktidar ve güç kavgasındaki bu rakiplerini ortadan kaldırmak da istemektedirler. Aynı zamanda, bu tür farklı kesimlerin, hele de iktidar ve rant kavgasında rakip gördükleri kesimlerin öncü kadrolarının, siyasetçi, bürokrat, iş adamı, gazeteci, sanatçı, aydın ve yazarlarının kendi haklarındaki fikir, düşünce, kanaat ve planlarından haberdar olup tedbirlerini almak amacıyla da dinliyorlar.
Hatta bu rant, güç ve iktidar eksenli hastalıklı ruh hali, bugün yanlarında, içlerinde olup da ileride oyun bozanlık yapan olursa, onları susturmak için kullanacakları açıklarını yakalamak amacıyla, kendi yanındaki tam güvenmedikleri kişileri bile dinleyecek kadar ölçüsüz ve ahlaksız davranabilmektedirler. Nitekim Gülen’in yıllarca ikinci adamı konumunda bulunan Latif Erdoğan “beni bile 15 yıl süreyle dinletmiş” diye açıklama yapıyor. Bu nasıl bir ruh halidir, nasıl bir din anlayışıdır?
Bir de şunu ifade etmeliyim ki, ahlakilikle, insani erdemlerle asla bağdaşmayan söz konusu karakter zaafı, amaç için her şeyi mubah gören ölçüsüzlük bu insanları kuşattığında ve binlerce insanın özel hayatını utanmazca dinleme ve takip etme hastalığına bir kere yakalandıklarında, bunun duracağı yeri kestirmek de artık mümkün olamamaktadır. Fıtrattaki bozulma, insani erdemlerin terkiyle oluşan yozlaşma, bir de Müslümanlık adına hurafelerle, bid’atlerle dolu bir din algısı söz konusu olduğunda, bir daha ıslah olma imkanı da bulamadığından sürekli daha kötü olana doğru savrulmaktan da kurtulamaz. Ta ki tevhidi mesajla, Kur’an’ın akıdevi, ibadi, ahlaki, ameli ve hukuki ölçü ve ilkeleriyle buluşup, onunla arınıp teçhiz olana kadar bu savrulma ve yozlaşma devam eder.
GÜÇ OLMAK İÇİN KÜRESEL GÜÇ VE İSTİHBARAT ÖRGÜTLERİYLE MÜTTEFİK OLDULAR VE BUNLAR TARAFINDAN KULLANILDILAR
 
Radyo Denge : Daha önce sizin de ifade ettiğiniz gibi, gayrimüslimlerle, emperyalist güç odaklarıyla, yabancı istihbarat örgütleriyle, ahlaki olmayan pragmatik, çıkarcı, Makyavelist, amacı için her şeyi mubah gören ilkesiz anlayışa dayalı bir ilişki biçimi içinde olmaları da bu yozlaşmayı arttırıcı etki yapmıyor mu?
 
Pamak : Evet çok doğru, özellikle de bu ilkesiz ve çıkarcı ilişkilerle kurulan ittifaklar, güçlü olanın güçsüz olanı kullanması sonucunu doğuruyor ve egemen olanın kendi değerleriyle diğerini kuşatıp kendisine benzetmesine yol açıyor. İslam düşmanlarıyla kurulmuş bu ilkesiz ve pragmatik ilişkinin yozlaştırıcı, dönüştürücü etkisiyle beraber, bir de vahye aykırı olan din algıları sebebiyle fıtri, insani erdemleri de büyük ölçüde zaafa uğradığı için bu kadar acımasız ve ahlakilikten uzak işlere ibadet aşkıyla bulaşabiliyorlar
Hele bir de, Gülen hareketi için, kendi çevrelerinden olan Prof. Hakan Yavuz’un eleştirmek kastıyla değil de objektif bir tespit olarak içeriden yaptığı ve muhtemelen olumlu bulduğu nitelemeye göre “Türk Siyonizmi” deniyorsa, ki bence de öyledir, o takdirde durum daha da vahim bir veçhe kazanmaktadır. Bilindiği üzere Siyonizm, tahrif edilmiş Tevrat’a dayalı batıl bir din olan Yahudilik içinde ırkla dini sentez edip “Yahudilerin üstün ırk olduğunu iddia eden ve Tanrılarının kendilerine tahsis ettiğine iddia ettikleri vaadedilmiş topraklar üzerinde yaşayan halkların vatanlarını işgal etme, onları katletme hakkını kendisinin ilahi hakkı olduğuna” inanan ırkçı ideolojik bir akımdır. Ve bu dine inananları ve çıkarlarını kutsallaştıran, kendilerini “Tanrının seçilmiş ve kayırılmış has kulları” olarak niteleyen, diğer bütün kesimleri ise köle gibi addedip kendilerinin hizmetine sunulmuş yaratıklar olarak gören sapkın bir inançtır. Bu sebeple de onlar üzerinde her türlü tasarrufa hak sahibi olduklarına inanan, diğerlerinin ise hiçbir hak ve hukukunu kabul etmeyen ve tanımayan bir inanç olarak taraftarlarını zalim bir cinayet şebekesine dönüştürmüş bulunuyor. Bu sebeple Siyonistler, yaptıkları bütün zulüm ve katliamları ilahlarının kendilerinden istediği bir ibadet olarak algılıyorlar. İşte Siyonizmin, böylesine sapkın hurafelere, Allah adına uydurulmuş batıl inançlara dayandığı halde kendilerinden olmayanları güdülecek sürü olarak gören üstünlük ve seçilmişlik psikolojisine dayalı bir taassubu temsil ettiği dikkate alındığında, Türk Siyonistlerinin yapa geldikleri daha anlaşılır hale gelmektedir. Ayrıca, “Türk Siyonizmi” tanımı üzerinde düşününce, “bu kesimin Siyonist İsrail’e karşı yakınlığının bir sebebi de bu mudur” diye düşünmekten de  insan kendini alamıyor doğrusu.
Radyo Denge : Nasıl yani?
Pamak : 1960’lı ve 70’li yıllardaki ülkücülüğümüz aklıma geldi. Bildiğiniz üzere ben 1968 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesinde kurulan ilk Ülkü Ocağı’nın yöneticileri arasındaydım. O zaman biz kendimizi “Türk-İslam” sentezine inanan “Türk Milliyetçileri” olarak tanımlardık. Düşüncemizi “Milliyetçi-Toplumculuk” olarak ifade etmiştik. Yani “Nasyonel Sosyalizm”in Türkçesi. Açıkça kendimizi Alman Nazilerine ve İtalyan Faşistlerine yakın hissederdik. O zaman ülkücüler içinde en çok okunan kitaplar, Hitler’in “Kavgam” olarak tercüme edilmiş kitabı ile, Mussolini’nin mücadelesini anlatan “Kara Gömlekliler İhtilali” adlı kitaptı. Her ülkücünün evinde bu kitaplar mutlaka vardı ve benim de kütüphanemde o günden kalan bu kitaplar halen vardır. Hatta Almanya ve İtalya’da büyük yenilgiden sonra bu kesimlerin yeniden kıpırdanışa geçmesi, solcu yönetimlere, sosyalistlere ve komünistlere karşı seslerinin yeniden yükselmesi, kendilerini “anti-komünist milliyetçi” olarak konumlandıran bizim kesimi sevindirirdi.
Bunları şunun için anlattım: Eğer tercih ettiğiniz düşünce ve inanç, kullandığınız yöntem birileriyle örtüşüyorsa, doğal olarak onları yakın buluyor, etkileniyor ve hatta onların galibiyeti için sevinç, mağlubiyeti için de üzüntü duyuyorsunuz. İşte Gülen hareketinin, dünyanın büyük kısmında iş yapmak için destek aldığı için ABD ve İsrail’e sempati duymasının ve onlarla müttefik olmasının arka planında, bir de “Türk Siyonizmi” olmanın da bir etkisi olabilir mi diye düşündüm. Nitekim ABD-İsrail ittifakı Irak’ı kan gölüne çevirdiklerinde, yüz binlerce Iraklı çocuk en vahşi silahlarla katledilirken sesi hiç çıkmayan Gülen’in, Saddam’ın birkaç kıytırık füzesi Telaviv’ve düşünce, İsrail’li çocuklar için ağlaması bunu düşündürmez mi? Aynı şekilde Afganistan’da yüz binlerce kadın, çocuk, yaşlı, hasta masum insanlar, ABD ve müttefiklerinin vahşi bombalarıyla katledilirken, Afgan halkı topyekun kan ağlarken katil Bush için tek kelimelik eleştiri bile yapmayan Gülen’in, Allah yolunda Afgan halkının savunmak amacıyla kendini feda eden bir Müslüman için “Dünyada en nefret ettiğim adam Usame Bin Ladin”dir açıklaması ne anlama gelmektedir?
Yine bir başka örnek olarak, “Mavi Marmara” saldırısıyla uluslararası sularda korsanca katliam yapan İsrail’e tek eleştiri yapmadan, katliama uğrayan yardım gönüllülerini suçlayıp, Filistin topraklarında bile işgalci olup meşru otorite olma özelliği taşımayan İsrail’i uluslararası sularda bile otorite kabul etmesi ve “İsrail otoritesine itaat edilmesi” gerektiğini söylemesi ne ile izah edilecektir? Hatta büyük çıkarlar devşirip devlet kadrolarını ele geçirdikleri AKP-Gülen koalisyonunu bozup hükümete saldırıya geçmelerinin bile ilk sebebinin “İsrail ile ilişkiler konusunda hükümetin sert üslubu ve ilişkileri bozan yanlış politikaları” olduğunu bizzat kendilerinin ifade etmelerinin sebebi nedir? Bugün Fethullah Gülen’e yönelik tüm eleştirilere neden ilk itiraz ve savunma Siyonist terör devleti İsrail basınından, kuruluşlarından gelmektedir? ABD’ye yerleşmesini de, bugün her şeye rağmen orada kalıp korumasını da neden CIA ve Yahudi Lobisi sağlamış, kefil olup üstlenmiş bulunmaktadır? Daha bir kaç gün önce İsrail terör devletinin Gazze’ye yönelik yeni füze saldırısının haberini verirken STV neden “İsrail hava kuvvetleri Gazze’de teröristlere ait hedefleri bombaladı” diyebilmiştir? Sonuç olarak açıkça görüldüğü üzere, Gülen ve kadrolarının anlayışlarını, kaderlerini ve tercihlerini İsrailli Siyonistlerle, ABD’li Neo-con ve Yahudi lobisiyle bu kadar örtüştürmeleri ne anlama gelmektedir?
GÜLEN HAREKETİ “TÜRK SİYONİZMİ” OLARAK,
YAHUDİ SİYONİSTLER VE ABD İLE İŞBİRLİĞİ İÇİNDE
 
Radyo Denge: O halde, Gülen hareketinin “Türk Siyonizmi” olarak nitelenmesini biraz açar mısınız?
 
Pamak: Prof. Hakan Yavuz, Gülen hareketi için bu değerlendirmeyi daha 2004 yılında yapmış bulunuyor, Gülen için birkaç kitap yazmış ve o çevreye yakın birisi olarak Tempo Dergisi’ne verdiği röportajda şunları söylüyor: “Arka planında Türk İslamı ve Nur külliyatı var. Ama Gülen hareketini tamamen Risale-i Nur külliyatına indirgemek de doğru değil. Bu bir Neo-Nurcu hareket olarak ortaya çıkmıştır. Fakat, artık günümüzde Neo-Nurcu tanım da yeterli değildir. Bu hareket artık Nur hareketinden bağımsız bir ivme almış ve kendi fikir ve eylem havzasını oluşturmuştur. Gülen hareketinin üç aksiyon alanı var. Ekonomide, özellikle finans, tekstil ve mobilya ile teknolojik alanda güçlü olma. Eğitimde var olabilme ki; bu, Gülen’in ‘Altın Nesil’ dediği ‘şuurlu gençliği’ oluşturmayı amaçlar. ‘Altın Nesil’, uluslararası bazda İslam’a sempatik, Türk ideallerine yakın bir nesil. Üçüncüsü de medya. Sermaye, bilgi ve imaj yani. Kısaca, bu amaçları dinsel araçlarla gerçekleştirmek istediğinden ve güçlü olmayı amaçladığından dolayı harekete, bir Türk Siyonizmi de diyebiliriz.”
 
İşte bu zaviyeden bakınca, bunlar da aynı şekilde “Yahudi Irkçılığı” gibi “Türk İslamı” adı altında hurafelerle dolu muharref bir din (Ilımlı İslam) anlayışıyla Türkçülüğü sentez ettiler. Yahudiler tahrif ettikleri Tevrat’ın hak-batıl karışımı dinini ırkla sentez etmişler ve “Allah’ın seçilmiş evlatları” safsatası ve üstün ırk oldukları iddiasıyla dünyaya hükmetme hırsına kapılmışlardı. Yahudi Siyonistlerin ırkçı-faşist oldukları, dinlerini tahrif ettikleri halde, kelimeleri eğip bükerek bütün bunları Allah’ın emrettiğini iddia edip kendilerinin Allah’ın kayırılmış has kulları olduğu yalanıyla taraftarlarını Allah ile aldatıyorlardı. Bunlar da, Allah’ın koruması altındaki Kur’an’ı tahrif edemeyince yaptıkları batıni yorumlara dayalı çıkarımlarla kitap anlayışında tahrifat yaptılar, israiliyata dair birçok hurafeyi bu kitap anlayışının içine yerleştirdiler ve böylesine bid’at ve hurafelerle dolu hocalarının kitaplarını esas aldılar. Oluşturdukları bu hak-batıl karışımı dini Hak din olarak algılayıp yaydılar. Bu din algılarının ve batıl söylem ve eylemlerinin Hak olduğuna halkı ikna etmek için de Peygamber’i (s) onaylama makamı yaptılar. Ve Peygamber’in haşa sürekli “hizmet”lerinde olduğu “seçilmiş ruhlar” olarak “Türk İslam”ı kültürünü bütün dünyaya yayarak güç olmaya yöneldiler ve bunun için de her türlü şeytani küresel güçle işbirliği yapmaya kalkışarak, bu güçler için son derece kullanışlı bir enstrüman haline geldiler.
“GÜLENİST SİYONİZM MÜSLÜMANLIK DEĞİLDİR”
 
Radyo Denge : Fethullah Gülen’in “Türk milliyetçiliği” söylemi ve bu istikametteki “hizmet”i de epey güçlü değil mi?
Pamak : Çok haklısınız, inanın bu konuda birçok açık bilgi ve belge ortaya konabilir, ama söyleşi sınırlarına sığmaz. Gülen oluşturduğu hareketi; “…kendi duygu ve düşüncemizin, Türk felsefesinin önce Türkiye’de oturması için çalışma, sonra da dünyaya tanıtma adına gönüllüler hareketi..” olarak tanımlamaktadır. Bu hareketin İslami, tevhidi bir hareket olmak yerine, bir Türk kültürünü yaygınlaştırma hareketi olduğuna sık sık vurgu yapmakta ve şunları söylemektedir; “Eğer bu mesele bir iman meselesiyse, Türk milletinin birkaç bin yıllık, -çok iyi bir açılma dönemi yaşanmış olması bakımından bin yıllık- kültürünü tanıtma adına, ancak gönüllü kahramanların yapabileceği bir meseleyse, Türk dilini bir dünya dili haline getirme meselesiyse …..”. Bu Türk ulusçuluğunu ve birkaç bin yıllık (İslam öncesi dönem de kutsanmaktadır) Türk kültürünü yayma misyonu hareketin en belirleyici yanını teşkil etmektedir. Bu Türkçü hareket, başka ırklara müntesip öğrencilerin bile Müslümanlaşmasından ziyade, Türk ulusuna yardımcı olmak bilinci ve Türk sevgisiyle yetiştirilmesine büyük özen göstermekte ve böyle bir sonucun bu öğrenciler tarafından izhar edilişi, Fethullah Gülen’i çok duygulandırmaktadır. Bu hususları Gülen şöyle ifade etmektedir; “St. Petersburg’da mezuniyet töreninde bir Rus talebeye, ‘Büyüyüp bir yere geldiğin zaman ilk defa ne yapmak istiyorsun?’ diye soruyorlar. –Televizyon karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamıştım- Çocuk, ‘Türk Milleti’ne yardımcı olmayı düşünüyorum’ diyor. Düşünün Afrika’dan, Avrupa’ya, Balkanlar’dan belki Amerika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada Türk sevgisiyle yetişen birçok insan var.” (Mehmet Gündem, Milliyet Gazetesi, 19.01.2005).
İşte ırkını ve kültürünü bu derece dinleştirmiş olan Fethullah Gülen, sözüm ona üstadım deyip istismar ettiği Saidi Nursi’yi bile sağlığında sırf Kürt olması sebebiyle bir kez bile ziyaret etmediğini yine kendi “Küçük Dünyam” adlı kitabında yazıp, bunu da kendisinin bir Erzurumlu ve “Erzurumluların da milliyetçi olmasına” bağlamıştır. Bu kavmiyetçi yönü hiç bitmemiş ve dünyanın 150’yi aşkın ülkesine açtığı okullarla Kur’an’ın mesajını değil de sanki Allah’ın emriymiş gibi Türkçeyi ve Türk kültürünü yayma seferberliğine girişmiştir. Türk ırkçılığını ve batıl din anlayışlarını propaganda eden filmlerinde bile, batıl anlayışlarını meşrulaştırmak için Peygamber (s)’i filmdeki oyuncuların yardımcısı, destekçisi olarak kullanmaktan utanmadılar.
Türkçe olimpiyatları da, işte bu “Türk Siyonizmi”nin en önemli dini ritüeli olarak öne çıkarılmaktadır. Sanki Allah bu dili ve kültürünü yayın demiş gibi bir kutsiyet atfederek gerçekleştirdikleri Türkçe olimpiyatlarında, “Atalar Dini”nin en çok katılımlı ibadeti yüz binlerce kişiyi alan stadyumlarda gerçekleştirilmektedir.  Bu “ritüel”de toplanan, zihinleri bu cahiliye dininin ölçüleriyle işgal edilip iğdiş edilmiş, vahyin belirlediği Hak dinin akîde ve ölçülerinden de habersiz kitleler, akıl baliğ olmuş kız ve erkek gençlerin tesettürsüz biçimde şarkılar söylemeleri ve kol kola danslar etmeleriyle işlenen bir çok haramı, maalesef huşu içinde ve ibadet aşkıyla alkışlayıp kendilerinden geçiyorlar. Ayrıca bir de cinsel ahlaki zaafların, evlilik dışı ilişkilerin simgesi durumunda olan kimi kadın sanatçı(!)lar da zaman zaman sahneye davet edilip gençlere rol model olarak sunulmaktadırlar. Üstelik bunca yoz ilişki ve haramın gerçekleştirildiği sahneleri alkışlarıyla onaylayarak birlikte işlenen bu kolektif günaha meşruiyet kazandırmak, gerçekten de bir ibadet olarak algılanmasını kuvvetlendirmek, yapılan işin çok büyük bir “hizmet” (!) olduğunu işgal altındaki zihinlerde pekiştirmek için olsa gerek, (ki bunun kime ve neye hizmet olduğu artık ortaya çıkıyor) bir de haşa Hz. Muhammed (s)’in da oraya geldiği propagandasını yapmaktan, Peygamber’e iftira atmaktan da utanmamakta ve Allah’ın azabından bu derece korkusuz olduklarını ortaya koymaktadırlar.
Kendilerine inananları “Allah’ın seçilmiş kulları, sürekli Peygamberce onaylanan işler yapan adanmış ruhlar” olarak tanımlayıp, kendilerinin dışındakileri sadece kendi dava ve çıkarlarına hizmet ettikleri kadar değerli saydılar. Böyle olunca da, tıpkı Yahudi Siyonistlerde olduğu gibi, kendilerinden olmayanlar için hiçbir hak ve hukuk tanımayan bu “Türk Siyonistleri”nin de neden bu kadar cüretkar, bu kadar pervasız ve kendi hak-batıl karışımı inançları, kendi cemaat çıkarları uğruna neden bu kadar acımasız, bu kadar gözü dönmüş olabildiklerini anlamak daha da kolaylaşmaktadır. Ancak Kur’ani ölçülerdeki sahih Müslümanlığı bilmeyen geniş kitleler nezdinde hâlâ “İslami cemaat” olarak kabul edildikleri için, onların bütün bu hukuksuzluklarını,  dinleme ve şantaj ahlaksızlıklarının faturası da İslam’a ve Müslümanlara kesiliyor maalesef.
Daha bir hafta önce ABD’de gösteri yapan yüz bin Yahudi, muharref bir din olmasına rağmen Yahudiliğe sahip çıkıp onu daha da saptırıp ırkçı ve zalim bir siyasal ideolojiye dönüştüren İsrail Siyonizmine ve kendi adlarına yaptığı zulümlere isyan edip “Siyonizm Yahudilik değildir” diye slogan atmışlardır. En azından “Yahudi Siyonizmi”nin kirli ve kanlı işlerinden dinleri olan Yahudiliği soyutlamaya dair bir irade sergilemişlerdir. Hiç değilse Siyonizmin bunca pis işlerinin, zulümlerinin faturasının Yahudiliğe kesilmesine engel olmak istemişlerdir. Bizim ülkemizde ise, aynı süreçte Gülenist “Türk Siyonizm”nin bir sürü hukuksuzluğu, adaletsizliği, kitlesel boyutta özel hayatları dinleme ve şantaj gibi büyük bir ahlaksızlığı açığa çıkmış, bir çok pis ve kirli iş ve ilişki içinde olduğu ortalığa döküldüğü halde, bazı tevhidi uyanış süreci öncüsü yazarlar büyük bir aymazlıkla hâlâ onların İslami cemaat ve mü’min kardeşlerimiz olduklarını ilan edebiliyorlar. Halbuki hiç değilse muharref Yahudiliğe sahip çıkarak “Siyonizmin pisliğinden onu korumaya çalışan ABD’li Yahudiler kadar duyarlı davranıp, “Gülenist Siyonizm İslam ve Müslümanlık değildir” diyebilmeleri gerekmez miydi?
YAHUDİ SİYONİSTLER GİBİ, TÜRK SİYONİSTLERİN DE MUHARREF DİN İLE IRKI MECZEDEN, ALLAH’ın KAYIRILMIŞ KULLARI OLDUKLARI İNANCI VAR
 
Radyo Denge : Nitekim ahlaki ve hukuki olmayan biçimde dinledikleri, izledikleri kişilere ait tapeleri ya da kasetleri yine ahlaki ve hukuki ölçülere aykırı biçimde internet ortamına sızdırıp, gelişmeleri müttefiklerinin ve kendi çıkarlarının istikametinde yönlendirmeye çalışıyorlar ve tüm bu konularda sizin de ifade ettiğiniz gibi ahlaki ve hukuki hiçbir sınır ve ölçü tanımıyorlar. Bu hale nasıl geldiler? Ne yaparlarsa yapsınlar hep onlar haklı, onların her türlü zulmüne uğrayanlar ise her halükârda hepsi haksız olarak görülüyor. Gerçekten de çok ibretlik bir durum söz konusu. Dediğiniz gibi, galiba tam siyonist bir mantık işliyor.
 
Pamak : Evet, kendisini, vahye aykırı inancını, heva ve zanna dayalı cemaat fikir ve uygulamalarını ve ümmetin maslahatına ters cemaat çıkarlarını, doğru olup olmadığından hiç şüphe duymadan bu derece merkeze oturtmuş, Kur’an ve sünnetle uyumlu olmamasına rağmen kutsallaştırıp putlaştırmış bu zihniyetin, hele de tehlike altında olduğunu hissettiğinde yapamayacağı kötülük yoktur. Böylesine mistik hezeyanlarla kurgulanmış, Kur’ani ölçü ve ilkeleri yitirip, akletme kabiliyetini kaybetmiş işgal altındaki zihinlerin sahipleri, kendilerini ve çıkarlarını korumak için her şeyi yapabilme potansiyeline sahiptir ve işte bu yüzden de çok tehlikelidir. Çünkü yaptıkları bütün kötülüklere rağmen “Allah’ın kendileriyle beraber olduğuna, Hz. peygamber’in sürekli yanlarında ve kendilerinin bu kutsal ‘hizmet’lerinde destekçisi olduğuna” inanmaktadırlar. Kendilerinden olmayanlar ise, kutsal davaları uğrunda üzerlerinde her türlü tasarrufta bulunabilecekleri nesneler olarak algılandığı için, ötekine karşı, hiçbir ölçü tanımadan, her şeyi yapabilme cüreti ve potansiyeli yüksek olmaktadır.
Allah’ı ve Resulünü bile, kutsallaştırdıkları çıkarları ve Cemaatleri uğruna bu kadar pervasızca kullanma, istismar etme cüretkarlığının sonucu kaçınılmaz olarak bu kadar ölçüsüz, ahlakilikten ve hukukilikten bu kadar uzak bir hal olacaktır. Üstelik ulaştıkları bu gücü de halktan değil de, sızarak ele geçirdikleri devlet kadrolarındaki örgütlenmelerinden, ilaveten İslam’ın ve Müslüman halkların düşmanı olan emperyalist devlet ve güç odaklarından aldıkları için, halkın tepkisi de kendilerini durduramamakta, halkın denetimi söz konusu olamamakta, toplumsal tepki bile hallerini sorgulamalarına vesile olmak bakımından üzerlerinde bir etkinlik kuramamaktadır.
Birbirine zıt akîde ve hayat tarzına müntesip çok farklı birçok insanı aynı örgüt içine doldurup, özel hayat ayırımı gözetmeden 3 yıl gibi uzun bir süre dinleyen, takibe alan ahlak ve hukuk düşmanı bu kadronun, söz konusu dinlemelerle elde ettikleri bilgileri, açıkları kullanarak ve devlet içinde örgütledikleri emniyet ve yargı mensuplarını da seferber ederek, önlerinde engel gördükleri bir çok bürokratı uyduruk belgeler, deliller üreterek, iftiralar atarak tasfiye edip kendi adamlarını yerleştirdiklerine, kendi cemaatlerini eleştirenleri baskı altına alıp susturmaya çalıştıklarına, birçok iş adamını ikna edip yanlarına çektiklerine, kendilerine desteğe mecbur bıraktıklarına, bu yolla birçok menfaat temin ettiklerine, ticari ilişkilere nüfuz edip rant paylaşımı peşinde koştuklarına, kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda kullanmak üzere birçok gazeteciyi, siyasetçiyi, bürokratı ve iş adamını yandaş edindiklerine dair çok sayıda haber yıllardır ve bugün de sürekli medyada yer alıyor.
Bu tür dinlemelerde bir de, arkalarındaki müttefikleri konumundaki ABD ve İsrail gibi dış güçler ve işbirliği içinde oldukları bu emperyalist ülkelerin istihbarat örgütlerinin isteği olan istihbaratları toplamayı da hedefledikleri, ayrıca kendiliğinden bu emperyalist güçleri rahatsız edeceğine inandıkları şahsiyet ve kuruluşları da takibe alıp dinledikleri, ülke içinde bu emperyalist yönlendirmelere uyumlu operasyonlar düzenledikleri kesinlik taşıyan bir dille ifade ediliyor, pek çok delille ortaya konuyor.
HUKUKSUZ DİNLEMELERDEN KOALİSYONUN
HER İKİ TARAFI DA SORUMLUDUR
 
Radyo Denge : Peki AKP-Gülen koalisyonu dediğiniz birliktelik döneminde bu dinlemeler yapıldığına göre, her iki taraf da sorumlu değil mi?
 
Pamak : Bence de her iki taraf sorumludur. Çünkü Gülen grubu için “ne istediler de vermedim” diyen Başbakanın hükümeti, bizi sırf “Resmi İdeoloji Kıskacında Eğitim” konulu bir panel düzenlediğimiz ve orada eğitim sistemini kuşatan sekülerizmin, Kemalist pozitivizmin, çocuklarımızın zihinlerini nasıl işgal ettiğini, ruhlarını nasıl kirlettiğini, fıtratlarını nasıl bozduğunu, nasıl bir çürüme ve yozlaşmaya yol açtığını belge ve bilgiye dayanarak ortaya koyduğumuz için hedef yapmıştı. Yani AKP hükümeti, sırf resmi ideolojiye ve her türlü zulmüne itiraz sadedindeki düşüncelerimizi açıkladığımız için bizi kapatmaya kalkışmışken, Gülen’e her istediğini vermişse, devletin bütün önemli kadroları bu camiaya tahsis edilmişse, bu kadroların bütün yaptıklarından aynı zamanda hükümet de sorumludur şüphesiz.
Şimdi AKP taraftarı olan yazarlar, siyasetçiler, STK’lar ile tevhidi kesimin ilkesizliğin yol açtığı bir aymazlık ve çürütücü bir pragmatizmle AKP politikalarına eklemlenen öncüleri, hep birlikte Gülen hareketinin İslam’a aykırı yanlarını sayfalar dolusu gündeme taşımaya ve onları din üzerinden vurmaya çalışıyorlar. Halbuki 10 yıllık birlikteliklerinde de Gülen cemaati aynı hak-batıl karışımı bir dinin müntesibiydi. O süreçte de, Peygamber’i (haşa) kendi batıl ve münker söylem ve eylemlerinin onaylayıcısı konumunda gösteriyorlardı. Başbakanın ve bakanlarının her seferinde katıldığı “Türkçe Olimpiyatları”ndaki haramlar o zaman da işleniyordu, ama hiçbir itiraz gelmiyordu, üstelik o süreçte bu cemaati ve önderini söz konusu faaliyetleri sebebiyle övgülerle kucaklıyorlar, bazı bakanlar haramların işlendiği o gösterileri göz yaşlarıyla onaylıyorlardı. Hatta (haşa) Peygamber’in de orada olduğu söylenen en sonuncusunda, Başbakan gözünün önünde işlenen haramlara duygulanarak destek vermiş ve övücü bir de konuşma yapmıştı. Ondan hemen sonra Peygamber’in de oraya geldiği iftirası açıklandığı halde Başbakan ve çevresinden, 17 Aralık operasyonu başlayana kadar, hiçbir itiraz ve eleştiri gelmemişti, ama şimdi bütün meydanlarda bu konu eleştiriliyor. Bütün meydanlarda hukuksuz dinlemeleri gündeme taşıyorlar. Bu durum samimi, ahlaki ve inandırıcı mıdır? Benim kanaatim şudur. Eğer bu cemaat kadroları AKP hükümetini sarsacak operasyonların aleti olmasalar ve uyumlu yürüselerdi, tüm bu haramlar, dini sapmalar ve (AKP’ye yönelik olmamak kaydıyla) hukuksuz dinlemeler yine olsaydı, ne Başbakandan ne de çevresinden asla ses çıkmaz, itiraz gelmezdi.
Nitekim geçmişte bizler, Kemalist laik resmi ideoloji kıskacındaki eğitim sistemini, ilkel bir öğütüm sistemine dönüşüp yozlaşmaya yol açtığından dolayı eleştirdiğimiz için hemen ve süratle harekete geçip kapatma davası açanlar, yaklaşık iki yıldır tespit ettikleri ve 3 aydan beridir de meydanlarda ve medyada ihanetle suçladıkları halde “Paralel Yapı” için nedense hâlâ herhangi bir somut adım atmış değiller.
Not: 3. Bölümde AKP-Gülen koalisyonunun nasıl kurulduğu, tarafların neyi temsil ettikleri, bu ilişkinin neden çatışmaya dönüştüğü ve bu kavgada tevhidi kesim öncülerinin sergiledikleri tutarsız, ilkesiz tavırların tahlili üzerine konuşmayı sürdüreceğiz.

 

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (1.Bölüm)

İLKAV’ın 25. Yılında Mehmet Pamak’la Söyleşi (1.Bölüm)

1.BÖLÜM :  “25 Yıldır Telefonlarımızı Neden Dinlediler? Neden Sürekli Yargıladılar?”

 

Ankara’da yayın yapan Radyo Denge adına, “Paralel Yapı” tarafından telefonları dinlenenler arasında ismi geçen İLKAV Başkanı Mehmet Pamak ile son “tele kulak skandalı” özelinden kalkarak, Ankara’daki 25 yıllık İslami mücadelesi ve egemen statükoların muhaliflerine karşı tutumları, nedenleri ve statüko ile muhalif İslami kimlik ilişkileri üzerinde konuştuk.         

                                                                                                    

Emniyet, yargı, eğitim, jandarma, istihbarat, TÜBİTAK vb. birçok devlet kurum ve kuruluşunda örgütlenip devlet içinde “paralel yapı” oluşturduğu en tepeden açıklanan Gülen cemaatinin, birbiriyle alakasız binlerce kişiyi, hayali “Selam Terör Örgütü” üyesi gibi gösterip yandaş yargıç ve savcıları kullanarak aldırdığı hukuksuz mahkeme kararına binaen son 3 yıldır dinlettiği ortaya çıkmış bulunuyor. İLKAV Başkanı Mehmet Pamak da dinlendikleri basına yansıyan listede yer alanlardan. Kendisiyle işte bu güncel konudan başlayarak, ülkedeki eski ve yeni statükoların ve muhalif İslami kimlik ve tevhidi daveti temsil edenlere karşı, özel hayat ayrımı yapmaksızın telefon ya da ortam dinlemesi yapması, soruşturma, yargılama baskısı ve tehdidi oluşturması üzerine ve bunun nedenleri hakkında konuştuk. Ankara’da faaliyet gösteren İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı İLKAV’ın kuruluşunun üzerinden 25 yıl geçmiş olması, yani çeyrek asrı tamamlayıp 25. yıl dönümü içinde bulunmamız da bu söyleşiyi yapmaya bizi teşvik eden bir başka sebep oldu. Zaten dinleme ve yargılamaya sebep olanın da Mehmet Pamak’ın düşünce ve eylemleri yanında başkanı olduğu İLKAV’ın faaliyetleri de olması hasebiyle, bütün bu konuları, kendisinin geçmişte yaşadıkları ve başkanı olduğu İLKAV’ın kuruluşu ve faaliyetleri ekseninde değerlendirmesini istediğimiz Mehmet Pamak ile gerçekleştirdiğimiz bir nevi hatırat boyutu da olan söyleşiyi ilginize sunuyoruz.

Radyo Denge

Ankara-92.1- www.dengeradyo.com

 

Radyo Denge: Eğer siz de uygun bulursanız önce en yeni gündemle başlayalım. Basında “şok” manşetleriyle duyurulan dinlenen telefonlarla ilgili 2.280 kişilik ilk listede sizin de isminiz ve telefonunuz yer aldı. Bildiğimiz kadarıyla siz çok uzun zamandır sürekli dinlendiniz, yargılandınız. Bütün bunlar aynı zamanda başkanlığını yaptığınız İLKAV’ın faaliyetleriyle de ilgili olmalı. Bugünler aynı zamanda İLKAV’ın kuruluşunun 25. yıl dönümü. Bu sebeple son dinleme skandalından kalkarak sizinle İLKAV’ı da konuşalım istedik. Ama önce son olaydan başlarsak, Gülen grubuna mensup bürokratik yapı tarafından dinlendiğinizi biliyor ya da tahmin ediyor muydunuz, duyunca şaşırdınız mı?

 

Mehmet Pamak: On yıllardır dinlenen, takip edilen, sürekli soruşturma ve mahkemelerle sistemin saldırısına muhatap kılınan bir Müslüman olarak asla şaşırmadım. Zaten hem ilkesel olarak bunu yapanlara yakıştırır ve beklerdim, hem de uzun süredir belirtilerini gözlemliyordum. Hatta birkaç yıl önce dinlendiğimizi ifade edip savcılığa suç duyurusunda bile bulunmuştuk ama dikkate alınmamıştı.

 

ON YILLARDIR TELEFONLARIMI DİNLERLER, HİÇ KORKMADIM

 

Radyo Denge: Peki telefonunuzun dinleniyor olmasından, takip ve gözetleme altında tutuluyor olmaktan hiç endişe duymuyor musunuz?

 

 

Mehmet Pamak: Tabii ki, insanın özel hayatının dinleme, izleme ve takip altında olması çok rahatsız edici bir durum. Ancak bu rahatsızlık, söylediklerimin, yaptıklarımın arkasında duramayacağım için duyduğum bir endişeden kaynaklanmıyor. Tam tersine bu, özel hayatın hususiyeti, mahremiyeti dolayısıyla, başkalarının bilmesi gerekmeyen ve mahreminiz olan hayatınızın bile yabancılarca izlenmesi rahatsız edicidir. Özel hayatın dinlenmesi suretiyle insani, fıtri erdemlerle de bağdaşmayan bir ahlaksızlığa, İslam’ın günah saydığı “tecessüs”e muhatap olmanın oluşturduğu bir rahatsızlıktır bu.

 

Yoksa beni dinleyenlerin bilmek isteyebilecekleri, İslami inancım, İslami kimliğim, hedefim, fikrim, siyasi düşüncemle ilgili içeriği ve bu uğurda ülkemizde, toplum içinde neler yapmayı planladığımı, yapmak istediğimi ve neleri hedeflediğimi, neler yapmaya çalıştığımı on yıllardır zaten çok açık biçimde yazıyorum. Bunları meydanlarda polis kameralarının önünde haykırıyor, konferans salonlarında konuşuyor, hayatımda açıkça yaşıyor ve hatta çok daha açık biçimde bizzat DGM’lerde saatlerce süren savunmalarımda da tekrarlayarak arkasında duruyor ve bu tercihimden de onur duyuyorum. Yani bu bağlamda gizlediğim hiçbir şeyim olmadığı gibi, duyulmasından endişe edeceğim, korkacağım hiçbir şeyim de yok.

 

HAK VE ADALET İÇİN ÇALIŞIP,

KİMSEYE ZULMETMEYENİN KORKUSU OLMAZ

 

Radyo Denge: Neden korkacak bir şeyiniz olmaz? Neden bu kadar rahat ve huzurlusunuz?

 

Pamak: Çünkü ancak zalimler korkarlar ve onların mazlum kitlelerden korkmalarını gerektiren çok sebepleri vardır. Ama Hakka çağıran, tevhidi ve adaleti ikame etmeye çalışan, marufu yaymaya, münkeri engellemeye çabalayan, zulmü, şirki, ifsadı yok etmeye, ıslahı sağlamaya çalışan, her türlü zulme ve hak ihlaline karşı mazlumun yanında yer alıp hakkını savunan bir Müslüman’ın korkmak için bir sebebi olmaz.  Bizler, insanlık tarihi boyunca süregelen güzel örneklerimizin, vahye şahidlik yapan Peygamberlerin (s) ve ıslah ehli tevhid davetçilerinin yolunda, hep merhameti ve adaleti temsil ettik. Bugün de, bize zulmedenler de dahil olmak üzere insanların dünyada huzura, adalete kavuşması, ahirette de kurtuluşa ve cennete ulaşması için, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, sömürüden adalete ulaştıracak vahiyle buluşturmak için bir çırpınışı temsil ediyoruz.

 

Kimseye zulmetmedik, haksızlık etmedik ve asla şiddete başvurmadık. Hırsızlık, yolsuzluk yapmadık. Kimsenin malını haksızlıkla yemeye kalkışmadık, kimsenin hakkına el uzatmadık. Tam tersine bütün bunların bize yapıldığı süreçte, bizler bir yandan tevhidi mesajı yayarak zulmedenleri bile kurtaracak bir davet çalışması yürütürken, bir yandan da bu tür yozlaşma ve çürümelere karşı vahiyle ıslah mücadelesi vermeye çalıştık.

 

Egemen statükoların sahibi olan zalimler, tağutlar ise; bütün bu zulüm ve haksızlıkları bize ve diğer mazlum kitlelere 90 yıldan beri sürekli yaptılar. Halkın kaynaklarını çaldılar, sömürdüler, her türlü hukuksuzluğu rahatlıkla icra ettiler. Öylesine azgınlaştılar ki adaletsizlik ve zulüm, karakterleri oldu. Emperyalist kültürü dayatan “öğütüm” sisteminden, kapitalist sömürüye dayalı ekonomiye, İstiklal Mahkemelerinden darbelere, askeri vesayetten DGM’lere kadar eski statüko; sonra da aynı seküler kültür ve kapitalist ekonomiye eklemlenerek, emniyeti, yargıyı ve telekomünikasyon kuruluşlarını ele geçirerek tahakkümünü kurmak suretiyle, kitlesel telefon dinlemelerinden Özel Yetkili Mahkemelerdeki haksız siyasi kararlara, emperyalist güçlerle işbirliğinden yerli halkın iradesine ipotek koymaya kadar yeni statüko, tam bir şiddet ve terör estirerek, her türlü ahlaksızlığı ve hukuksuzluğu kolayca yapan bir cüretkarlıkla ülke insanlarına ve biz Müslümanlara zulmettiler, sömürdüler, her türlü düşmanlığı yaptılar. Buna rağmen, biz onları değil onlar bizi takibe aldılar, dinlediler, sürekli sorguladılar ve haksızlıkla yargıladılar. Onlarca yıla mahkum edip susturmaya, faaliyetlerimizi engellemeye, vakıf ve benzeri kurumlarımızı kapatıp tasfiye etmeye kalkıştılar.

 

Halbuki biz, bütün bunları yapan statükoya ve bize zulmedenlerin zulmüne karşı mazlum kitlelerin hakkını savunarak, hak, adalet ve özgürlüklerimizi gündemleştirerek, egemen şirk sisteminin/statükonun adaletsizlik ve ifsadına karşı vahyi esas alan bir itiraz ve tebliği gerçekleştirip, tevhidi yaymaya çalışıyor, sonuçta da kendi ülkemizde insanca ve Müslüman’ca yaşamak istiyorduk. Üstelik bu ülkenin Müslüman olmayan bütün kesimlerinin de, hiçbir zorbanın din ya da ideoloji dayatmasına muhatap olmadan, insani ve fıtri erdemler ortak paydamız çerçevesinde adaletle muamele göreceği, insanca, özgürce kendisini gerçekleştirebileceği bir adalet vasatının hep savunucusu olduk.

 

Bakın yaklaşık 17 yıl önceki zorlu ortamlarda yaptığımız açıklamalarda ve yazılarımızda yer verdiğimiz ifadelerden yapacağım şu alıntı, bugün söylediklerimizi aslında o günkü mücadele ortamında da söylediğimizi göstermektedir;

 

“O halde, herkesin cennete gitmesine vesile olacak bir daveti ve tüm insanlara yönelik merhameti, adaleti temsil eden bizler neden korkacağız? Kimseye zulümden yana değiliz ve şiddete dayalı yöntemler yerine, merhamet, adalet ve hikmet eksenli daveti esas alıyoruz. Kimseye şiddet kullanarak ve terör estirerek dinimizi dayatmıyoruz. “Dinde zorlama yoktur”, “dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” (Bakara 256; Kehf  29) ayetleri çerçevesinde, sadece merhamete dayalı bir daveti götürmekle görevliyiz. Üstelik, dinimize ve bize savaş açmayan her türlü inanç ya da düşüncenin müntesiplerine, iyilik yapmaktan, müsamaha ve adalet ölçüleri içinde davranmaktan yanayız (Mümtehine 8).

 

“Bize egemen olan zalimler ise, bunca haksızlığı, zulmü, sömürü ve talanı gerçekleştirdikleri için, gerçekte korkması gerekenler kendileri olduğu halde, onlar korkmuyorlar da, bizler, hak, adalet ve merhamet temsilcileri olarak, neden korkacak mışız? Bu konuda, Hz. İbrahim’de de (a) bizim için güzel bir örnek vardır. O, kendisine zulmeden müşrik kavmine ve şirk yönetimlerine şöyle sesleniyordu: “Hem siz, Allah’ın hakkında bir delil ve belge indirmediği şeyi Allah’a ortak koştuğunuz halde korkmuyorsunuz da, ben sizin (Allah’a) ortak koştuklarınızdan nasıl korkarım” (En’am 81). Çağdaş Nemrutların oluşturdukları korku krallıklarının temellerini ancak işte böyle İbrahimî bir tavırla sarsabileceğimizi ve özgürlüğe ancak böyle onurlu bir duruşla kavuşabileceğimizi unutmamalıyız. Kimseye zulmetmemeli, kimseye haksızlık ve adaletsizlik yapmamalıyız. Ancak, kendimize de haksızlık ve zulüm yapılmasına asla müsaade etmemeliyiz. Zulme rıza göstermemeliyiz; kim yaparsa yapsın ve kime yapılırsa yapılsın her türlü zulme karşı itirazın, başkaldırının, direnişin onurunu kuşanmalı ve mazlum kim olursa olsun mazlumdan yana adil bir duruşu sergilemeliyiz.

 

“Haklı olmak, adil olmak ve hak çizgide bulunmak, bize büyük ve yenilmez bir direniş gücü, yüksek bir azim ve cesaret sağlayacak olan büyük güç kaynağımızı oluşturmaktadır. Haklı olmanın, Hakk’a iman edip, hak yolda sebat etmenin ve adaleti temsil etmenin sağlayacağı bu gücü, uzun vadede alt edebilecek hiçbir dünyevi güç ve silah icat edilmemiştir, icat da edilemeyecektir. Yeter ki, haklı olmaktan, hak yolda bulunmaktan hiçbir şartta vazgeçmeyelim ve her yerde başımız dik olarak savunabileceğimiz adil İslami kimliğin izzetli çizgisinden hiçbir sebeple ayrılmamaya büyük özen gösterelim. O halde, haklı olmanın ve hak yolda bulunmanın kazandırdığı bu güçle, zalimleri ve zulümlerini, sömürülerini, yüksek sesle ve korkusuzca sorgulayıp itiraz etmeli, hak ve özgürlüklerimizi ise sonuna kadar savunmalıyız. Özgürlüklerin hediye edilmeyip ancak fethedilerek ve bedeli ödenerek elde edilebileceğinin bilinciyle, hak ve özgürlüklerimiz uğruna bedel ödemeye hazır olduğumuzu gösterecek onurlu ve şahsiyetli duruşlar sergilemeliyiz.”

 

Radyo Denge: Aslında, kendilerinin dayattıkları ile Müslümanların onlara da teklif ettikleri yaşam biçimini, akl-ı selimle değerlendirip mukayese edebilseler, düştükleri zelil konumu büyük ihtimalle kendileri de kavrarlar.

 

Pamak: Güzel bir noktaya temas ettiniz, gerçekten de çarpıcı bir mukayese olur bu. Bakın eskisiyle, yenisiyle statükodan iktidar ve rant devşirenler, bu ayrıcalıklarını korumak amacıyla, bize ve kendi çevrelerine, dünyada zillete, ahirette ise cehenneme götürecek şirki, adaletsizliği, haksızlığı, isyanı ve ifsadı dayatıyorlar, zorla kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu sebeple de esas korkması gerekenler, Rablerine de baş kaldırarak bize zulmeden ve inancımız istikametinde bir hayatı özgürce yaşamamıza engel olan zalimlerdir. Korkmayı hak edenler ülkemizin kaynaklarını talan edip, halkımızı sefalete mahkum edenlerdir. Esas korkması gerekenler, halkımıza büyük zulümler yaparak, İslami kimlik, kültür ve değerlerini zorla terk ettirerek, emperyalist Batının seküler, paganist medeniyet ve kültürünü kan dökerek, “kelleler kopararak” dayatanlardır. Pozitivist, materyalist eğitim politikalarını dayatarak alfabemizi değiştirenlerdir; İslam dininin eğitimini de yasaklayarak halkımızı köklerinden koparanlardır. Allah’ın emir ve yasakları demek olan “şeriat”ı birinci öncelikli tehdit ve düşman ilan edenlerdir.

 

Ve bugün de esas korkması gerekenler, on binlerce insanların özel hayatlarını takibe alarak izleyip dinleyenler, elde ettikleri mahrem bilgileri ifşa ederek montaj kasetlerle şantaj yapıp iktidar ve rant elde etmeye kalkışan ahlaksızlardır. Hocalarını ilahlaştırıp Allah’ın dinini tahrif ederek ve dinler arası diyalogla Papalık misyonunun emrine girip kapitalizmle, laiklikle İslam’ı uzlaştırmak suretiyle Protestanlaşma projesine “hizmet” ederek, başta İslam’a ve Müslümanlara, sonra da kendi nefislerine zulmedenlerdir.

 

Bizler ise, bütün bu zalimleri de, bizi de, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp dünyada izzet ve şeref kazandıracak, zulümden kurtarıp adalete ulaştıracak, ahirette de kurtuluşa ve cennete müstahak olmayı sağlayacak vahyi mesajı zorlamadan sadece tebliğ ve teklif eden bir merhameti temsil ediyoruz. Ayrıca herkes için, insanlık onurunu koruyup geliştirmeyi ve imtihan vesilesiyle istediği inancı serbestçe tercih edip yaşama özgürlüğünü talep ediyoruz. Buna rağmen, bu büyük farka rağmen, kalpleri, kulakları, gözleri mühürlenip perde çekilmiş olanlar bunu bir türlü göremiyor ve akledemiyorlar.

 

ASIL KORKMASI GEREKENLER, STATÜKODAN İKTİDAR ve RANT DEVŞİREN,
BU SEBEPLE DE HALKA ZULMEDEN ZALİMLERDİR

 

Radyo Denge: O halde asıl korkması gerekenler zalim statükoların sahipleri olmalı mı diyorsunuz?

 

Pamak: Zaten öyle de oluyor. Bu kadar zulmetmeseler, haksızlık ve hukuksuzluk yaparak halka ait imkanları gasp etmeseler, hakları olmayan yetkileri ve gücü oyunla, hileyle ele geçirmiş olmasalar; “eyvah fark edilirse bütün ayrıcalıklarımızı kaybederiz” korkusuna kapılırlar mıydı? Yeni baskı ve zulümlere başvurarak halkı sindirmeye kalkarlar mıydı? Halkımızın ve değerlerinin düşmanı olan emperyalist sömürücü güçlerle işbirliği yaparak kendi halklarının iradesine kumpas uygulamaya teşebbüs ederler miydi? Herkesi şok eden bu kadar kitlesel dinlemelere, bu kadar çok kişinin özel hayatını gözetleyen bu kadar büyük ahlaksızlığa ve haramı meşru sayan bu sapkınlığa ihtiyaç duyarlar mıydı?

 

İşte bu sebeple asıl korkması gerekenler; bunca adaletsizliği, şirki, ifsadı, münkeri, zulmü egemen kılanlar, bunca haksızlığı, hukuksuzluğu yapanlar, kendilerinden olmayan insanlara hayat hakkı tanımayıp tuzak kuranlar ve insanların mahremini dinleyip ifşa etme ahlaksızlığını gerçekleştirenlerdir. Allah, bize İbrahim (as)’ın Nemrut ve yandaşları gibi zalim ve müşriklere karşı onurlu, muhalif ve korkusuz duruşunu örnek olarak bildiriyor. Dolayısıyla biz Hakka, tevhide ve adalete çağırıyorken, onlar, yani bunca bid’at ve hurafeyi dine katarak, Allah’tan başkalarını da ilahlaştırıp imanlarına şirk bulaştıranlar, üstelik bunca haksızlığı, zulmü, haramı, binlerce insanın özel hayatlarının röntgenciliğini yapmak gibi bir düşüklüğü de yaşadıkları, büyük bir günaha bulandıkları halde korkmuyorlar da, biz onların ilah edindikleri hevalarının batıla dayalı tehditlerinden nasıl korkarız?

 

Tabii ki, bu geniş kapsamlı dinleme operasyonu, devlet bürokrasisinde bu tür hukuk tanımayan uygulamalarla eşkıyalık yapan, insani ve İslami bütün ölçüleri, değerleri yitirmiş ahlaksızlar haline gelmiş küçümsenmeyecek bir kadronun varlığını gösterir. Üstelik böyle bir zihniyetin müntesiplerinin güvenlik ve hukuku sağlama görevi üstlenmiş emniyet ve yargı gibi en önemli kurumlarda örgütlendikleri gerçeği, tabii ki toplumun huzuru, güvenliği ve geleceği bakımından önemli bir tehlikenin varlığına işaret eder. Mekke müşrikleri bile, bu derece pervasızca ve yaygın biçimde özel hayat röntgenciliği yapmamışlar ve buradan elde ettikleriyle muhaliflerini tehdit etme, şantaj yapma düşüklüğü göstermemişlerdi.

 

Radyo Denge: Sizi dinlemiş olmalarından inşallah bir hayır doğar da, sizin hayatınızdan ibret alıp kendi düşüklüklerinin farkına varırlar. Sizin milletvekilliği, iktidar nimetleri, zengin olma imkanları önünüze serilmesine rağmen reddedip, batıla bulaşmaktan, dünyevileşmekten, şirk sistemine eklemlenmekten uzak durmanız inşallah onlara örnek olur.  İktidar nimetlerine koşmak yerine tam tersine, her türlü dışlanmaya, yok sayılmaya, sesinizi ulaştıracak medya imkanlarının bile esirgendiği bir konuma bile razı olarak, en kısıtlı imkanlarla tevhidi davet, eğitim ve şahidlik sorumluğunuzu yerine getirmeye dair çırpınışınızı bu dinlemeler vesilesiyle inşallah fark ederler. Böylece sizin elinizin tersiyle ittiğiniz imkanları elde etmek için kendilerinin neleri feda ettiklerini fark ederek, hak-batıl karışımı bir inanç için, iktidar ve güç olmak adına göze aldıkları zilletten dolayı, belki utanarak hallerini sorgularlar diye temenni etmek gerekiyor galiba…

 

Pamak: İnşallah bu dinlemeler böyle bir uyanışa vesile olur. Ama bu tür insanlar vahiyden uzak hurafeci bir dine inandıkları, üstelik bu dinin hak din olduğundan çok emin oldukları ve genelde fıtraten de bozulma sonucu insani erdemleri de kaybederek bu konuma düştükleri için ibret alıp düşünmeleri, sonuçta bu zindandan kurtulmaları da çok zordur. Yine de inşallah içlerinde bazıları bu vesileyle vahye ulaşıp hallerini sorgulayarak hidayete ererler. İnşallah bu dinlemeler sırasında öğrendikleri, kendi ellerinde bulunan güç ve imkanlarla mukayese bile edilmeyecek şartlar içinde tevhidi daveti, Kur’ani hak mesajı hâl ve kâl ile yayma çabalarımızdan etkilenerek hidayete ulaşanlar olur. İnşallah kendilerine nazaran çok daha dürüst ve adil olduklarını bu vesileyle gördükleri başkalarının hayatına yönelik bu tecessüs eyleminden dolayı mahcubiyet ve utanç duyarak, bu günahtan ve imanlarına şirk bulaştırmaktan tevbe ederler.

 

Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, egemen statükodan beslenenlerin bu tür bir akletme çabası göstermeleri zordur. Şu yaşananları görmüyor musunuz? Yeni statükoyu ele geçirmiş bu vesayetçi kadro, ders alıp pişmanlık duymaları, hallerini sorgulayıp geri adım atmalarını gerektiren bunca çarpıcı ahlaksızlıkları ve zulümleri ifşa olduğu halde, çıkarlarını putlaştırmış ve dinlerini statükonun diniyle özdeşleştirmiş olan bu zihniyetiyle, bir türlü ders ve ibret alıp halini sorgulayamıyor. Ele geçirdiği hakimiyeti ve ayrıcalıklarını koruma refleksiyle ve sapkın bir ibadet bilinciyle, daha da ahlaksızlaşmaktan ve daha fazla azgınlaşmaktan başka bir şey yapmıyor, yapamıyor. Bu halin bir sebebi olarak da, Kur’an’ın emrine ters düşse bile “Hoca Efendi”lerinin emirlerini veya kendi hevalarını esas aldıran yanlış din anlayışlarının etkisiyle fıtratlarının da bozulmuş olması ifade edilebilir.

 

Güç ve rant sahibi olmalarını sağlayan statükonun sahipleri, sömürüp zulmettikleri, haklarını gasp ettikleri mazlum halkların hesap sormasından korkarak, onları sindirmek için zulümlerini arttırırlar. İşte bu korkuyla en küçük itiraz, eleştiri ve muhalefete tahammülleri yoktur. Hak ve adalet taleplerine kulak vermek, kendilerini sorgulamak yerine daha fazla ceberutlaşıp zulümlerini arttırırlar. Halbuki Allah’ın ahirette yapacağı azaptan korksalardı bu kadar zulmü yapamazlardı.

 

STATÜKO EGEMEN SINIFA İKTİDAR VE RANT SAĞLAR

VE BUNUN İÇİN SÜREKLİ ZULMEDER

 

Radyo Denge: Bu “statüko” ve “statükonun dini” konusunu ve egemen statükonun sahipleri ile muhalif Müslümanların toplumlar içinde neyi ifade ve temsil ettiklerini biraz açar mısınız?

 

Pamak: Zalimler, ilkesiz biçimde güç olmaya yönelenler, dünyevi bir hırsla iktidar ve rant peşinde koşanlar, bir ülkenin devletini ve kurumlarını ele geçirip kendilerine bu imkanları sunan ve halka/mustazaf kitlelere tahakküm yetkisi veren statükolarını/düzenlerini kurduktan sonra, bir daha bu düzenin sarsılmasına, bu sömürü çarkının değişmesine veya durmasına fırsat vermek istemezler. Muhalif her sesi bastırmak, ezmek ve sindirmek isterler. Bu bağlamda her statüko, sömürücü egemen güç oluşturan ve ülkelerin iktidar ve rantını elit bir sınıfın eline veren ve bunu sürekli kılan bir durağanlığı oluşturur. Bu durağanlık da söz konusu haksız konumun sürdürülmesi suretiyle kokuşma ve çürümeyi ifade eder.

 

İnsanlık serüveni boyunca, iktidar ve rantı ele geçiren egemenlerin çıkarları istikametinde oluşan statükonun sahip çıktığı ya da kullandığı bir din algısı olmuştur. Egemen statükolar, yönettikleri kitleleri her dönemde “statükonun dini” diyebileceğimiz bu din algısına inanmaya çağırmış, yönlendirmiş, hatta zorlamışlardır. Her dönemin egemenleri, kendilerine çıkar sağlayan düzeni sürdürmek için, yönettikleri kitleleri Allah’ın dini olduğunu iddia ettikleri bu muharref din algısıyla uyutup, “Allah ile aldatarak” statükoya itaate ikna etmişlerdir. Sömürü düzenlerini sürdürürken, kitleleri bu din algısını kullanarak aldatıp oyalamışlar, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır.

 

İSLAM, STATÜKOLAŞMAYA

VE SÖMÜREN EGEMEN BİR SINIFA İZİN VERMEZ

 

Radyo Denge: Peki İslami bir sistem kurulduktan sonra da böyle bir risk var mıdır?

 

Pamak: Tabii ki, insanın olduğu her yerde bu risk vardır. Hangi sistem olursa olsun, gücü ve iktidarı ele geçiren kadro, evrensel üst bir değerin (vahyin) kontrol ve denetiminden çıkarak bu iktidar imkanını kullanarak kavmine, taraftarlarına, yandaşlarına, hizbine, sınıfına rant ve ayrıcalık sağlayan bir düzen oluşturup bunu koruyacak ve sürekliğini sağlayacak bir örgütlenme, bir mekanizma oluşturursa o sistem statükolaşır. Ama böyle bir durum İslami sistemde, Allah’ın hükmüyle hükmetmekten vazgeçip, istikameti kaybederek egemen grubun çıkarlarını esas alan bir sapma olarak ortaya çıkar ve artık o sistem İslami olma vasfını da yitirir.

 

Allah’ın hükmü yerine, heva ve zanna dayanarak üretilen kurallarla yönetilen şirk sistemlerinde ise; ister demokrasi, ister diğerleri olsun, hevanın egemenliği söz konusu olduğu için, seçilerek ya da başka yollarla işbaşına gelenlerin statükolaşmaları, ellerindeki yasa yapma yetkisini taraftarlarının çıkarlarını koruyacak istikamette kullanarak arzda fesad çıkarmaları, adaletsizlik yapmaları, sömürü düzeni kurmaları kaçınılmaz sonuç olmaktadır. Bu yüzden şirk sisteminin sürekli karakteri ve doğal sonucu, statükolaşma, yozlaşma, çürüme, adaletsizlik ve sömürü iken, İslam toplumlarında var olan İslami bir sistemde bu hal bir sapma olarak ortaya çıkar. Ama İslam bu hali önleyecek unsurları da içinde taşır.

 

Bu sebeple İslam toplumu ölçülere uyduğu, dinin öngördüğü kurumları hakkıyla çalıştırdığı takdirde İslam, sistemin statükolaşmasına ve statükoyu koruyan din anlayışının oluşmasına asla izin vermez. İslam’ın, egemenlerin çıkarlarına hizmet eden statükonun dini haline dönüşmemesi için Allah, mü’min kullarına önemli sorumluluklar yüklemiştir. İslami iktidarlara önemli bir görev olarak yüklediği “emri bil maruf ve nehyi anil münker”i, iktidarların yoldan çıkıp zulmetmeye başlamaları halinde de, büyük bir sorumluluk olarak Müslümanlara emretmiştir. Bir başka husus, Allah mü’min kullarına, ümmete, kararların alınmasını ve işlerin yönetimini “şura” ile yapmalarını, emanetin ehline verilmesini, adaletle hükmedilmesini, aksi takdirde gidişata müdahale etme yetkisini ve sorumluluğunu yüklemiştir.

 

Ayrıca bir yandan müminlerin iki günün birbirine eşit olmaması, sürekli iyiye, doğruya, güzele, hakkı yaymaya ve hayrı çoğaltmaya doğru tekamülü hedefleyen bir istikamet gösterilmiştir. Diğer yandan da dinin değişmezleri, evrensel ölçüleri çerçevesinde, Allah ve Resulünün emrettiği naslar alanında teslimiyeti esas alan bir hat üzerinde gidişe doğru sürekli bir yönlendirmeyle İslami sistemin  statükolaşması engellenmek istenmiştir. Böylece, tevhid ve adalet ölçülerinin değiştirilemezliğini esas alıp, vahyin oluşturduğu hudutları koruyarak, içtihad alanında ise değişim ve gelişimin önünü açarak dengeli, istikrarlı ve istikamet üzere gelişmeye açık bir tevhid dini algısıyla İslam’ın statüko dini, “ılımlı İslam” haline dönüşmesine engel olmak hedeflenmiştir. Yani bir yandan çağın şartlarına göre gelişmeye açık, diğer yandan temel ilkeler ve sabiteler planında istikameti koruyup, sapmalara karşı uyanık ve tedbirli olan sürekli bir inkılabi çabayla, sürekli bir devrimi yaşamak söz konusu edilerek, İslam’ın statükolaşmasının önüne geçecek tedbirlere yer verilmiştir.

İşte bu yüzden İslami adalet sistemi, bir günü diğerine eşit olmaya fırsat vermeyen sürekli bir devrimciliği gerekli kılmaktadır. İslami yönetimler, sürekli daha iyiye doğru olan bu inkılabi ruhu yitirip adaleti en ücra köşelere kadar ulaştırma duyarlılığını kaybederek, ülkenin herhangi bir köşesindeki mahalli yönetimlerin bile halka zulmetmesini, hem halk olarak, hem de iktidar olarak “emri bil maruf nehyi anil münker” ile denetleyememe, düzeltememe haline düşerek durağanlaşmak durumunda statükolaşmaya başlayabilirler. İktidardakilerin, ele geçirdikleri iktidar ve rantı adaletle topluma yayamayıp, kendilerine ve yakınlarına has kılmaya başlamaları muhafazakarlığı ve statükolaşmayı, sonuçta bu statükoyu korumak için dini de kendilerine uydurma sonucunu doğurur. Çünkü bu imkanları kendisinin kabul eden zihniyet, onu korumak için, statükoyu yaşatacak bir din algısı aramaya ve oluşturmaya ve böylece ele geçirdiği konumu meşrulaştırmaya yönelir.

Muhafazakârlaşmaktan, statükolaşmaktan korunmanın yolu, bir yandan “ruczdan hicret etme” ilahi emrini sürekli bir işlevselliğe kavuşturmaktır. Ve bu emir gereğince, şirk ve her türlü ahlaki kirlilikten, zulüm, sömürü ve adaletsizlikten uzaklaşma, arınma çabasına süreklilik kazandırmaktır. Diğer yandan da, yönetimlere yönelik “emri bil maruf ve nehyi anil münker” sorumluluğunun süreklilik halinde ve işlevsel biçimde yerine getirilmesinin önünü açmak, kolaylaştırmak ve ilk halifeler döneminde olduğu gibi teşvik edip, onurlandırmaktır.

STATÜKOYA VE ZULMNÜNE KARŞI MÜSLÜMANIN GÖREVİ,
BAĞIMSIZ İSLAMİ KİMLİKLİ MUHALEFETTİR

 

Radyo Denge: O halde statükolaşmaya, çürümeye karşı Müslümanlara düşen, yöneten kim olursa olsun her şartta vahyi ölçülerle muhalif olma vasfını korumak ve muhalefet sorumluluğunu yerine getirerek ıslah çabası içinde olmaktır diyebilir miyiz?

 

Pamak: Tam da dediğiniz gibi, kim yönetirse yönetsin, statükodan beslenen kimin kadroları olursa olun, statükoya karşı adalet mücadelesi sorumluluğu Müslümanlar üzerine süreklilik arz eden bir vecibedir. Çünkü hangi toplumsal yapı içinde ve kimin yönetiminde olursa olsun, egemen statükodan iktidar ve rant devşirenler, ele geçirdikleri bu ayrıcalıklarını ve kendilerine bunları sağlayan düzeni/statükoyu korumak için, bugünkü pratikte olduğu üzere her şeyi yaparlar. Geniş mustazaf/zayıf bırakılmış/ezilen kitleleri adaletsizlikle yönetip sömürürler, sorun çıkarmamaları için de onları sürekli izlerler, baskılar ve yasaklarla kuşatıp sindirirler, çok boyutlu zulümlerle bu statükoya itaat ettirirler. Bu sebeple de ezdikleri kitlelerden olayı fark edip karşı çıkma cesareti gösterenler olur diye sürekli bir korku paranoyası içinde yaşarlar, muhalif sesleri takibe alıp suçlamaya, zulüm mahkemelerinde yargılayıp susturmaya, tasfiye etmeye çalışırlar.

 

Müslümanlar, İslami adalet sisteminde bile, “emri bil maruf ve nehyi anil münker” sorumluluğu gereği adaletsizliğe karşı çıkmak ve egemen sınıf oluşturup statükolaşmaya meyleden yöneticileri vahyin ölçüleriyle uyarıp ıslah etmek, aksi takdirde hesabını sorup görevden uzaklaştırmak bağlamında muhalif bir kimliği diri tutmak zorundadırlar. Şirk sistemleri ise, bizatihi şirke dayalı oldukları için ifsad ve zulüm süreklilik arz eden karakterleridir. Bu sebeple Müslümanların, şirk sisteminin içindeki gri ya da koyu, daha zalim ya da görece özgürlükçü türevleriyle bütününe ve eskisi ya da yenisiyle statükonun her türüne karşı, bağımsız bir İslami kimlikle sürekli bir muhalefeti temsil etmek mükellefiyetleri vardır ve bu akıdevi bir sorumluluktur. Hiçbir sebeple ve asla statükonun eskisine de, yenisine de yandaş olmamak, ilkesiz, ölçüsüz yakınlaşmalara, eklemlenmelere sürüklenmemek zorundadırlar. Aksi takdirde kendileri de bu çürütücü statüko içinde kirlenip yozlaşmaktan kurtulamazlar.

 

CAHİLİYE DÖNEMİMDE BİLE İSLAM’I SAVUNDUĞUMDA

ESKİ STATÜKONUN ZULMÜNE UĞRADIM

 

Radyo Denge: On yıllardır sürekli dinlendiğinizi, takip edildiğinizi söylediniz. Sizi neden dinliyorlar, takibe alıyorlar, bu anlattıklarınızdan anlaşılıyor olmasına rağmen, dinleme ve takibe alınmanıza, tehdit ve yargılamalara muhatap kılınmanıza dair süreçleri biraz da somut örneklerle anlatabilir misiniz?

 

Pamak: Tabii, bu oldukça uzun bir süreç ama inşallah özetleyerek anlatmaya çalışayım. Evet bizi eski statüko da dinledi, takip etti ve yargıladı, bugün yerine ihdas edilen yeni statüko da aynı şeyleri yaptı ve yapmaya da devam ediyor. Yani geçmişte de dinlediler, bugün de dinliyorlar. Geçmişte, beş vakit namaz da kıldığım halde, aynı zamanda İslam’ı ırkçılıkla, seküler anlayışlarla sentez eden, modern ve geleneksel cahiliye kültürüyle karışık, şirke bulaşmış bir inancın sahibiydim. İşte bu hak-batıl karışımı resmi dinle örtüşen inancın zindanından kurtulup vahyin aydınlığına ve tevhidi hidayete ulaştıktan, yani Kur’ani ölçülerde Müslüman olduktan sonra başıma gelmedik kalmadı. Yaklaşık 25 yıldır dinliyor, takip ediyor, soruşturuyor ve yargılıyorlar, susturmaya, yıldırmaya çalışıyorlar.

 

Evet, daha cahiliye dönemimde bile, samimi olarak kendimi İslam’a nispet ettiğim için, zaman zaman İslami söylemlerle sistemi rahatsız ettiğimde, o zaman bile beni takibe aldılar, izlediler, dinlediler, tehdit ettiler. Mesela 1981 yılında ben bürokratik hayatımın bir devamı gibi Parlamentoda görev aldığım süreçte, Kenan Evren ve emekli bir general olan darbe döneminin Milli Eğitim Bakanı ilk defa “başörtüsü”nü İmam Hatip Liselerinde bile yasaklayan bir kararı uygulamaya koydular. Bunun üzerine gündem dışı söz alarak Meclis kürsüsünden Ahzab ve Nur suresi ayetlerini hatırlatarak, “Başörtüsü Allah’ın farz kıldığı bir vecibedir, tıpkı namaz, hac, oruç gibi Allah’ın emridir, nasıl yasaklarsınız, bu yasağı protesto ediyor ve M. Eğitim Bakanını istifaya çağırıyorum” ifadeleriyle özetlenebilecek bir konuşma yapmıştım. O güne kadar Mecliste yaptığım “milliyetçilik” eksenli konuşmaları büyük bir çoğunlukla alkışlayan genel kurul, bu konuşmadan sonra “milliyetçiler” de dahil olmak üzere neredeyse bütün üyeler ittifakla yuh çekip sıra kapaklarına vurarak üzerime hücum ettiler. İşte hidayetime sebep olacak bir arayışa beni sevk eden de bu olay oldu.

 

Ondan sonra hedef yaptılar. Darbe Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ istifaya zorladı. Mecliste görevli Tuğgeneral Şamil odama gelerek, Ermeni Asala militanlarının Türkiye’ye sızdığını ve bana suikast yapacaklarına dair istihbarat aldıklarını bildirerek dolaylı olarak tehdit etti. Askerlerle iyi görüştüğünü bildiğim ve beni de seven Konya üyesi Osman Yavuz, korumak saikiyle trafik kazasında öldürüleceğime dair duyumlar aldığını, yolda karşıdan karşıya geçerken dikkatli olmamı söyledi. Bir gün ben yokken bir sol örgüt adına birileri evimin kapısına dayanıp eşime tehditler yağdırdılar. Bir gece çalışma büromun kapısı kırılıp içeri girildi, her taraf dağıtıldı, hırsızlık yapılmadı, bir şeyler arandı. Meclis Başkanı Prof. Sadi Irmak yanına çağırıp şu konuşmayı yaptı (Meclisin ilk toplantı gününde o, 75 yaşıyla meclisin en yaşlısı sıfatıyla ilk Meclis Başkanı, ben ise 31 yaşımla en genç Danışma Meclisi üyesi olarak başkanlık divanında katip üye olmuştum, buradan gelen yakınlığın duygusallığıyla beni sever ve benim için endişe ederdi); “Bak Pamak kardeşim, bunlar darbeci asker, silah güçlerine dayanarak her şeyi yapabileceklerine inanıyorlar, böyle konuşmalar yapma; sana zarar vereceklerine inanıyorum, dün Evren Paşayı hava alanından yurt dışına uğurlarken seni sordu, delirmiş gibiydi, ‘Kim bu adam, kimden destek alıyor, bu gücü nereden buluyor da bize kafa tutabiliyor, onu asmalı kesmeli’ diye bağırıp durdu” dedi ve “senin için endişe ediyorum dikkatli ol” diye bitirdi.

 

Ayrıca o dönemin Ticaret ve Sanayi Bakanı Kemal Cantürk’le özel bir görüşmemizde; (ki onunla da Kemal Ilıcak’ın Tercüman gazetesinin yazarları olmaktan kaynaklanan bir yakınlığımız vardı), “Pamak, mecliste ayet okuyup başörtüsünü savunmak ve darbeci generalleri istifaya çağırmakla çok yanlış bir çıkış yaptın, bil ki bundan sonra sana en az on yıl bu ülkede siyaset yaptırmazlar” dedi. Hakikaten de öyle oldu. Necmettin Erbakan ve Alpaslan Türkeş’in ortak desteğiyle 1983’te bugün MHP adını almış bulunan “Muhafazakâr Parti”yi kurup Genel başkanı oldum. Kenan Evren veto etti. Konya’dan bağımsız milletvekili adayı oldum yine veto etti. Eski işim olan Maliye Bakanlığındaki görevime geri dönmem anayasa ile güvence altına alınmış bir hak olarak tanınmış olduğu halde, hakkım olan bu görevime iade edilme kararnamemi de, Kenan Evren veto edip işsiz kalmamı sağladı. Yani böylece 1981’de getirilen başörtüsü yasağının ilk mağdurlarından birisi oldum. Ben de ondan sonra rızkımı serbest çalışarak elde etmeye yöneldim. Yaklaşık 8 yıl kadar serbest mali müşavirlik yaptım. Ankara ve İstanbul’da bürolarım vardı. Emekliliğe hak kazanınca da emekli olup, bundan sonra (1991’den itibaren) tüm vaktimi tevhid ve adalet mücadelesine tahsis etmeye çalıştım.

 

Tabii ki, Evren söz konusu üç veto yapmak suretiyle, hizmet alanı olarak gördüğüm siyaset alanında yer almama da ve bürokratik görevime dönmeme de engel olduğu için o gün çok üzülmüştüm, ama şimdi çok seviniyorum. Allah korumuş, ya o gün önüm açılmış olsaydı siyasette zirvede yer almam mümkündü, o günkü konumum buna çok müsaitti. Erbakan ile Türkeş yasaklı oldukları ve benim de özellikle Danışma Meclisi’nde “milli ve manevi değerlere” sahiplenme, savunma bakımından yaptıklarımla, geniş muhfazakâr kitleler nezdinde iktidar olabilecek bir teveccühe sahip olduğuma inanarak tam destek veriyorlardı. Zaten bu sebeple de, o süreçte Süleyman Demirel ve Turgut Özal da benimle hem davet ettikleri evlerindeki görüşmelerde, hem o günlerde sık sık aradıkları telefon konuşmalarında, kuracakları partiye davet edip, genel başkan yardımcılıkları dahil önde görevler teklif ediyorlardı. Gerçekten de o zaman, geleneksel cemaatler ve tarikatlar da dahil geleneksel kesimlerin büyük teveccühüne sahiptik. eğer kurduğum parti veto edilmeyip seçime girmiş olsaydı, iktidar olma ihtimalimiz yüksekti. Tabii ki, eğer bu olsaydı tevhidi bilince ulaşmam mümkün olmayabilirdi. Elhamdülillah Rabbimiz korudu ve benim hayrım için zalim bir kulunu kullandı diye düşünüyorum bugün. Yani belki de tağutun meclisinde Allah’ın ayetlerinin hakikatini samimiyetle haykırdığım için Rabbimiz bu vetoları, benim önümü hidayete doğru açmanın bir vesilesi kılmıştır diye düşünüyorum. O gün üzülüp bir şer olarak algıladığım vetoların, bugünkü bakışımla bir hayra dönüştüğünü değerlendirip hamd ediyorum.

 

Radyo Denge: İstanbul ve Ankara’da şubeleri olan “serbest mali müşavirlik” işi, sizin çevrenizin genişliği de dikkate alındığında, bugün birilerinin İslami ilkelerini bile feda ederek ulaşmak istediği dünyevi zenginliklere sizi ulaştırmaya çok müsait olduğu halde, neden bu bürolarınızı tasfiye edip emekliliğe çekildiniz?

 

Pamak: Tevhidi imana ulaşmada çok geç kalmış birisi olarak, bu mesajdan uzak milyonlarca insanın varlığı karşısında daha çok çalışmak gerektiğini düşünüyordum. Elhamdülillah Rabbimizin lütfuyla artık emekli maaşıyla geçim derdimiz de kalmadığına göre kalan ömrümü dünyevi kazancımı daha fazla arttırmak için harcamayı doğru bulmadım. Üstelik biz geçimi aşan kazançlar (dünya ekini) peşinde koşarken, Hakikatten habersiz tek bir kişinin bile vahyin mesajından mahrum kalması sonucu doğacaksa, bu büyük bir vebal olurdu ve ahiret kazancından (ekininden) mahrumiyete yol açardı. İşte bu sebeple, geçimimi sağlayacak kadar bir emekli maaşımın olmasını yeterli görerek, Allah rızası ve ahiret kazancı için vaktimin çoğunu tevhid ve adalet mücadelesine ayırmayı bana nasip eden Rabbime hamd ediyorum. İnşallah bütün bu hak yoldaki çabalarımız Rabbimiz katında kabul edilir ve hiç değilse rahmetini umabilmek için O’na sunacağımız bir mazeretimiz olur.

 

TEVHİDİ İMANA ULAŞMAM VE BUNU YAYMA ÇABASI GÖSTERMEM,
TEHLİKELİ VE DÜŞMAN SAYILMAMA YETMİŞTİ

 

Radyo Denge: İnşallah… Akla takılan konu şu: Cahiliye dönemi olarak nitelendirdiğiniz o halinizde bile bugün Müslüman olduklarını iddia eden çok kişinin yapmadığını ya da yapamadığını yapmaya çalışmışsınız. Diğer husus da, o döneminizde yaptığınız bu tür sınırlı İslami bir çıkış için bile biraz önce bahsettiğiniz kadar rahatsız olup tüm bu dışlamaları, vetoları yapabilen bir zihniyetin, tevhidi bilince ulaştıktan sonra daha çok üzerinize gelmesinin kaçınılmaz olduğu. Biraz önce bu son dinleme skandalı öncesinde de sizi dinlediklerini ifade ettiniz. Bunu nasıl anladınız, bu dinleme ve takiplere dair işaretlerden ve örneklerden biraz bahsedebilir misiniz?

 

Pamak: Bahsettiğim gibi, hak ile batılı sentez eden anlayıştan kurtulup tevhidi bilince ulaştıktan, özellikle de şirk sistemine, ifsad ve zulümlerine karşı tevhidi ve adaleti ikame etmeyi esas alan bir mücadelenin içine girdikten sonraki süreçte, artık dinlemek yanında, telefonla evimi arayıp hakaret ediyor, tehdit ediyor, ailemi de rahatsız ediyorlardı. Mesela Mazlum-Der’i kurup Genel Başkanlığını yaptığım süreçte, defalarca telefonlarımızla rahatsızlık verdiler, tehditler yönelttiler. Bazen yönetim kurulumuzda bulunan asker kökenli bir üyeyi de aracı yaparak, bazen telefonla evimizi arayıp telefona çıkan çocuklarıma ifade ederek çok sayıda tehditlerde bulundular. Hatta “faili meçhul cinayetle infaz edileceğimize” dair haberler bırakmak suretiyle korkutmaya, sindirmeye, susturup geri çekilmem için zorlamaya çalıştılar. Mesela MİT’ten olduklarını söyleyen iki kişi Mazlumder’in yönetim kurulundaki bir üyemizi iş yerinde ziyaret edip, bu arkadaşımızın aktardığına göre mealen; “Mehmet Pamak’a söyle; onun yaptıklarından, söylemlerinden rahatsızız, ona faili meçhul cinayetleri hatırlat, aynı akıbete muhatap olmak istemiyorsa devlete karşı açıklamalarına dikkat etsin” diyorlar. Arkadaşımızın aktarımının devamı ise şu; “Ben de kendilerine siz gidip söyleyin dedim. Onlar da, ‘Pamak tepki gösterebilir, istenmeyen olaylar yaşanabilir, bu sebeple siz uyarın’ dediler”. İşte o gün gelen tehdit mealen aktardığımız bu sözlerde ortaya çıkıyordu.

 

Bunların yanında, 1991 yılında bir ara ev telefonumuzu sürekli rahatsız etmeye, zaman zaman kendi telefonlarını açık bırakıp oradan gelen ve askeri bir yer olduğuna dair (komutanım hitapları, daktilo sesleri, askeri içerikli konuşmalar gibi) işaretler taşıyan sesleri dinletmeye ve ailemi rahatsız edici, sinirlerini bozucu uygulamalar yapmaya başladılar. Bir gün benim de evde bulunduğum bir sırada, ailemin bütün fertleriyle cemaat halinde namazda bulunduğumuz bir anda telefon çaldı, o zaman 6-7 yaşlarında olan oğlum Ahmet telefonu açınca korku içinde “baba baba…” diye bağırıp ağlamaya başladı. Namaz sonrası bize anlattığına göre, telefonda arayan şahıs, bana hakaretler sövgüler yağdırarak “o ….. babana söyle dünyanın neresine kaçarsa kaçsın onu mutlaka bulup geberteceğiz” demiş ve kapatmış.

 

Bu tür dinlemeler ve rahatsızlık vermeler süreklilik arz edince PTT’ye başvurup telefonumun dinlendiğini, üstelik sürekli açık bırakılarak rahatsızlık verildiğini, hatta tehditler de yapıldığını bildirerek bunu yapanın tespiti için takibe alınmasını talep ettim. PTT bir süre telefonumuzu takibe aldı ve sonra arayarak bizi rahatsız eden telefon numarasını tespit ettiklerini bildirdi. Telefon numarasını bize bildirmelerini rica ettim, yasal olarak bize bildiremeyeceklerini, ancak savcılığa başvurup soruşturma açılmasını talep ettiğimizde savcılığın kendilerinden bu numarayı alabileceğini ifade ettiler. Ben de savcılığa bir dilekçe vererek ev telefonumun dinlendiğini ve ailece rahatsız edildiğimizi ve bunun PTT tarafından da tespit edildiğini ifade ederek suç duyurusunda bulundum. Bir süre sonra savcılık, “PTT’ye yazı yazarak tespit edilen numarayı bildirmelerini” istediklerini ancak kendilerine “herhangi bir tespit yapılamadığına” dair bir cevap verildiğini ve bu sebeple de takipsizlik kararı verildiğini bildirdi. O zaman PTT’de yetkili bir konumda olan bir kardeşimizi aradım ve “daha önce beni arayarak numarayı tespit ettik diyen PTT’nin neden sonra bunun tersini söylediğini” sordum. O da “size bildirirken önce fark edememişler, ama sonra anlamışlar ki bu telefon Genelkurmay santralının telefonu, bu sebeple de savcılığa bildirmekten çekinmişler” dedi. Anlaşılan oydu ki, bizi dinleyen, ailemizi rahatsız eden ve tehditlerde bulunan Genelkurmay istihbaratıydı. Bu sebeple, bu mesele de böylece savcılık ve PTT tarafından kapatılmış oldu.

 

Ondan sonraki süreçte Kemalistler, darbeci askeri vesayetçiler, 1991 yılından başlayarak yaklaşık 22 yıl onlarca soruşturma ve davalar açarak ideolojik yargılamalarla mahkum etmeye, susturmaya, yıldırmaya ve yok etmeye çalıştılar. 1998’de Sivas Televizyonunda Allah’ın dininin hakikatlerini açıkça ifade edip, İslam şeriatının hakimiyetinden yana olduğumu, laik ve Atatürkçü olmadığımı, bir Müslüman’a bunları dayatmanın büyük bir zulüm olduğunu söyledim. “Beni bundan dolayı yargılasınlar, gerekirse assınlar, ama beni İslam hükümlerinin hakimiyetini isteyen, laikliği ve Atatürkçülüğü reddeden anlayıştan ve Hak davamdan döndüremezler” mealinde açıklamalarda bulundum. Bugün egemen kılınan şirk dini olan resmi ideoloji zulmünün, ilkokuldan itibaren hayatın bütün alanlarına kadar yaygınlaştırılan ve süreklilik arz eden, zihinleri işgal edip, ruhları kirletme ve fıtratları yozlaştırma, insani erdemleri katletme bağlamında bir büyük vahşete dönüştüğünü ifade ettim. Ve böyle bir sistemi savunmak, Kemalizmin egemenliğini sürdürmek için savaşıp ölen asker ve polislerin asla “şehid” olmadıkları vahyi hakikatini ilmi olarak açıkladım. İşte bu sebeple de hemen saldırıya geçip tutuklama kararları çıkardılar, yurt dışına çıkma yasağı koydular, medyadaki yandaşları da gazete manşetlerinde ve köşe yazılarında hain ilan ettiler. Allah’ın bir lütfu olarak bütün bunlar, önceden programlanmış bir panelde konuşmak üzere bir süre önce Almanya’ya gitmemden sonra gerçekleşmişti. Tabii ki, bir daha geri dönemedim. Yaklaşık 2 yıl 3 ay boyunca Türkiye’deki evimi takip ve gözetim altında, ailemi de baskı altında tuttular, evimi arama bahanesiyle sürekli rahatsızlık verdiler, bunlara benzer pekçok zulmü ardı ardına yürürlüğe koydular.

 

O süreçte de sürekli telefonlarımızı dinlediler. Bunların birisi 1999 yılında gazetelere yine ilk defa “tele kulak skandalı” haberi olarak yansımış, belgelenmiş ve ben de aynı dinleme listesinde yer almıştım. Tabii o zaman Susurluk vb. derin devlet soruşturmaları ekseninde gündeme gelen bu dinlemelerde Yargıtay 8. Ceza Dairesi Başkanı Naci Ünver gibi isimler de dinlendiği için bu olay medyaya yansıdı. Naci Ünver’in İçişleri Bakanlığı’na dava açıp tazminata mahkum ettirmesi davasını da örnek gösterip ben de telefonumu hukuksuz dinledikleri gerekçesiyle 2001 yılında dava açmış ve İçişleri Bakanlığını tazminata mahkum ettirmiştim.

 

Radyo Denge: Neden geçmişte içinde önemli görevlerde bulunduğunuz sistem, birden size karşı böyle düşmanca muamele yapmaya, sizi dinlemeye, takibe almaya, hakaret etmeye, susturma ve sindirme çabaları ortaya koymaya başlıyor?

 

Pamak: Çünkü önce sistemin içinde üst makamlarda görev yapmış biri olarak resmi ideolojisiyle, hak-batıl karışımı diyanet eksenli resmi din anlayışıyla uyumlu bir konumdaydım. Sırasıyla Maliye Bakanlığında Gelirler Genel Müdür Yardımcısıydım, 1981’de parlamenterdim, daha sonra bugün MHP olan partinin kurucu Genel Başkanı idim. Hatta o gün Devlet Bahçeli görevin kendisine verilmemesini protesto için bütün Türkiye’yi dolaşıp illerdeki örgütlenmemizi engellemek için aleyhte çalışmıştı. Ayrıca o gün “Ülkücü Kadro” ve “Yeni Düşünce” Dergilerinde, “Hergün” ve “Tercüman” Gazetelerinde sistemin ideolojisine aykırı düşmeyen “milliyetçilik” ekseninde yazılar yazıyordum.

 

İşte bu konumdayken, cahiliye ideolojisi olan kavmiyetçilik davası güderken beni alkışlayanlar, destekleyenler, tevhidi bilince ulaşıp Kur’an’ın ölçüleri içinde Müslüman olduktan sonra düşman ilan edip hedef aldılar. Çünkü gerçek Müslüman olunca, Kemalist zorbalığa ve arkasındaki emperyalist güçlere ABD’ye, İsrail ve AB’ye ve bunların hep birlikte gerçekleştirdikleri, ülkemizde ve bölgemizdeki şirk, ifsad ve zulümlerinin hakimiyetine karşı mücadelemiz de başlamış oldu. İLKAV ve Mazlum-Der’i, işte bu amaçla, yani  tevhidi ve adaleti ikame etmek amacıyla 1988 ve 1991 yıllarında kurmuştuk. Çünkü ben Kur’an ve tevhidle buluşmakta çok geç kalmıştım (37-38. yaşlar civarı), bu kadar zaman içinde bana tevhidi daveti ulaştıracak, beni Kur’an’ın kurtarıcı mesajıyla buluşturacak hiç kimse çıkmamıştı önüme. Hidayete ulaştıktan sonra, bu kadar yıl Kur’an ve tevhidden uzak kalmış olmaktan dolayı çok üzüldüm, “ya o süreçte ölseydim” diye hayıflanıp çok ağladığım olmuştur. Mecliste yaptığım başörtüsü konuşmamdan sonra bile benimle ilk temas edenler yine tarikat ve MSP çevreleri gibi geleneksel hurafeleri dinleştirmiş kesimler oldu. Bu sebeple 1982’de buluştuğum bu çevrelerden de doğal olarak tevhidi akîdeyi ve vahyi mesajı işitemedim. Yaklaşık 5 yılımı da, on civarında tarikat şeyhiyle muhatap olduğum, bazılarının verdikleri “vird”leri yerine getirmeye çalıştığım bu süreçte geleneksel kesimlerle beraber iken kaybettim. Ta ki, merhum şehidimiz Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabıyla 1987-1988 sürecinde buluşana kadar. Allah kendisinden razı olsun, rahmet eylesin. Ancak o beni Kur’an ile buluşturdu. İşte bu sebeple başkaları da benim gibi geç kalmasın diye hemen harekete geçerek Kur’an mesajını, tevhidi akîdeyi yaygınlaştırma amaçlı kurumlaşmış yapılar oluşturmaya çalıştım. Hiç durmadan faaliyetlere başladım. Tabii ki, bu durum da tağutu, şeytan ve dostlarını rahatsız etti.

 

Başlangıçta bir yandan öncelikle öğrenmeye ve yaşamaya çalışıyordum; Öğrendiğim, iman ettiğim ve yaşadığım Kur’an’a ve sünnete dayalı sahih İslam’ın mesajını kimi İslami dergi ve gazetelerdeki yazılarımla ve ülke çapında pek çok bölgeye koşarak gidip yaptığım konuşmalarımla da yaymaya çalışıyordum. Çok geç kalarak ulaştığım hakikatin kurtarıcı mesajını, başkaları benim gibi geç kalmasın diye, ulaşabildiğim herkese tebliğe çalışıyordum. Aynı zamanda zorba laik Kemalist sistemin çok boyutlu zulüm, baskı ve yasakçı uygulamalarına karşı, tabiri caizse durmaksızın süren bir mücadelenin içinde bulunuyorduk. Bir yandan zalimlere karşı mazlumların hakkının savunucusu olmaya, diğer yandan yazı ve konferanslarımızla, meydan eylemlerimizle tağuti sistemin başkentinde tağuta karşı Hakkı haykıran, her türlü zulümlerine itiraz edip adaleti savunan, İslami adalet sistemine giden yoldaki işaretleri toplumun gündemine taşımaya çalışan bir mücadeleyi sürdürmeye çalışıyorduk.

 

Radyo Denge: Tabii bu durumdan rahatsız olacaklardı, çünkü o güne kadar onların resmi dininin çerçevesinde hareket ederken, birden farklı bir din algısını öne çıkarıyorsunuz. Üstelik köşenize çekilip bireysel bir konumda yeni dininizi yaşama tercihini de yapmayıp, inancınızı sosyalleştirme çabası içine de giriyorsunuz. Tabii onlar da yıllardır kendilerinden saydıkları ve en üst kademelerde görev yapan sizi, bu değişimden sonra dinlemeye, takip etmeye ve kendi statükolarına zarar verecek Hak dini yaymanıza engel olmaya çalışıyorlar.

 

Pamak: Evet, dediğiniz gibi, şirk sisteminin en üst bürokratik makamlarında, parlamentosunda, parti genel başkanlığında bulunmuş, statükonun Diyanet aracılığıyla oluşturduğu resmi din/atalar dini olan “Türk-İslam sentezi”nin Türk ulusalcısı resmi ideolojinin müntesibi olan birisi, Kur’an’ın ortaya koyduğu, Resul’ün (s) ilk şahidliğini yaptığı tevhid dininin mü’mini oluyor. Üstelik sadece kendisi tevhidi imana ulaşmakla kalmıyor, bu hak dini yaymak için kurumlar oluşturup topluma ulaşmaya çalışıyor. İktidar ve zenginlik imkanları önünde açıkken bu yöne yönelmeyip, geç bulduğu kurtarıcı mesajı diğer insanlara ulaştırmak için çalışmalara yöneliyor. Hem bir yandan İLKAV çerçevesinde bu tevhidi mesajı topluma yaymaya çalışırken, hem de diğer yandan ilk defa İslami ölçülerle “insan hakları, özgürlük ve adalet mücadelesi” pratiğini Mazlumder çerçevesinde Müslümanların gündemine getirmeye teşebbüs ederek sistem için çok tehlikeli işlere kalkışıyor. Şirk sisteminin bütün hayat alanlarına yayılmış zulümlerini, eğitim, siyasi, sosyal, hukuki, ekonomik bütün hayatı kuşatan, siyasi, hukuki, ideolojik ve ekonomik boyutları olan insan hakları ihlallerini, adaletsizlik ve sömürülerini ifşa edip eleştirmeye başlıyor ve muhalif bir bilinç oluşturmaya çalışıyor. Tabii bu durum da sistemi çok rahatsız ediyor ve ondan sonraki süreçte son derece tehlikeli bir düşman konumuna oturtuluyorum.

 

“LA İLAHE İLLALLAH” DEYİP, MÜSLÜMAN OLDUM
TEHLİKELİ SAYILDIM, DÜŞMAN YERİNE KONDUM

 

Radyo Denge: Bu geçmişinizi sorgulayan ve hayatınızdaki gelişmeleri, mücadeleleri şiir formunda aktaran 2000 yılında Almanya’da muhacirken kaleme aldığınız ve henüz yayınlanmamış bir kitabınızdan bahsedip, zaman zaman buradan bazı bölümleri yayınladığınıza şahid olduk. Bu anlattıklarınıza dair o kitaptan kısa bir aktarımda bulunabilir misiniz?

 

Pamak: Kısa bir bölümü nakledeyim inşallah:

Bunaldım bütün bu zilletten, şirkten, fesattan
Hak arayışım kaynaklandı, temiz fıtrattan

Sorguladım halimi ve aradım hidayeti
Şirkten tevhide götüren, manevi bir hicreti

Bu samimi yönelişle, ulaştım hidayete
Rabb’imizin de lütfuyla, ondan gelen rahmete

Kur’an’la teçhiz olarak, kaçındım tağuttan, şirkten
Resulullah’ı örnek alıp, arındım kirlilikten

Şirkten, münkerden kaçıp, Allah’a hicret ettim
Pisliklerden arındım, tevhidle şereflendim

“La ilahe illallah” deyip, Müslüman oldum
Tehlikeli sayıldım, düşman yerine kondum

Merhametle çağırınca, tüm insanları tevhide
Yargılandım hep DGM’de, maruz kaldım tehdide

Türkçülüğü terk edip Mü’min oldum, “dönek” dediler
Hemen vurdular, nasıl “dönek”lik bu, söyletmediler

Evet Rabb’imin lütfuyla döndüm, şirkten İslam’a
Bu “dönek”lik şeref getirdi, yönelince Kur’an’a

Yazardım, sağcı Tercüman’da ve ulusçu Hergün’de
Düşüncem zan alanında, İslami kimlik sürgünde

O zaman baş tacı etti sistem ve ulusçu kesim
Pek çok imkân tanındı, gür çıksın diye bâtıl sesim

İslamî kimlik döndüğünde, tarih dışı sürgünden
Tevhidi bakış oldu artık, yazılarımda gündem

Hakkı haykırdım her makale, şiir ve konuşmamda
Artık DGM savcıları, takipçiydi arkamda

Siyasi mahkemelerde, yok edildi hürriyetim
Hedef alınıp yargılandı, İslami şahsiyetim

 

TEVHİDE ADIM ATARKEN, ÜZERİMDEKİ

CAHİLİYEYE AİT TÜM KİRLERDEN TEMİZLENMEYE ÇALIŞTIM

 

Radyo Denge: Bu anlattıklarınızdan da, o dönemde sizi tanıyanların ifade ettiklerinden de anlaşılan o ki, siz o zaman, bugün sizi dinleyenlerin ele geçirmek için uğraştıkları ve bu uğurda her şeylerini feda edip ahlaksızlığın çukuruna yuvarlanmaktan kaçınmadıkları iktidar ve ranta ulaşmaya çok yakınmışsınız?

 

Pamak: Evet bugün bizim telefonlarımızı dinleyenlerin uğruna her şeyi feda ettikleri, elde etmek için insani erdemlerini, ahlaki değerlerini bile pazara sürdükleri iktidar ve ranta ulaşmak için, gerçekten de o gün bizim önümüzde onların bu zilletine düşmeye gerek kalmadan yürüyeceğimiz bütün yollar açıktı. RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve yardımcısı Recai Kutan’dan birkaç seçim döneminde, önce Ankara Belediye Başkanlığı, sonra da art arda bir kaç kez milletvekilliği adaylığı teklifleri almıştım. Ama Allah’ın lütfuyla korundum ve tevhidi ilkeleri onlara da hatırlatarak reddettim.

 

Aynı zamanda bu süreçte “Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu” da yürürlüğe girmişti, ki o zaman Türkiye çapında bu mesleği yapacak ilk 500 kişinin içinde ben de vardım. Bu imkan, Gelirler Kontrolörü, maliye Müfettişi, Hesap Uzmanı ve Gelirler Genel Müdür Yardımcılığı görevlerinde belli bir yıl çalışmış olanlara, ilk Yeminli Müşavir ihtiyacını da karşılamak için yasa ile getirilen bir ayrıcalıktı. İlk Yeminli Müşavirler Odası üyeleri de bizlerdik, otomatikman “Yeminli Müşavir Belgelerimiz” çıkarılıp gönderilmişti bile. Yeminli Müşavir olan birçok arkadaşımız çok zengin oldular, hatta ilk zamanlarda bizimle Kur’an çalışmalarına katılanlar bile bu mesleği yapmaya başladıktan sonra sınıf atlayıp bizimle ve tevhidi mücadele ile bağlarını kopardılar maalesef.

 

O zaman diliminde iş adamları camiasında çok tanıdığım vardı. Hatta MÜSİAD’ı kurma çalışmaları yapan ilk kurucularıyla benim büromda istişareler yapılmıştı o zamanlar. Bakanlar kurulunda, Banka ve KİT Genel Müdürlüklerinde çok sayıda arkadaşım vardı. Hatta bunların bir kısmının o görevlere gelişinde geçmişte benim de katkım olmuştu. Yani bu mesleği yaptığım takdirde zenginliğe giden yollar önümde sonuna kadar açıktı. Elhamdülillah Allah’ın yardımıyla, tağutun mahkemesine gidip tağutun kanunlarına bağlılık yemini etmeme konusundaki hassasiyetim sebebiyle, Yeminli Müşavirlik yetki ve mührünü alıp çalışmaya başlamak için gereken Mahkemede yemin etme seremonisine gitmedim ve o mesleği de hiç yapmadan emekli olmayı tercih ettim. Tabii ki bu yemini, bu mesleğin icrasının bağlandığı bir furuat olarak değerlendirip, benimsemeksizin zaruret sebebiyle yemin ederek mesleği icra etmeye fetva verildiği için, yemini yapanları eleştirmek ve dışlamak amacıyla bunları söylemiyorum, sadece bu konuda “azimet”i tercih etmeyi bana nasip ettiği için Rabbime hamd ediyorum. İşte tam o süreçte Mazlumder’in kuruluş toplantıları da benim bu bürolarımda tevhidi uyanış sürecinin öncülerinin katılımıyla gerçeklemişti. Hatta benim müşavirliği bırakmamla bu çalışmaların yapıldığı süreç örtüştüğü için Mazlumder’in ilk iki yıl süreyle Genel Merkezi de benim Ankara bürom olmuştu.

 

Ayrıca o zaman Yeminli Mali Müşavirler Odasındaki üyelik kaydımı da, onların Batıla hizmetlerinde pay sahibi olmamak için sildirmiştim. Tam da o sıralarda Yeminli ve Serbest Müşavirler Odaları, diğer Meslek kuruluşlarıyla birlikte gazetelere ilanlar verip İslam şeriatını eleştiriyor, karalıyor ve Uğur Mumcu suikastı sebebiyle tertip ettikleri mitinglerde “Kahrolsun Şeriat” sloganlarıyla yürüyorlardı. O zaman bu odalara üye Müslümanlara; “ya bu odaları hesaba çeken, zulümlerine itiraz eden, sadece mesleki konularla ilgilenmeye çağıran, alternatif bildiriler yayınlayıp yöneticilerini kınayan ve zalimliklerini ifşa edip protesto eden bir tutum içine girmelisiniz ya da bu odalardaki üyeliklerinizi sona erdirerek, sizin ödediğiniz aidatlarla verilen ilanlarla İslam’a ve Müslümanlara saldırmalarına seyirci kalmamalısınız” demiştim. Ama bildiğim kadarıyla bunların hiçbirisi yapılamadan seyirci kalınmış oldu.

 

O süreçte, aynı zamanda Gelirler Kontrolörleri Yardımlaşma Derneği kurucuları arasındaydım. Bir yemek verdiler ve gelen davetiyede verilecek menü içinde alkolün de yer aldığını gördüm. Her inançtan meslek mensuplarını çatısı altında barındıran bu tür mesleki kuruluşların sadece mesleki konularla ilgilenmesi ve bu tür davetlerin de gerek içerik, gerekse ikram edilecekler bakımından hiçbir kesimin inancına aykırı hususlar içermemesi gerektiğini, bu bağlamda bizim de aidatlarımızla verilecek bir yemekte içki ikramının da saygısızlık ve zulüm olduğunu ifade ettim. Bu tutumlarında ısrar edince de, o yemekten önce bu dernekten istifa ettim.

 

Cahiliye dönemimdeki meclis üyeliğim sebebiyle, daha sonra kurulan Türk Parlamenterler Birliği’nin de üyesi yapılmıştım. Eski yeni bütün meclis üyeleri bu Birliğin de üyesi sayılıyordu. Yapılan açıklamaları ve yayınları laik Atatürkçü resmi ideoloji paralelindeydi. Bu gerekçelerle istifa ederek bu Birlikteki üyeliğimi sona erdirdim. Hatta o süreçte İmam Hatip kökenli bir eski milletvekili genel başkan olunca beni aradı artık daha farklı olacağını söyledi ve üyeliğe dönmem için ısrar etti, ama kabul etmedim.

 

Yine o süreçte Türkiye Yazarlar Birliği’nin üyesiydim. Bu dernek de, resmi ideolojiye paralel ulusal kirlilik taşıyan söylemler ortaya koyduğu, devlet politikalarına eklemlenmiş bir çizgiyi temsil ettiği için bu dernekteki üyeliğimi bu gerekçelerimi ifade ederek sona erdirdim. Böylece, iman ettikten sonra cahiliye dönemimde kurucusu veya üyesi olduğum, cahiliye davası güden bütün parti, dernek ve meslek odalarından da istifa edip ayrılmış oldum. Bundan sonra da İLKAV ve Mazlumder çerçevesindeki çalışmalara yoğunlaştım.

 

Tabii ki, bu istifa ve ayrışma çabalarımı anlatmaktaki amacım, bir fıkhi tartışma açmaktan ziyade, iman ettikten sonra yaşadığım halet-i ruhiyeyi yansıtan o günkü cahiliyeden ayrışma duyarlılığımla nasıl tercihlerde bulunduğumu hatıra olarak aktarmaktır. Yoksa birileri, bugünlerde sıkça yapılanlar gibi, “sen de bu laik devletin vatandaşı olmaya devam etmedin mi?” gibi sorularla ortaya çıkabilirler. Bu sorunun cevabı çok basit; vatandaşlık ve bunun gereği olan diğer yasal zorunluluklar, başta can güvenliği içinde bir ülkede yaşama özgürlüğünü de kapsayan “eman” müessesesi gibidir ve temel haklar alanındaki zaruretlerdendir. Halbuki benim yukarıda zikrettiğim bağlar, inisiyatifimiz dahilinde olan, zaruri ve zorunlu olmayan, olmazsa olmaz kabilinden olmayan şahsi tercihlerden ibarettir. Müslüman hiç değilse şahsi inisiyatifine bırakılmış bu tür temel zaruretlere girmeyen alanlarda tevhidi kimliğiyle bağdaşmayan konumlarda bulunmayı tercih etmemelidir ki tevhidi davet ve söyleminde tutarlı olsun.

 

İLKAV’I KURARKEN EN ÖNEMLİ AMAÇ, “KUR’AN’LA BULUŞMAKTA BEN GEÇ KALDIM, BAŞKALARI GEÇ KALMASIN” DİYE ÇIRPINMAKTI

 

Radyo Denge : Peki İLKAV ve Mazlumder’in kuruluş amaçları ve temel ilkelerinden de biraz bahsedebiliri misiniz?

 

Pamak : İlmi ve Kültürel Araştırmalar Vakfı’nı, Kur’an’ın kurtarıcı, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcı, sömürüden ve zulümden adalete ulaştırıcı mesajını yaygınlaştırmak, Kur’an ve sünnet eksenli ilmi çalışmalarla, tebliğ ve alternatif eğitim faaliyetleriyle Hak’kı yaymak, batılı ise zulmü ve ifsadıyla birlikte ortadan kaldırmaya çalışmak için kurmuştuk. Her türlü baskı, yasak ve kapatma tehdidi altında olmamıza rağmen değerli kardeşlerimizin fedakarca gayretleriyle bu çalışmalar elhamdülillah 25 yıldır devam ediyor. İkincisi olan Mazlumder’i ise, tevhidi ölçüler içinde kalarak vahye dayalı insan hakları mücadelesi vermek, bu alanda vahyin adil şahidliğini yaparak zalim rejime karşı mazlumun hakkını savunmak amacıyla kurmuştuk. Maalesef bizden sonra bu ikincisi liberal demokratik anlayışa savrulan genel başkanların öncülüğünde kuruluş ilkelerindeki tevhidi belirleyiciliği terk etti ve seküler insan haklarını esas almaya başladı. Gerek Mazlumder’in bizim dönemimizdeki pratiğinde, gerekse İLKAV’ın 25 yıla yayılan sürecinde, Ankara’nın sokak, meydan ve salonları, tevhid yolunda Rabbimizin lütfu, kardeşlerimizin gayretleriyle yaptığımız, tebliğ, eğitim, zulme karşı mücadele ve Hakka şahidlik amaçlı eylem, etkinlik, konferans, panel ve benzeri pek çok faaliyetimizin tanığıdır.

 

Radyo Denge: İLKAV’ın ilk kurucuları arasında kimler vardı? Bunlarda kaç kişi devam etti?

 

Pamak: Tabii ilk kurucular arasında olan 27 kişiden halen İLKAV’da devam eden kişi sayısı 2 ya da 3’ü geçmez. Çünkü o gün yeni tevhide ulaşmıştım; bir yandan öğrenmeye, öğrendiğim ve iman ettiğim hakikati yaşamaya, ama kaderin bir sonucu olarak bulunduğum konum itibariyle aynı zamanda bunları diğer insanlara da taşımaya çalışıyordum. İlk kuruluşta çevremdekiler arasında, İslam konusunda duyarlı ama daha çok geleneğe yakın olan kişiler ağırlıktaydı. Bir kısmı Danışma Meclisi’ndeki İslami çıkışlarım dolayısıyla sevgi duyan ve İslami alanda bir şeyler yapmak isteyen, ama sistem içi tasavvuru aşamamış kişilerdi. Birçokları da benim hakkımda yine siyaset içinde önemli yerlere gelir beklentisi içindeydi, ya da o zaman Bakanlar Kurulunun bir kısmı arkadaşlık ilişkilerim olan kişilerdi, o zaman henüz birçok bürokratik kadrolara atamalar yaptırabiliyordum. Birçok işsize iş bulabiliyor, yani kısaca hâlâ birileri için ikbal vadeden bir konumdaydım. Bu sebeple, bunların önemli bir kısmı, artık sistem tarafından düşmanlaştırıldıkça, tevhidi kimliğimin fark edilmesi sistem içinde bu tür imkanları sağlama pozisyonumu yok ettikçe, yani benimle birlikte olmanın faydası yerine riski arttıkça koptular. Bir kısmı da biz Kur’an okuyup netleştikçe ve tevhidi ölçüleri daha net gündemleştirdikçe kopmaya, bazıları da sistem içi siyasete ve getirilerine meylederek, diğer bir kısmı da Kemalist sistemin azgınlığının, baskılarının zirvede olduğu o süreçte korku ve endişeye kapılarak uzaklaştılar. Sonuçta yaklaşık 4-5 yıl içinde İLKAV, bizim tevhidi bilgi ve bilinçlenmemize paralel olarak kurucular kurulunu da yenilemeye devam etti. Sonuçta ilk kuruculardan sadece birkaç kişinin kaldığı bu yenilenmeden sonra, 1993 yılından itibaren daha etkin bir çalışma temposuna bu bilinçli kadrosuyla başladı diyebiliriz.

 

İşte bu süreçte, öncelikle 1989 yılından itibaren Kur’an dersi halkamıza katılıp tevhidi bilince ulaşmış ve İLKAV’da iradelerini birleştiren bu kardeşlerimizle, başkaları geç kalmasın diye, en yakınımızdan başlayarak başka insanların da Kur’an ve sünnete dayalı sahih din algısına ulaşmaları için harekete geçtik. İradelerini bu çatı altında birleştiren ve güç birliği yapan mü’minlerin kolektif çabasıyla tevhidi davet, adalet ve özgürlük mücadelemizi daha güçlenerek sürdürdük. Daha sonra farklı Kur’an halkalarından yeni kardeşler de iradelerini bu çatı altında ve bu kulluk görevi için birleştirdiler. Böylece son 20 yılda, özellikle de 1995’den itibaren son 18 yılda ciddi işlerin altına imza attılar ve bu güzel çalışmalara hepsi maddi ve manevi katkılarda bulunarak destek verdiler. İLKAV’da olmanın sistemin zulmüne muhatap olmak bakımından en riskli olduğu süreçlerde bile, şartların zorluğuna ve tehlikesine aldırmadan, tağuti sistemin başkentinde Hakikatin mesajını haykırmaktan çekinmeyen, bugüne kadar da bu dirayetli, ilkeli ve onurlu mücadeleyi fire vermeden sürdüren bütün kardeşlerimizden Allah razı olsun. Rabbimiz bu ibadetlerimizi kabul etsin.

 

Radyo Denge: İlk yıllarda İLKAV’a üye olup da, sonra ayrılarak, sizin reddettiğiniz sistem içi siyasetin içinde  rol üstlenenler oldu mu?

 

Pamak: Evet maalesef oldu. Çünkü uzun soluklu ve ilkeli bir mücadeleyi sürdürmek, sadece Allah’ı razı etme hedefine kilitlenip, dünyevileşmeye kapıları kapatarak sadece ahiret eksenli bir hayat tasavvuru içinde dünyayı ibadet alanı kılmak ve bunda ısrar ederek istikameti korumak kolay değil. Bu sebeple birçok Müslüman bunu başarmakta zorlanıyor maalesef. İşte son gündemi teşkil eden telefon dinlenmeleri, izlenme ve takip edilmeler, kimi baskı ve tehditler ya da sistem içinde bazı önemli görülen makamlara gelme, itibar görme, dünyevileşme, pragmatizme dayalı hesaplar, güç olma, marjinallikten kurtulma gibi arzular, bazı Müslümanları etkileyebiliyor.

 

Halbuki, Hak yolda tavizsiz sebat etmenin ve her şartta Hakkı ayakta tutmanın idrakinde olan bütün Peygamberler ve Kur’an’ın bildirdiği güzel örnek şahsiyetler, dayanılmaz gibi görünen bütün zorluklara katlanarak tevhidi davetten vazgeçmemişler, kitleleri ya da iktidar nimetlerini kazanmak pragmatizmi uğruna davalarından taviz verip uzlaşmamışlardır. Mesela Yusuf (as) Aziz’in hanımına bir miktar taviz verse zindana atılmayacakken, imani ve ahlaki ilkelerini korumak adına, içinde yaşadığı saraya zindanı tercih etmiştir. Musa (as) Firavun’un sarayında büyümüştür, biraz cahili hayatla uyum sağlasa sarayda önemli mevkilere gelebilecekken, sarayı terk edip kendini çöllere vurmuştur. Ashab-ı Kehf de, bazıları zaten kralın danışmanı olarak sarayda bulunuyorlardı, önlerinde her türlü dünyevi imkan açılmıştı, onlar da Haktan taviz vermeyen, zalim sultana hem de sarayında hakkı haykıran bir onurlu direniş sonucu öldürülme tehdidi ile mağaraya sığınmışlardı. En son Peygamber Hz. Muhammed (s) ise, bir avuç iman edeniyle birlikte ekonomik ve sosyal boykotlarla açlığa mahkum edilirken, zaten az sayıdaki iman eden kardeşlerinden bazıları ağır işkenceler altında inlerken ve hatta bazıları şehid edilirken, uzlaşma karşılığında “Devlet Başkanlığı” teklifi yapılmış ve kesin bir dille reddedilmiştir. Bu örnek şahsiyetler canlarını kurtarmak gibi bir maslahat için bile, Allah’ın hükmüyle hükmedilmeyen hiçbir iktidara yanaşmamışlar, taraf/yandaş olmamışlar ya da Daru’n-Nedve’de ve devlet başkanlığı da dahil hükmetme makamında yer almaya, destekçi olmaya çalışmamışlardır. Üstelik böyle onurlu bir örneklik ortaya koymuş olmalarına rağmen, Allah (c) o süreçte inzal ettiği Hud Suresi 112-113. ayetlerinde “festekım kema umirte” emriyle “emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve aşırı gitmeyin”, “zalimlere meyletmeyin size ateş dokunur, cehennemlik olursunuz” uyarısında bulunmuştur. Resulullah (s) de “Hud Suresi beni kocattı” ifadesini kullanmıştır.

 

Görüldüğü üzere Kur’an’da Rabbimizin gösterdiği önekler, taviz ve uzlaşmayla elde edilecek şirkle hükmeden saraylara, iktidarlara sırt çevirip, zindanlara, çöllere, mağaralara ve işkence altında şehadete ve hicrete razı olmuşlardır. İşte istikamet meselesi, istikameti korumak ve istikamet üzere ölmek meselesi bu kadar ciddiye alınması gereken çok temel bir meseledir. Buna rağmen bugün Müslümanların büyük ekseriyeti tam anlamıyla bir “istikamet krizi” içinde bulunmaktadırlar. Bugün, tevhidi uyanış süreci öncüsü konumunda bulunan birçok kardeşimiz bile, farklı boyutlarda tavizlerle, birtakım kazanımlar, imkanlar elde etmek ya da bunları korumak refleksiyle ve çeşitli duygusallıklarla sistem içi iktidarlara doğru koşuyorlar, taraf ve destekçi oluyorlar. Tevhidi davet ve toplumu vahiyle inşa etme mücadelesine ara verip ya da bu süreçte geliştirdikleri hak-batıl karışımı bir dille tevhidi istikamete ve ölçülere zarar verecek söylemler geliştirip, görece olumlu laik iktidarlara eklemleniyorlar. Bu çerçevede ilk dönemimizde yanımızda olup da bu tür gerekçelerle savrulanlardan, AKP’de üst düzey görevlerde yer alanlar da var maalesef. Neticede bu dünya imtihan dünyası ve hepimiz imtihan olmaktayız.

 

İLKAV’DA MÜSLÜMANLARIN BİRLİKTELİĞİNİN ANA SEBEPLERİ

 

Radyo Denge: Özellikle ilk 5 yılı müteakip muhtevasının değiştiğini ifade ettiğiniz Kurucular Kurulunda değişik Kur’an halkalarından gelenlerin buluşarak tek tek iradelerinin bileşkesi olarak kolektif iradeyi üretip İLKAV çatısı altında sizi bütünleştiren ve 20 yıldan beri de istikrarlı biçimde devam etmenizi sağlayan sebepleri kısaca da olsa ifade edebilir misiniz?

 

Pamak: Gayet tabii kısaca ifade etmeye çalışayım. Farklı Kur’an halkalarından gelen kardeşlerimizle neden İLKAV çatısı altında birleştik? Çünkü Kur’an’ın emri de, Resulün önderliğindeki ilk neslin örnekliği de bunu gerektiriyordu. Bu vahyi emirler ve ilk örnek gereğince; 1- İmanımızın sağladığı biz bilinciyle bütünleşip, hepimizin muhtaç olduğumuz bir cemaate müntesip olarak güvenlik, yardımlaşma ve dayanışma ihtiyaçlarımızı karşılamak, 2- Kardeşlik hukukumuzu geliştirerek şura ile işlerimizi görmek, 3- Kitabın ve hikmetin eğitimini birlikte gerçekleştirmek, 4- Tebliğ, davet ve eğitim yükümlülüklerimizi güç birliğiyle ve daha güçlü biçimde gerçekleştirmek, 5- Hem ferdi planda, hem de cemaat planındaki vahye şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmek, 6- Zulme, şirke ifsada karşı topluca mücadele etmek, 7- Mü’minler olarak birbirimizin ahiretlerini kollamak amacıyla birbirlerimizi arındırıcı, ıslah edici fonksiyon görmek için “emri bil maruf ve nehyi anil münker” vasatı oluşturmak sorumluluğumuz vardı. İşte bu sorumlulukla iradelerimizi birleştirdik ve yaklaşık 20 yıldır bu kolektif irade, Allah yolundaki tevhidi mücadelesini sürdürüyor elhamdülillah.

 

Tabii ki, bizler İLKAV’ı hiçbir zaman nihai bir yapı olarak görmedik. Bize katılıp İLKAV çatısı altında tevhidi mücadeleye katkı sunan kardeşlerimize hep şunu söyledik; “Biliniz ki bu çatı şimdilik zaruret gereği güç birliği yaparak İslami mücadeleyi birlikte yürütmek için kullandığımız bir vasıtadan ibarettir. Tabiri caizse, Allah yolunda yürürken ayağımıza giydiğimiz bir pabuçtur, kutsal değildir, putlaştırılmaması gerekir, eğer bu pabuç ayağımızı sıkarsa tutar atarız ve gerekirse başka bir araç ediniriz. Bu sebeple sakın İLKAV’cı olmayın. İslami ve ümmet kimliğiniz ile çelişirse bir gruba müntesip olma aidiyetinizi (ki bu geçici bir aidiyet olup esas değildir) bir tarafa bırakın, İslam ve ümmet kimliğinize sarılın. Hepimiz, bütün muvahhidlerin, Kur’an’ın ve mütevatir sünnetin belirlediği sabiteler ortak paydasında  tevhid bayrağı altında bütünleşmesini özlemeli, bu hedefe yönelik üzerimize düşen sorumlulukları ve ahlakı kuşanmalı ve bu hedefe ulaşamazsak bile hiç değilse bu özlem içinde olarak ve bunun için üzerimize düşeni yaparak ölmeye çalışmalıyız”. Ondan sonra da diğer Müslüman çevrelere yönelik vahdet ya da belli ortak meseleler alanında ittifak tekliflerini hep İLKAV götürmüştür;  herhangi bir zaman diliminde diğerlerinden bu bağlamda hiçbir teklif ve yaklaşıma muhatap olmadığımızı da ifade etmek isterim. İşte İLKAV hep bu düşüncede oldu ve bunun için üzerine düşeni sürekli ve herkesten önce ve fazlasıyla yerine getirmeye önem verdi, gayret gösterdi.

 

İLKAV çatısı altında iradelerimizi birleştirdiğimiz kardeşlerimizle şûrâya dayalı kolektif irade ve şuurla, tağuti sistemin başkentinde, tevhidi mesajın, Kur’ani hakikatlerin bütün netliğiyle ortaya konup insanlara ulaşması için sürekli ve durmaksızın çaba göstermeye çalıştık. Tağuti sistemin “ilah”laştırılmış kurumlarına karşı (Parlamento, Hükümet, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Genelkurmay vb), bazen kapılarına kadar dayanıp siyah başörtüler de bağlayarak, birçok kez de park, cadde ve meydanlarda Hakkı haykırmak ve zulümlerine itiraz edip protesto etmek bakımından, İLKAV bir çok ilklerin altına imza atmış fedakâr ve cesur Müslümanların toplandığı bir çevredir. Başkentte sistemin en temel kurumlarını ve şirke, zulme dayalı ideolojik uygulamalarını eylem, konferans ve panellerde masaya yatırıp didik didik edip ifşa ederek, protesto ederek toplumu uyandırma ve muhalefet bilincini yükseltme, yaygınlaştırma çabası içinde olduk.

 

İLKAV FAALİYETLERİNİN ÖNCÜLÜĞÜNDE, BAŞKENTTE

TEVHİDİ ÖLÇÜLERDE MUHALİF BİR MÜCADELE HATTI OLUŞTU

 

Radyo Denge: Mesela ne gibi etkinlikler gerçekleştirdiniz, ana başlıklar altında da olsa özetleyebilir misiniz?

 

Pamak: İlk ve en önemli faaliyetimiz, laik devletin Diyanet İşleri Başkanlığından bağımsız vaaz ve hutbelerle Cuma namazı kılarak bir alan oluşturmak oldu. O zamana kadar çevremizdeki insanlar ya Cuma namazı kılmıyorlar ya da içlerine sinmeyerek de olsa güvendikleri imam bulurlarsa Diyanet camilerinde Cuma namazı kılıyorlardı. Biz Allah’ın ayeti emrince mutlaka, ama Diyanetten bağımsız, imamı ve hutbeyi bağımsız belirleyebildiğimiz kendi özgür alanımızda Cuma namazı kılmamız gerektiği inancıyla, Cuma farzını yerine getirecek bir yer hazırladık. 1993 yılından beri bu pratiğimiz, baskı, yasak ve engellemelere rağmen sürmektedir. 1997’de çıkarılan bir 28 Şubat yasasıyla mescid açmak Diyanet’in tekeline verildiği için biz bu mekanımıza, o süreçte Cuma Konferans salonu adını verdik. Burada her Cuma yaklaşık 500-600 civarında kişiye, Kur’an ve sünnete dayalı sahih İslam’ın mesajını, çeşitli meselelere tevhidi bakış açısının ne olması gerektiğini ortaya koyan ve bu ölçülerle ümmetin değişik sorunlarını konu alan konferanslar verilmekte ve hutbeler okunmaktadır.

 

Daha sonraki süreçte başka illerden kardeş gruplar da bizim bu önemli pratiğimizi, bizimle temasa geçip yaşadığımız sorunları ve aldığımız tedbirleri de öğrenerek kendi illerinde uygulamaya yöneldiler. Türkiye’de Cuma namazı kılmaya alan açmak konusu çok önemliydi. Çünkü, “vaaz ve hutbelerin tek merkezden laik Diyanet tarafından belirlendiği ve Allah’ın hükmüyle hükmetmeye karşı çıkan, İslam şeriatına düşman olan laik devletin izniyle ve çoğunun akîdevi olarak sorunlu konumda bulunduğu bilinen imamlar arakasında Cuma namazı kılmak istemeyen tevhidi uyanış süreci müntesipleri ne yapacak?” sorusu cevap bekliyordu. İşte bizler, bu soruya 1993 yılında cevap üretmiştik. Bu pratiğin olmadığı süreçte kimi Müslümanlar Cuma namazı kılmıyor, kimisi de son derece az bulunan muvahhid imam arayışı içine giriyordu. İşte biz Ankaralı Müslümanları bu sıkıntıdan kurtaran bir çözüm sunmuştuk. Bu pratik, Allah’ın farz kıldığı bir ibadeti İslami ölçüler içinde yerine getirmeye alan açmakla kalmamış Cuma namazının gereği olan başka bir çok bereketi ve hayrı da beraberinde getirmişti. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: 1- Belki bu pratik olmasa uzun süre görüşemeyecek olan şehrin uzak mahallelerinde yaşayan Müslümanların her hafta bir araya gelip görüşmeleri, halleşmeleri, görüş alışverişinde bulunmaları, 2- Tevhidi eksende vaaz ve hutbelerle bilgi ve bilinçlerini yenileme ve takviye etme imkanı bulmaları, 3- Ülkede ve bölgede yaşanan Müslümanları ve insanlığı ilgilendiren bütün sorunlardan haberdar olmaları ve bu konuları tevhidi bakış açısıyla değerlendirme imkanına kavuşmaları, 4- Müslümanlara yönelik zulümlere karşı ortak tepkiler oluşturmanın zeminine sahip olmaları, 5- Aralarında ve diğer coğrafyalardaki Müslümanlarla yardımlaşma ve dayanışma imkanı bulmaları vb. bir çok hayır zikredilebilir.

 

Bunun yanında, İLKAV çatısı altında yürütülen diğer faaliyetlerimizden bazı başlıklar da şunlar: Başından beri aynı konferans salonumuzda ve Vakıf merkezimizdeki diğer salonlarımızda içe ve dışa dönül değişik programlar yapılmaktadır. Mesela erkeklere, kadınlara, gençlere yönelik tefsir dersleri, çocuklara yönelik eğitim, daha genişletilmiş olarak halka açık alternatif eğitim konferansları, temel konularda paneller (Ramazan Kur’an panelleri, Siyer panelleri, sistemin temel kurumlarını ve zulümlerini ifşa etmeye yönelik paneller vb), Kur’an Arapçası öğreten “Kur’an Anahtarı” dersi gibi… Ayrıca sahipleri ve programcıları vakfımızın kurucuları ve üyeleri olan Radyo Denge yayınlarıyla aynı amaca yönelik, toplumu Kur’an’ın mesajıyla buluşturmaya, vahiyle inşa etmeye dair programlar … Meydanlarda, caddelerde gerek yerel sistemin, gerekse küresel emperyalistlerin zulüm, baskı, insan hakları ihlalleri, işgal ve katliamlarına yönelik eylemlerimiz, basın açıklamalarımız …

 

İLKAV yönetiminde ve çevresinde bulunan kardeşlerimizin sahibi oldukları Radyo Denge’nin yayınlarını da bu çerçevede çok önemli bir faaliyetimiz olarak zikretmek durumundayım. Çünkü hem yayın yönetmeni, hem programcıları İLKAV çevresinden olan kardeşlerimizden, hem de takip ettiği yayın ilkeleri İLKAV ilkeleriyle örtüşmektedir. Hakikaten Radyo Denge, kardeşlerimizin çok güzel ifade ettikleri sloganlarındaki gibi “Çağlar Ötesi Mesajın Günümüz Frekansı” denilmeyi hak eden ölçülerde tevhidi istikametteki onurlu ve ilkeli yayınıyla Ankara radyoları arasında tektir ve bu yayınıyla fark edilmekte, dua almaktadır. Ben de bu ilkeli ve halkımızı Kur’an mesajıyla buluşturmaya, vahyin ışığında eğitme, bilgilendirme ve bilinçlendiremeye katkı sunan yayınları dolayısıyla, doğru habercilik yapma, olaylara muvahhidçe yaklaşıp vahyin ölçüleriyle değerlendirme konusundaki dirayet ve gayretleri sebebiyle, Radyo Denge’nin yönetiminde yer alan, programlar yapan, stüdyoda ve diğer alanlarda çalışan kardeşlerimizin tümüne teşekkür ve takdirlerimiz sunarak dua ediyorum. Rabbimiz kendilerinden razı olsun. İşte Radyo Denge bu sebeple, tıpkı İLKAV gibi sürekli baskı altında tutulmuş, yayın yönetmenleri “tağutu redde çağıran” sohbetler yayınladıkları, resmi ideolojiye aykırı davrandıkları için defalarca soruşturmaya uğramış, emniyet kadrolarınca  bir çok kez hakkında suç duyurusu yapılmış, susturulmak istenmiştir.

 

Tabii ki, çok önemi ve süreklilik arz eden bir çalışmamız da, ümmet bilincinin gereği olarak, diğer ülke ve coğrafyalardaki mazlum Müslüman halkların sorunlarıyla ilgilenmek, yardımlarımız, dualarımız ve onları destekleyen eylem, konferans ve panellerimizle mazlum halklara destekçi olmaktı. İLKAV çevresindeki hamiyetli Müslümanların Allah için yaptıkları bağışlarla, başta Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Bosna, Suriye, Somali ve Arakan olmak üzere, çeşitli bölgelerdeki mazlum haklara, Müslümanlara yönelik onlarca TIR dolusu ayni, milyonlarca dolarlık nakdi yardımlarımız ve her Kurban bayramı öncesinde gönderilen yüzlerce kurbanımızla kardeşlerimize ve muhtaçlara ulaşmaya çalıştık, Rabbimiz kabul etsin inşallah.

 

Ayrıca, Filistin, Afganistan, Çeçenistan, Bosna, Suriye, Mısır, Yemen, Libya, Irak, Bengladeş, Arakan, Doğu Türkistan, Ermenistan saldırısı sırasında Azerbaycan, Todor Jivkof zulmü döneminde de Bulgaristan olmak üzere, ümmet coğrafyasında işgal ve saldırıya muhatap kılınarak ya da despotizm, diktatörlük rejimlerinin hukuksuzlukları, zulümleri sebebiyle yaşanan katliam, sömürü, adaletsizlikler, darbeler, halkın iradesini ipotek altına alan zulümler sebebiyle, bu ülkelerde direnen, mücadele eden Müslümanların ve mazlum halkların yanında yer alıp, destekledik. Bu bağlamda emperyalist işgalci ülkelerin ve yerli despot katil yönetimlerin elçilikleri önünde kitlesel protesto eylemleri yaptık. Bu direnen halkların haklı davalarını anlatıp; zalim, işgalci, katil emperyalistlerin ve yerli işbirlikçileri olan despot yönetimlerin, darbecilerin zulüm ve katliamlarını ifşa edip karşısında durarak, mazlum halklar ve haklı mücadeleleri lehine kamu oyu oluşturmak amacıyla konferanslar, paneller düzenledik.

 

Tabii ki, bütün bu çalışmalarımız, hem bu işgal, katliam ve zulümleri yapan (ABD, İsrail, AB, Rusya, Çin gibi) küresel güçleri ve istihbarat örgütlerini, hem de onların eski ve yeni Türkiye statükosu içindeki vesayetçi, darbeci yandaşlarını, eski ve yeni derin “paralel yapı”ları rahatsız etti ve bize düşman olmalarını sağladı. Bu sebeple de, sürekli dinlediler ve sürekli takibe aldılar, uzun süren soruşturmalar, mahkemeler süreciyle susturmaya, engellemeye çalıştılar.

 

ZULME KARŞI SLOGANLARLA YETİNMEDİK, DAHA ÇOK İNSANLARA KURTULUŞ YOLUNU GÖSTEREN TEVHİDİ MESAJI GÜNDEMLEŞTİRDİK

 

Radyo Denge: Bu gerçekleştirildiğiniz etkinliklerin neden sistemi bu kadar rahatsız ettiğinin daha iyi anlaşılması için bazı somut örnekler de verebilir misiniz?

 

Pamak: Mesela İLKAV olarak altına imza attığımız tarihte ilk defa yapılan etkinliklerden bazıları şunlar: 1- Resmi ideoloji kıskacındaki Eğitim sisteminin seküler öğütüm çarklarında nesillleri nasıl yozlaştırdığını, 2- Halkı sindirmek için laik devletin terbiye edici kırbacı rolünü üstlenmiş ideolojik yargı sisteminin adaletsizlikleriyle hukuku katledişini, 3- Laik devletin razı olacağı bir muhtevada resmi din oluşturma ve Müslümanları denetim altında tutma amaçlı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amaçlarını ve bu yoldaki faaliyetleriyle işlediği zulümleri, 4- En önemlisi de darbeler ve askeri vesayetle ülkeyi esir almış bulunan TSK’ni ve pratiğini, eğitim sistemindeki çarpıklıklarından, ekonomideki, siyasetteki hegemonyasına, İslam şeriatına düşman olmasından darbelere kadar sorgulayıp ciddi eleştirilere tabi tuttuk. Bu konularda İLKAV’dan önce de, sonra da böyle içerikte paneller, toplantılar düzenlenip bu “ilah” konumuna oturtulmuş kurumlarının, bu kurumların yapısal konum, işleyiş ve faaliyetlerindeki hukuksuzlukların, zulümlerin ifşa edilip tevhidi ölçüler içinde böyle kapsamlı bir eleştiriye tabi tutularak hesaba çekildiğine dair başka bir tek örnek bilmiyorum. Üzerlerindeki baskı görece daha az olan liberal ve sol kesimlerde bile TSK’ya yönelik bu kapsamda bir eleştirel yaklaşım herhangi bir etkinlik ya da panelde ortaya konmuş değildir. Üstelik bütün bu faaliyetlerimizde bizler sadece mevcudu eleştirip ifşa etmekle yetinmez, her seferinde bütün bu  sonucu doğuran, tüm bu yozlaşmaya, çürümeye, adaletsizliğe ve sömürüye yol açan modern seküler paradigmanın da sorgulamasını yaparak, tek kurtuluş yolunun İslami adalet sistemi olduğunu ve bu hedefe nasıl ulaşılacağını da gündemleştirirdik. İşte biz İLKAV olarak bütün bu konularda ilkleri gerçekleştirerek, egemen şirk sistemini bütün kurumları ve uygulamalarıyla toplumun gözleri önüne serip, halkımızı bilgilendirmeye, muhalif bir bilinç kazanmasına ve sonunda da kurtuluş yolunun Kur’ani inkılapta olduğunu fark etmesine vesile olmaya çalıştık.

 

Allah’ın yardımı ve katılan kardeşlerimizin samimiyeti sebebiyle yaptığımız basın açıklamalarına yüksek katılım olurdu. Miting olmayıp sadece bir basın açıklaması olmasına ve bununla sınırlı bir davet yapılmasına rağmen elhamdülillah Rabbimiz bereketlendirirdi. En az 300 kişiden oluşan, zaman zaman 5000 kişiye kadar çıkan katılımlar olurdu. Yüzlerce eylemden sadece birkaç örneği ifade etmekle yetinmek istiyorum: Başörtüsü yasağına onay veren kararı sebebiyle 2000 kişinin üzerinde bir katılımla Danıştay’ın demirlerine siyah başörtüsü bağlamaktan tutun, Şeyh Ahmed Yasin’in şehadeti üzerine İsrail terör devletini protesto ve gıyabi cenaze namazı kılmak üzere Sıhiye meydanında 5000 kişiyle basın açıklaması yapmıştık. Yine yüzlerce kişiyle Anayasa mahkemesi kapısına dayanıp “Sizin ilahlığınızı reddediyoruz, Allah’ın emrini yasaklayacak hiçbir güç tanımıyoruz, tağutları reddetmek imanî sorumluluğumuzdur” diye haykırmıştık. Terör devletinin Gazze saldırısı sürecinde İsrail elçiliği, BM temsilciliği vb. birçok meydanda gerçekleştirdiğimiz (ki bunları 10 civarındaki diğer kardeş kuruluşlarla birlikte yapmıştık) protesto eylemlerimizde ise on bine kadar yükselen katılımlar olmuştu.

 

Yaptığımız basın açıklamaları, sadece protesto etmekle yetinmeyip İslami çözümü ve tevhidi mesajı da içerdiği için oldukça muhtevalı tutulur ve bu sebeple de uzun olurdu. Hatta zaman zaman eylem haberlerimizin altına yorum yazanlardan bazıları “İLKAV’ın bildirileri çok uzun oluyor” diye şikayet ederlerdi. Ama internet ortamında uzun bulunan o bildiriler, şartlar gerektirdiğinde bazen kar ve yağmur altında okunur ve tek kişi meydanı terk etmeden topluca dinlenir ve diri sloganlarla desteklenirdi. Hatta yağmur sürdüğü ve açıklama da bittiği halde, çoğu kere aynı kalabalığın dağılmadan beklediğini görür ve biz artık dağılmaları için uyarmak gereği duyardık. Bir gün bu tür eylemleri gereksiz gören bir kardeşimiz eleştirmiş ve meydanlarda anlamsız işlerle ömrümü tükettiğim için bana acıdığını ifade etmişti. O zaman dedim ki, “sen bugüne kadar yüzlerce polise tevhid semineri verdin mi?” “Hayır” dedi. O zaman şunu söylemiştim: “İşte biz her açıklamamızda, topluma tevhidi mesajı taşımak, zulmü ve zalimleri ifşa edip mazlumun hakkını savunmak, toplumda muhalefet bilincini, İslami duyarlılığı yükseltip yaygınlaştırmak dışında, bir de o meydana görevli olarak gelen yüzlerce polise de tevhid semineri vermiş oluyoruz”. Gerçekten de polis içinden çok etkilenenler olur, hatta sayıca fazla olmasa da bunlardan bazıları zaman zaman bu duygularını ve teşekkürlerini ifade de ederlerdi.

 

Radyo Denge: Gerçekten anlamlı bir tespit, çoğu kez işin bu boyutu pek düşünülmez.

 

Pamak: Evet bir davetçi Müslüman açısından her vesile, tevhidi mesajı ulaştırmak için kullanılmalı değil midir? Nitekim Resulullah (s) de, civar kabilelerin de katıldığı panayırları, çadır çadır dolaşarak tebliğ amacıyla kullanmamış mıdır? İşte bizler de tevhid ve adalet mücadelemizde, hem zulme karşı mazlumdan yana itirazımızı, hem de tevhidi mesajımızı gündemleştirerek vahye şahidlik sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışırken bu tür eylemleri de bir araç olarak kullanıyorduk.

 

Hatta bir seferinde, Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde, Başörtüsü yasağına dair kararı protesto edip siyah başörtüsü üzerine yazılı protesto metnini taşıyan siyah çelengi Mahkeme kapısına bırakıp açıklamamızı tamamladıktan sonra, topluluk her zamanki gibi dağılmadan bekliyor, katılımcılar kendi aralarında konuşmayı sürdürüyorlardı. Ben dağılma çağrısı yapmak üzere yine mikrofonu alıp şunları söyledim; “Kardeşlerim, değerli katılımınızdan dolayı Allah razı olsun, geldiniz ve hep birlikte görevimizi yaptık, Rabbimiz ibadetimizi kabul buyursun, ecrinizi versin inşallah. Artık dağılmalıyız. Dağılmadan önce size bir hususu hatırlatmak isterim. Bakın şu medya kameraları yayınlamasalar da görüntü alıyorlar. Ama bilin ki bunlardan daha da önemlisi şu anda gerçekleştirdiğimiz zalime, taguta karşı Hakkı haykırmaya, tevhidi mesajı gündemleştirmeye dair bu ibadetimiz inşallah Meleklerin kameraları tarafından da görüntüleniyor. Bizim için değerli olan da bu. İnşallah hesap günü buradaki katılımımızdan dolayı Meleklerin kameralarının çektiği kareler önümüze ecir ve ödül vesilesi olarak konduğunda, ‘elhamdülillah iyi ki oradaymışız’ diyerek mutlu olanlardan oluruz” dediğimde, bir kardeşimiz görevli polislerin yanında durduğu için işitmiş, bazı polisler “inşallah, inşallah” diye mırıldanmışlar. Yani onlar da kalben destekledikleri için kendilerini de bizim yer aldığımız karelere dahil hissettiklerini böylece vurgulamış oluyorlardı.

 

Allah’ın izniyle, meydanlardaki her açıklamamız, bildirimiz, söylemimiz, vahyin mesajını, tevhidi akîdeyi tavizsiz bir ilkeli muhteva ve duruşla insanlara taşır, statüko ve sistem açık bir muhalefetle köklü eleştirilere tabi tutulur, hem oraya katılanlar (halk ve polis) hem de daha sonra medyada yayınlanarak tüm toplum Kur’ani mesaj ekseninde bilinçlendirilmeye çalışılırdı. Bu sebeple, eylem alanından Vakıf merkezine doğru yürüyüşümüz sırasında çoğu kez Şeyho Duman hocamızın şu sözleri mırıldandığına şahid olurdum; “Mehmet kardeşim inanın ki, kanaatimce bu meydanlar bu tür açık ve net bir tevhidi tebliğe ve zalim sisteme ve zulümlerine karşı bu kadar açık bir itiraz ve tavır koyuşa ilk defa şahid olmaktadır.” Elhamdülillah Allah’ın lütfu, yardımı ve kardeşlerimizin değerli cesur katılımlarıyla İLKAV olarak bu tür meydan tebliğlerimiz ve zulme karşı adalet mücadelemiz devam edip geldi. İşte bu eylemlerimizin birçoğundan sonra da, açıklamalarımızın içeriğinden rahatsız olan emniyet yetkililerinin suç duyurusuyla savcılıklarca ifade vermeye çağırılırdık.

 

BASKILARA, YARGILAMLARA RAĞMEN, ELHAMDÜLİLLAH ALLAH’IN YARDIMIYLA ZALİMLERDEN  KORKMADIK VE YILGINLIĞA DÜŞMEDİK

 

Radyo Denge: Oldukça yoğun, yorucu ve tabii aynı zamanda onur verici bir mücadele süreci bu. Peki bu süreç sizi ve mücadele arkadaşlarınızı yıldırdı mı?

 

Pamak: Gayet tabii ki Kemalizm gibi kanla kurulup baskıyla, zulümle devam eden bir sistemde, bunca kuşatma altında tevhid ve adalet mücadelesi vermek oldukça yoğun ve yorucu bir çabayı gerektiriyor. Ama elhamdülillah hiç bir kardeşimizde yılgınlık görmedim. Şüphesiz ki, bütün bu mücadeleler, nihayet Rabbimizin rahmetini istemeye yüzümüz olsun ve hesap günü sunacak bir mazeretimiz olsun diye ibadet bilinciyle yapılmaktaydı. Şüphesiz ki, yaptıklarımız ve yapmaya çalıştıklarımız, bir STK faaliyetini aşan, sosyal etkinliklerle oyalanmak boyutundan çok uzak, sadece Allah’ı razı etmek hedefine kilitlenmiş bir adanmışlık bilinciyle gerçekleştirilmekteydi. Ve tüm bunlar, hayatı ibadet kılmak sorumluluğumuzun kolektif ibadet boyutunu yerine getirmekten ibaretti. Kitleler halinde bu onurlu ve ilkeli mücadeleye destek veren kardeşlerimizden Allah razı olsun, Allah kabul etsin ve ecirlerini versin inşallah. O günkü baskıcı, yasakçı zulmün zirve yaptığı süreçte, bir kısmı da memur olan kitlelerin, İLKAV’ın bu kadar net ve tavizsiz İslami söyleminin ve şirk sistemine karşı bu kadar açık ve ilkeli tavrının, Kemalist rejime karşı bu derece açık muhalif kimliğinin arkasında durmak kolay değildi. İşte bu sebeple de böyle bir yürekliliği gösteren, riski göze alarak çağrılarımıza icabet eden, dünyevi çıkarlarını riske ederek sadece Allah rızası için yanımızda duran Müslüman kardeşlerimiz gerçekten de takdir ve duayı fazlasıyla hak etmişlerdir.

 

Tabii ki, bütün bu çabalarımızdan, egemen Batıcı seküler Kemalist zorbalığın, İslam düşmanı laik sistemin sürmesinden, yozlaşma, sömürü ve adaletsizliğin devamından yana olan iç ve dış güçler rahatsız oldular ve sürekli hep birlikte üzerimize geldiler. Egemen statükonun eskisi de yenisi de rahatsız oldu ve susturmak, korkutup yıldırmak için her yolu denediler. İlk soruşturmanın Mazlum-Der Genel Başkanı olduğum 1991’de açıldığını hatırlıyorum. Ondan sonraki 23 yılda İLKAV ve şahsım için 80 civarında emniyet ve savcılıklarda soruşturma ve yaklaşık yarısı yakın da mahkemelerde dava açıldı. Şahsım için de onlarca davada siyasi ideolojik kararlarla toplam 10 yıl civarında hapis cezası verildi. Şu kadarını söyleyeyim de siz anlayın, yayınlanmış 8 kitabımın yarısı, DGM’lerde yaptığım, egemen sistemin baskılarını, yasaklarını, adaletsizliklerini, her türlü zulüm ve ifsadını belgelerle ortaya koyup onlar beni yargıladıklarını düşünürken aslında benim onların zulüm sistemini yargıladığım savunmalarımdan oluşmaktadır. 2 buçuk yıla yakın yurt dışında muhacir olarak kalmak zorunda bırakıldım. Bütün bu cezalar Rahşan affı diye bilinen yasa ile kaldırıldı da Türkiye’ye dönebildim.

 

Tabii ki bu süreç çok hareketli ve yorucu bir süreçti. Ama elhamdülillah Allah yolunda şirke, zulme, ifsada karşı hak ve adalet mücadelesinde hiç yılgınlığa düşmedim. Yurt dışında kaldığım sürede önce eşime ve çocuklarıma pasaport vermediler, uzun süre buluşup görüşmemizi engellediler, üstelik Türkiye’de sürekli evimi basıp aileme rahatsızlık verdiler, tehditler yağdırdılar. Yine de, onlar da ben de yılgınlığa sürüklenmedik, hamdolsun tam tersine Rabbimizin yeni lütuflarına mazhar olduk. Rabbimizin rızasını kazanma yolunda başımıza gelen hoş geldi sefa geldi dedik, ödenen bedellerden yılgınlık yerine haz duyduk. Hatta hicret ortamında zaman zaman şöyle düşündüğüm olmuştur; “Allah yolunda benim başıma gelen çok küçük bir bedel ödemek olduğu halde yine de bu kadar haz duyuyorsam, kim bilir aynı yolda canlarını feda eden şehidler ne büyük haz duyuyorlardır ki, Resulullah (s) ifadesiyle tekrar tekrar dirilip yine Allah yolunda öldürülmeyi istiyorlar”.

 

Hakikaten de, 25 yıllık mücadele sürecinin birçok döneminde, zalim sistemden kaynaklanan çok sıkıntılı anlar yaşadığımız, çıkmaz sokak gibi görünen tıkanmalara sürüklendiğimiz zamanlar olmuştur. Ama Rabbimize hamd olsun her seferinde, O’nun lütfu tecelli etmiş ve hiç beklemediğimiz önemli açılımlar yaşanmış, onur kazandıran bedellerin arkasından çok güzel gelişmeler önümüze çıkmış, mücadelemiz yeni ivmeler ve ufuklar kazanmıştır. Mesela Almanya’da yepyeni hizmet alanları önümüze açılmış, Türkiye’de yapmaya çalıştıklarımız durmaksızın orada devam etmiştir. Rabbimizin lütfuyla orada çok değerli yeni kardeşlikler teessüs etmiş ve o kardeşlerimizin samimi sahiplenmeleri ve Allah için içten gayretleriyle orada da Kur’an ve sünnet merkezli güzel çalışmalar içinde kendimizi bulmuşuzdur. Yaklaşık 80 civarında erkek ve bayan kardeşimizle bir yılda Kur’an’ı baştan sona bitiren hızlı bir tefsir çalışmasını gerçekleştirdik. Bu paralelde başka illere de yayılan İslami çalışmalar oradaki kardeşlerimizin değerli katılımlarıyla devam etti.

 

Benim Almanya’da bulunduğum bu süreçte, Şeyho Duman hocamız ve Erdal Ardıç kardeşimizin öncülüğünde yönetimde yer alan kardeşlerimiz, gerek kimi Müslümanların “şimdi sıra onlarda, bugün yarın onları da alırlar” gibi fitneler çıkarıp kendileriyle ilişki kurmaktan çekinir hale gelmelerine, gerekse sistemin baskılarına rağmen İLKAV’ı açık tutmaya çalıştılar. Başta Cuma namazı pratiğimiz ile tefsir derslerimiz olmak üzere rutin çalışmalarımızı yılmadan dirayetle sürdürdüler. Hele polis ve istihbarat görevlileri tarafından zaman zaman sıkıştırılmasına, hatta bir keresinde gece yolda yürürken kaçırılıp baskı altında hukuksuz biçimde sorguya çekilmesine ve korkutulmaya çalışılmasına rağmen, Allah yolundaki hizmetinden vazgeçmeyen, samimi ve gayretli çabalarını azimle sürdüren İLKAV’ın hizmet ehli üyesi Ali Bıyık kardeşimiz de özel bir teşekkür ve duayı hak ediyor doğrusu. İLKAV yönetimi ve çevresindeki bütün kardeşlerimizin, bu zorlu süreçlerde her şeye rağmen yılgınlığa düşmeden ve dağılmadan, istikameti koruyan ilkeli bir çabayı sürdürme kararlığı göstermeleri sebebiyle Allah kendilerinden razı olsun. Sonraki süreçte ise, önce konferans salonumuz kapatıldı, Cuma namazı kılmamız engellenmek istendi. Sonra da İLKAV için kapatma davası açıldı.

 

Yaşanan bütün sıkıntılara rağmen elhamdülillah, Kemalist sistemin yaptığı zulümler, haksızlıklar, baskılar, mahkemeler, ideolojik kararlarla verilen cezalar, ülkemden, ailemden ve çocuklarımdan uzak düşüren hicrete zorlanmalar, ülkede kalan kardeşlerimizin de sürekli baskı altında tutulması bizi yıldıramadı. Ama şahsen beni gerçekten en çok yoran, üzen ve zaman zaman yılgınlığa düşüren Müslümanlar oldu.  Tevhidi uyanış süreci öbeklerinin özellikle öncü kadrolarının, istikameti korumak, tevhidi mücadelede ısrar etmek, mü’minler arası kardeşliği ve vahdeti tesis etmek konusundaki istikrarsızlıkları, ilkesizlikleri, zikzakları, bencillikleri / grupçulukları ve yapılan uyarılara karşı umarsızlıkları ve hatalarındaki ısrarları gerçekten beni en çok üzen ve hatta zaman zaman yılgınlığa, bıkkınlığa düşüren, “artık yeter” dedirten hususlar olmuştur.

 

Radyo Denge: Bu kesimin ilkesizlikleri, değişim geçirip sistem içine savrulmaları konusunda yeteri kadar bilgi ve belge var. Peki sizin üzerinize sistem tarafında gelinirken, kendileri için endişe ederek olsun, başka saiklerle olsun sizin aleyhinizde tutum ve söylemlerde bulunanlar da oldu mu?

 

Pamak: Evet maalesef oldu. Tevhidi kesim öncülerinin çoğunun en büyük zaaflarından birisi de ahde vefasızlığıdır. Kadir bilmezliğidir, kardeşinin kıymetini takdir etmekten uzaklığıdır. Selam gazetesinde yazı yazdığım süreçte, laikliği ve sistemi eleştiren yazılarım çıktığında, bazılarının, “ne yapıyorsun, çok sert eleştiriyorsun başımızı belaya sokacaksın, laiklik onların kutsalı neden onların kutsallarını eleştiriyorsun, devleti neden bu kadar hedef alıyorsun? Müslümanlara yönelik zulmü arttıracaksın!” şeklinde itiraz ve eleştirilerine muhatap oluyordum. Bazen de “devlet hepimizin, sen sistemi eleştirsen de devleti eleştirmemen gerekir, devlet ayrı rejim ayrı, devlet bir kaptır rejim içindeki şaraptır, biz şaraba karşıyız, kaba sahip çıkıp koruyacağız ve içine Zemzem dolduracağız” türü saçma söylemlerle inkılabi muhalif ruhu öldüren devletçi yaklaşımlar sergileyerek kaşımıza dikilenler oluyordu. Ama birkaç gün sonra aynı şahıs beni arayıp, devletin zulmünü, hukuksuzluğunu, ideolojisini en sert biçimde eleştiren Ahmet Altan’ın yazısını okuyup okumadığımı sorduktan sonra, “ya adam çok yürekli ve çok cesurca eleştirmiş, çok sert vurmuş, oku” diyebilecek kadar tutarsız davranıyordu. Bu yaptığıyla zulme ve zalim sisteme itirazda, nedense bir Müslüman’a yakıştıramadığı açık muhalif ve onurlu duruşu liberal solcu A. Altan’a yakıştırdığının farkına bile varmıyordu. Bu tür şahsiyetler, o dönemde kendi özgürlüklerinin savunuculuğunu liberal-sol kesimin yazarlarına ihale etme zilleti içindeydiler. Devletin açık zulümlerine ve ifsadına karşı “başımız belaya girmesin” diye suskunluğu tercih edenler, suya sabuna dokunmayan yazılarla meşgul oluyorlardı. Ama bize de rahat vermiyor, sürekli ortak platformlarımızda ayağımıza çelme takma anlamında eleştirilerde bulunuyorlardı.

 

Mesela yine bir başka örnek de şu; Sivas’ta Hakkı ortaya koyan konuşmamı müteakip tutuklama kararı verilip sınır kapılarının kapanması sebebiyle Almanya’da muhacir olarak kaldığım süreçte, arkamdan bazı Müslüman öncülerin dedikodu ve gıybet etmeleri ve beni yaptığım konuşma dolayısıyla suçlamaları, “her doğru her yerde söylenmez”, “bu dönemde böyle konuşma yapılır mı?” türünden açıklamalarla, “sen böyle konuşursan işte böyle karşılık görürsün” gibi adeta bana yönelik zulmü meşrulaştıran ifadeler kullanmaları söz konusu oldu. Hatta İLKAV yönetimindeki kardeşlerimizi korkutmaya çalışan ve Şeyho Duman hocamızı “radikal” diye niteleyip “sıra onda, onu da götürecekler” nevinden söylemlerle tehlikeli konumda gösteren kişiler oldu maalesef.

 

Hatta kurucu genel başkanı olduğum Mazlum-Der yönetimi, Sivas’taki Televizyonda Mazlum-Der’e yönelik iftiralara da cevap vermek ve hukukunu savunmak üzere konuştuğum halde, ardımdan bir bildiri yayınlayarak, “Mehmet Pamak’ın derneğimize üye olmak dışında bizimle hiçbir ilişkisi yoktur” diye açıklama yapmaktan bile utanmadı. Mazlum-Der’in kurucu genel başkanı konumundaki bir kişi olarak, düşünce özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilebilecek bir konuşma yaptığım, düşüncelerimi, saldırgan olmayan, kimseye hakaret etmeyen ve zulmetmeyen bir üslupla ve ilmi bir hakikat halinde ifade ettiğim için saldırıya uğruyordum, en temel haklarım ihlal ediliyordu, tutuklanmama karar veriliyordu. Medya her zamanki gibi, bir düşünce açıklamasına tahammül edemeyip düşman ilan ediyor, hakaret ediyor, zulmediyor, hedef gösteriyordu. Bazı köşe yazarları ise, bu saldırı ve hakaretleri sırasında Mazlum-Der’in ismini de zikrediyorlardı. Tüm bunların üzerine, Mazlum-Der genel merkez yönetimi hemen paniğe kapılıyor, en temel ilkelerini çiğneyen, insan haklarını görmezden gelen bir bildiri yayınlıyordu. Kendilerini zalimler nezdinde aklamak(!) telaşıyla, benimle hiçbir ilişkilerinin olmadığını açıkladıkları bu bildiride, zalimlerin zulmüne yönelik hiçbir eleştiriye ve özgürlüğümü savunan hiçbir itiraza yer verilmediği için, dolaylı da olsa zalimlere destekçi konumuna düşülüyordu. İHD, aynı süreçte yakalanıp iade edilen ve kamuoyunda tanındığı konum açık olan Abdullah Öcalan’ın hukukunu bile savunmaktan çekinmeyen ilkeli bir tutum sergilerken, Mazlum-Der ilkelerini yiyerek bizi satıvermişti.

 

Anlaşılan o ki, bu konuşmam sebebiyle henüz rejimin mahkemeleri yargılamayı tamamlayıp karar vermeden, tevhidi uyanış sürecinden gelen kimileri çoktan karar verip bizi mahkum edivermişlerdi. Sonra bu yargılama süreci, yakınlarının “şehid” olduklarına inananların açtıkları tazminat davası şeklinde devam etti ve sonuçta TC yargısı bile, ceza mahkemesi olmadığından ideolojik olmayan yargıçlara denk geldiği için olsa gerek, yasalara ve uluslararası sözleşmelere uygun bir kararla, “yapılan konuşmanın düşünce özgürlüğü içinde kaldığına” hükmederek dava açanların taleplerini reddetti. Tabii ki, bu sonuç, yani TC Mahkemelerinin bile gerisine düşmüş olmak, arkamızdan konuşup bizi peşinen mahkum eden Müslümanları ne kadar mahcup edip hallerini sorgulatmıştır bilmiyoruz.

 

Radyo Denge: Eski statüko dediğiniz Kemalist vesayet sürecinde bunca zulme, baskıya muhatap olunmasına rağmen İLKAV çevresindeki Müslümanların yılgınlığa düşmemesi sizin de ifade ettiğiniz gibi takdir ve duayı hak ediyor gerçekten. Ama görece özgürleşme dönemi olarak ifade ettiğiniz yeni statüko döneminde benzer baskıların, takip, dinleme, provokasyon ve operasyonlara muhatap kılma çabalarının devam etmesi çevrenizdeki Müslümanları nasıl etkiledi?

 

Pamak: İLKAV’da toplanan Müslümanlar yıllar boyu süren tevhidi eğitim ve mücadele pratiği soncunda, vahyi esas almayan tağuti sistemin, egemen zulümat (karanlıklar) rejiminin koyu ve gri tonları arasında görece bir özgürleşme dışında bir gelişme beklmedikleri ve İslam dışı olmak bakımından aralarında bir fark görmedikleri için, kimi zulüm ve baskıların bu süreçte de devam etmesi vakıası karşısında asla şaşırmadılar. Çünkü bizim bir çok Müslüman çevreden farkımız, Allah’ın hükmüyle hükmedilene kadar hiçbir yönetimden razı olmamamız ve onlara yandaşlık yapacak konumlara savrulmama titizliğiyle ilkesel bağımsız İslami kimlikli duruşumuzu her şartta ısrarla sürdürmek konusundaki kararlılığımızdır. Bu sebeple, sistem içi değişim ve demokratikleşme politikaları güden görece olumlu laik iktidarlar, çok ileri derecede görece özgürlükler de getirseler, kimi gasp edilmiş haklarımızı da iade etseler, yine de sırf bazı kazanımlar elde etmenin pragmatizmiyle onlara doğru savrulup eklemlenmemiz Allah’ın izniyle mümkün değildir. Üstelik sadece görece özgürleşmeye vesile olmakla yetinmeyen yeni statükonun koalisyon ortağı iki taraf, sürekli biçimde Allah’ın dinini laiklik, demokrasi ve kapitalizmle uzlaştırmaya yönelik Protestanlaşma projelerine katkı sunarak tahrif etmeyi de temsil etmektedirler. Bu sebeple, çevremizdeki kardeşlerimizin, yeni statükonun yeni zulümleri sebebiyle çok büyük bir şaşkınlıkları, hayal kırklıkları söz konusu olmamıştır.

 

NOT : Söyleşimizin 2. Bölümünde “Yeni statükonun baskı ve zulümleri” ekseninde İLKAV’ın 25 yılını konuşmaya devam edeceğiz inşallah.